Benim tüm çabam kimseye muhtaç olmadan yaşamaktır. İnsanlar hiç bir şeyimi almazlarsa bana çok şey vermiş olurlar ,hiçbir kötülük etmezlerse ,yeterince iyilik yapmış sayılırlar...
Kapıda dikilmiş olan Mirza Han, suspus olmuş hizmetkârlar birine, “Kaldırın şu yastıkları!” diye emir verdi. “Onun” elinin değdiği, gözünün gördüğü hiçbir şeyi bundan böyle gözü görmesindi.
Settarhan, anında kaldırılan yastıklara baktı. Kolaydı belki, yastıklar atılır, halılar kaldırılırdı. Babası bilmiyordu nasıl dokunduklarını ama Settarhan, yolunu şaşırmış atların ilmelerine tanıktı. Onlar da yok edilebilirdi hatta. Ama Azam’ın girdiği kalp, Settarhan’ın kalbi? Onu kaldırıp atacak bir yer var mıydı?
Kim bilir kaç üniversite mezunu genç çok çalışıp iyi paralar kazanacaklarını düşünerek büyük firmalara giriyor ve ancak otuz beş yaşından sonra bu işlerden ayrılarak gerçek istediklerini yapmaya çalışıyor? Öte yandan, bu yaşa gelinceye dek kredi ödemeleri, okul yaşına gelen çocukları, ödemeleri gelen arabaları
ve yurtdışında tatiller veya kaliteli şaraplar olmadan yaşamın çok da anlamlı olmadığına dair geliştirdikleri anlayışları oluyor. Ne yapabilirler? Geri dönüp kök bitkilerini mi eşelesinler? Elbette öyle yapmayıp daha da büyük bir çabayla köle gibi çalışıyorlar.
Odysseus’un sıkıntılarını araştırıp kendi sıkıntılarının farkında olmayan dil bilginieriyle, çalgılarını akort etmesini bilip de yaşamlarını akort etmesini bilmeyen müzisyenlerle, adaletten bahsetmeyi ögrenip adâleti yerine getirmeyenlerle alay edermiş Kral Dionysius.