Altın gözlerin tılsımını ve mercan dudakların ateşini bir kağıt çantasına, bir mürekkepli kaleme ve bir muşarnbalı pardösüye değişen modem kadınla beş on dakika biraz yakından konuşmak, erkekleşme merakının kendisine ne pahalıya oturduğunu anlamaya kafidir: İş kadını -erken yazıhanesine gitmeye ve geç evine dönmeye mecbur olduğu için yıkanmaya ve temizlenıneye hiç vakti olmayan kirli iş adamı gibi- acı acı ter, kepek, yağ ve toprak kokuyor. Lavanta ve pudra deriden ve saçtan dağılan o karışık kokuyu daha iğrenç yapmaktan başka bir şeye yaramıyor.
Çirkinlik en temel gerçeklikti. Küfürlü ağız dalaşları, iğrenç batakhaneler, düzenden yoksun hayatların haşin şiddeti, hırsızın, uğursuzun, toplum dışına itilmişin kepazeliği, sanatın zarif türlerinde, hülyalı şarkılarda betimlenen imgelerden çok daha gerçek, çok daha canlıydı.
"Sana bakarken senden daha yaralı hissettiğim ilk an bu," dediğinde gözleri
yavaşça yüzümü taradı. Akan rimelim siyah bir gölge oluşturmuş olmalıydı göz altlarımda. İğrenç kokan bu banyonun içinde, iğrenç bir hâlde duran beni yüzünü bile ekşitmeden incelemesi tuhaftı. "Söyle yağmura, bıraksın yağmayı. Dursun artık gözyaşların."