• EMİNE ŞENLÎKOĞLU:⬇️⬇️⬇️

    ➡️1953 yılında dünyaya geldi. Dokuz yaşında iken ailesiyle birlikte İstanbul'a yerleşti. Daha küçük yaşta hayatı
    sorgulamaya başladı. Bunun için Hristiyanlığı araştırdı. Aynı dönemde kiliselere gitmeye ve İncil'i okumaya
    başladı. Bu inceleme sırasında, İncil'in çelişkilerle dolu olduğunu gördü. Kafası sorular yumağıydı. Sonra
    İslâm'ı incelemeye ve İslâmî tahsil için yoğun bir kurs eğitimine başladı. Yedi yıl süre ile kurslarda Kur'an,
    Arapça, Fıkıh, Akaid gibi İslâmî temel ilimlerle meşgul oldu. Ayrıca, İlahiyat mezunu olan eşi Recep
    Özkan'dan ve özel hocalardan ders aldı.
    İlkokulu dışardan bitirdi. 1985'ten beri Mektup Dergisi'nin Genel Yayın Yönetmenliğini yürüten Şenlikoğlu,
    Türkiye'nin çeşitli illerinde ve dış ülkelerde konferanslar verdi. Yazdığı her kitap ardarda baskı yaptı. Halen
    kitapları yoğun bir ilgiyle karşılanmaktadır.
    1993 başı itibariyle GENÇLİĞE HATIRAMDIR serisi:
    Gençliğin İmanını Sorularla Çaldılar, Bize Nasıl Kıydınız?, Burası Cezaevi, İslam'da Erkek, Mahkum
    Duygular (Şiir), Ne Olur İhanet Etme, Ülkemi Arıyorum, Biz Bu Vatanın Nesi Oluyoruz?, Telefonla
    Röportaj, Vicdan Azabı, Ruhumun Penceresi, Kelepçeli Kalemimden, İsimsiz Kitap, Ağlatan Yollar,
    Önce Soru Sorarlar, Sonra Ham İnsanı Koparırlar Dininden, Maria, İnsanlar da Kayar, İdamlık Genç.
    Roman, şiir, hiciv, deneme, makale, anı gibi alanlarda eserler veren Emine Şenlikoğlu'nun iki çocuğu var.
  • "İhanet anı en kötüsüdür, şüphe götürmeksizin ihanete uğradığını anladığın an: bir başka insanın senin için bunca kötülük istediğini."
  • Bu sana dair son şiirim
    Senin için son iç çekişim
    Son köpüğüsün şekersiz kahvemin
    Bitti sana dair o hoyrat demlerim
    Kürtajını gerçekleştirdim
    Koparıp attım tenime yapışan o aciz varlığını
    Cenneti vadedip , zebanilerle nişanladın beni
    Söyle hadi !! hangi anı hangi güzel düşün unutturur
    Sevda gibi gösterip sırtıma sapladığın ihanetini

    L.ö
    24.01.2018
  • Sana... tek bir soru sordum.!
    İhanet imzasını attığında.!
    İçi..! Anlayamayacağın duygularla doluydu...
    Neden..! Neden..! Neden..! diye sorduğumda.!
    Ne bir sebebin oldu.!
    Ne bir cevabın.!
    Sana göre "İhanet'inin" hiç bir adı yoktu.!!!

    Şimdi yeni bir hikaye yazıyorsun ya..bana..
    Yapma..! boş yere dil döküp çare arama..!
    Ne bir anı kaldı sana dair
    Ne de, içi dolu cümlelerim.
    Ne büyük aldanışmış..sevmelerin.!
    Gönül hırsızı gibi şimdi sözlerin.!

    Gülüşlerim; sessizliğe tutsak
    Düşlerim; alacakaranlığın koynunda
    Hüzünleri koydum gönül sandığına
    "İhanetinle Seni"..
    Gömdüm..! Aşk mezarlığı'na.!

    " SEN de "IHANET'in" adı yoksa"
    " BENDE de "AFFI" yok" unutma asla.!!!
    Sen'li Hikayem Bitti..!
    Pişmanlığınla.. kal.. başbaşa..!!!

    Burcu Gülen
  • İhanet anı en kötüsüdür, şüphe götürmeksizin ihanete uğradığını anladığın an: bir başka insanın senin için bunca kötülük istediğini.
  • Her insanın iki güneşi vardır; biri içinde öteki dışında."

    “Ben Sur Kentini bir insana benzetirim: Evleri birer hücre gibi düşün, küçük ara sokaklarımızı vücudumuzdaki ince damarlar say, ana caddelerimizi kalın damarlarımıza benzet, şehrin meydanını yüreğimiz kabul et. Eskiden her yandan temiz bir kan akardı Sur şehrinin yüreğine; çarpıntısı dakik ve sağlıklıydı, ama artık değil.” diye tasvir ediyor kendisinin de içinde yaşadığı Sur kentini, Bilge Mansur.

    Sur Kenti Hikayeleri, Ali Ayçil’in şiirsel ve estetik dilinden fazlaca nasibi almış, yirmi hikayeden oluşuyor. Kitap daha başlamadan önsözünden sarıp sarmalıyor okuyucuyu. Ali Ayçil, "Ben hiç farkında olmadan, birbirinden bağımsız da okunabilen ama birbirlerinin akrabası olan hikayeler yazmıştım.” diyor neşrettiği hikayeler için. Beni en çok etkileyen hikaye Sakine’nin Mil Çekilmiş Gözleri oldu.

    Bu birbirinin akrabası olan hikayeleri okurken merakla ne şekilde birbirine tamamen bağlanacak diye bekledim. Kentte herkes birbirinin içinden geçiyor. Tüm hikayeler birbirinin tamamlayıcısı gibi. Bu yönüyle bir puzzle andırıyor hikayeler. Eksik bir parçasının olması halinde hikayeler bütün halini alamıyor. Zaten kitabın önsözünde de hikayelerin “bir üzüm salkımı halinde” düşünülmesi için okuyucu uyarılıyor.

    “Bazıları, kimsenin anlayamayacağı bir eziyetin nöbetini tutarlar, bir türlü kapatamazlar dünyayla aralarındaki uçurumu.”

    Kitap boyunca "coğrafya kaderdir" sözü hatta günümüzde evriltildiği "coğrafya kederdir" haliyle dönüp dolaştı zihnimde. Surlarla çevrili bir kentte insanların kaderleri ve kederleri birbirinden ne kadar bağımsız olabilir ki? Ayrıca ‘sur’ kelimesi ikinci ve halk ağzındaki anlamı ile: talih, alın yazısı, uğur manalarına da geliyor. Yazar burada ‘sur’ kelimesini her iki anlama gelecek şekilde kullanarak bir anlam zenginliği yaratmış. 

    Kahramanların çoğu Sur kentinde yaşamını sürdürüyor. Bir şekilde yolu düşenler ise bu kentteki insanlarla gönül bağı kuruyor. Bu kente yolu düşenlerden biri de Seyyah İbn Battuta. Kenti ilk görüşü şöyle tasvir ediliyor Battuta’nın: “O an, belleğindeki sayısız kentin gözüyle baktı ona. Sayısız kente bakmanın verdiği tecrübeyle, yanılmayacağını umarak üç kelime fısıldadı: Kasvet, hatıra, ölüm! Heyecanını yitirmiş bir kentti gördüğü; bütün bitkin kentlerin üzerini kaplayan o garip toz bulutundan anladı bunu…” 

    Metnin merkezinde yavaş yavaş eriyen, çözülen yok olan bir kent ve kent insanları var. Hem kitabın başında hem de sonunda “Eridi, çözüldü ve yok oldu. Yeryüzü unuttu onu.” alıntısı kitabın tamamına bir motif gibi işlenmiş. 

    Motif diyebileceğim diğer kavramlar ise şöyle: aşk, anı, beklemek, görmek, peşine düşülen sorular, yol, göz, sessizlik. Bu motiflerin bazıları ise aşk-ihanet, gitmek-kalmak, söylemek-susmak, yaşam-ölüm, isyan-şükür vs. gibi zıtlıklarla bir arada verilmiş. Zira verilmek istenen mesaj bu zıtlıklarla daha iyi işlenmiş. “Kimse aydınlıktan kuşku duymaz; saklanmak istenen, karanlıkta değil asıl aydınlıkta saklanırdı.” 

    Kitapta; seyyah, sarraf, seyis, nakkaş, sihirbaz, attar, nalbantlık gibi bir çok meslek dalı ile uğraşan kahramanlar anlatılıyor. Hem meslek dalları hem hikayeleri anlatılan kişilerin isimleri, eski çağrışımlar sunarak divan edebiyatından nesir bir eser okuyormuş izlenimi kattı bana. Hikayesi anlatılan erkek kahramanların birçoğunun güzellikleriyle tasvir edilmiş olması da bilindiği üzre Klasik Türk Edebiyatı mesnevi türünün özelliklerinden biri.

    Hikayelerine tanıklık ettiğimiz bütün kahramanların tek tek ele alınıp incelenmesi gerektiğini düşünüyorum fakat bu bahis çok uzun ve detaylı olacağı için kitaptan bir alıntıyla kahramanları özetlemeyi şimdilik yeterli buluyorum: “dünyayla yarışmış, dünyayı yormuş ve dünya tarafından yeterince yorulmuş”.

    Tancalı Seyyah İbn Battuta ve Dilber Makbule kitap içinde söz sahibi olan, kendi hikayelerini anlatan, metnin üst kurmaca kısmını oluşturan kahramanlardır. Battuta, kendi hikayesini bir seyahatname üslubu ile anlatırken; Dilber Makbule, hikayelerin birbirine bağlandığı kısmı anlatıp kalan boşlukları dolduruyor ve “insanlar insanların acılarına akrabadır” diyerek kahramanların arasındaki örüntüyü, gizli bağları, görünmeyenleri aşikar kılıyor. 

    Son söz niyetine kitaptan bir alıntı bırakıyorum:

    “Gördü ki, görünen hayatların pek çoğunun bir başkası tarafından görülmeyecek kadar kalın bir astarı vardır. İnsanlar balçıklarını tıpkı bir zırh gibi kullanıyorlardı. Bir zırh gibi kullanıyorlar, başkalarından sakladıkları ne varsa o zırhın içine doluşturuyorlardı. O zırh tıka basa dolunca bir genişliğe ihtiyaç duyuyor, ellerini çoğunlukla bu vakitte açıyorlardı gökyüzüne. Herkes içinde başka bir dünya, başka bir arzu, başka bir kişi taşıdığı için hayat, gerçek yüzü özenle saklanmış zekice bir oyuna dönüşüyordu.”
  • SÖZ VERMENİN BEDELİ

    Yorgunluğun en acımasız halindesin. Göz kapakların seninle mücadele ediyor.
    Sen karanlığı dinliyor, gece için hasret yakıp ay ışığı oluyorsun ..
    Öyle zorlanıyorsun ki göz yaşların bile sana eşlik etmez hale geliyor.

    İşte o anların bir daha yaşanmayacağını zanneden ben sana içimi döküyorum . Bu öyle bir dökülme ki duran bir camın kendiliğinden paramparça oluşu gibi ve sen onun üzerinde acının hissizliğini yaşayan en saf halisin..

    Bu sözler yüreğime öyle işlemişti ki sanki onun acısını yaşar gibi oldum . Ne gariptir şu empati meselesi.Kendini bir başkasına koyma anı. Böyle bir şeye çok fazla inanmazdım ta ki bu satırların yüreğimi deldikten sonrasındaki bıraktığı izi yaşayana dek.Peşini bırakmayan sırlara ne kadar fazla dayanabilir ki bir insan? ... Onunla tanıştığımda sırlarından kaçarak gelen ama sığınacağı bir limanı olmayan üstü başı tertemiz yüreği kirlenmiş bir adam gibiydi. Öylesine koşuyordu ki sanki yüreğindeki kirler, o koştukça onu terkedeceğine ona daha da sıkıca bağlanıyordu. İşte tam o anda onun arayışının sonu oldum. O sonsuzluğa uğurlanan bir melek olarak kaldı ben ise acıların da yeni bir boyut kazanmış şekilde dolaşan avanak.. Ne kadar da acınası bir hal öyle değil mi? Oysa onu ilk gördüğümde ben acımak yerine hislerimi devreye koymuştum. Acıma duygusu ise sadece hissizlikten ortaya çıkan görev anı gibi bir şeydi. "Acımak" evet bu kelimeye yakışan en güzel şey " görev" olurdu heralde.. Bizim görevimiz "acımak" ama asla hissetmemek...

    Kelimeler sanki bir ipin üzerinde cambaz gibi gösteri yapıyorlar bana oysaki bu kadar kelimeye ve gösterişe gerek yoktu. Zaten anlamazdım böyle sıradan şeylerin hep mübalağa ile anlatılmasını.. Sanırım bu kadar abartıya sırlar sebep oluyordu Ah evet unutmuşum bir anda, artık o kadar özdeş olduk ki sanki sıradan bir şey gibi geliyor. Onunla karşılaştığım da benden çok garip bir istekte bulunmuştu "şu an şu saatte gözyaşı dökebilir misin? "Önce garipsedim ama "anlamadım" demeye kalmadan, bir anda dökülüverdi yaşlar, sanki daha sır ortaya çıkmadan yüreğimden gelen bir uyarıcının harekete geçmesi gibiydi.. Adamın yüzündeki o sevinci size nasıl anlatsam yersiz kalır dünyaya gelen ilk çocuk bile bu şekilde bir gülümseme ortaya koyamamıştır heralde. Sonra toparlandım ve kırk yıllık dostum gibi ona sarılmaya başladım. Bu acı benim içimde miydi, yoksa onun içinde mi saklıydı bunu düşündüğümde bir türlü çözemedim. Onu sakinleştirerek ne olduğunu anlamaya çalıştım. Kendisini net olarak göremesem de hareketlerinden ve gölgelerine bıraktığı izlerden korktuğu anlaşılıyordu.Gece sanki adamın yüz ifadesini saklamak üzere o denli karanlığa bürünmüştü. Kendisine geldiğinde cümleleri yutarcasına konuşmaya başladı yüzüme vuran tükrükleri kelimelerinin tamamlayıcısı gibi suratıma çarpıyordu . Önce benden bir söz istedi ama bana neden bu kadar güvendiğini anlayamamıştım. "Lütfen bana söz verin bunları hiç kimse bilmeyecek sadece siz .. ben bile bilmeyeceğim artık " dedi. Bu yükün altına ben nasıl girmiştim o an o saatte neden onun karşısına geçmiştim hep bu güne lanetler yağdırasım var . Ama gecenin büyüleyici anına kapılmanın hazzı ile bir sarhoşun geçici yaşantısı gibi bir şey düşlemiştim herhaldeki bu sorumluluğu bu denli kabul ettim. Dökülen sırları ben anlamdırmaya çalışırken bir anda gözlerimin önünde ve gözlerime değen bakışların ardında bir patlama sesi işittim. Ve bir gülümseme ifadesi . Bir insan kendisini kalbinden vururken nasıl bu kadar içtenlikle gülümseyebilir. Gece o gülümseme ile yeniden aydınlığa kavuşur gibiydi. O an tek düşündüğün hiç bir şey düşünememekti sanırım.İnsan hayatı 30 dakika da bir değişime uğrar mıydı ama benimkisi değişim değil de mutasyon gibi bir şeydi. Sanki üzerimde nükleer santrel var ve ben onun patlama anını yaşayan biriydim.. Asıl değişim şimdi başlıyordu o sırrın altında yatan şey bana aitti ve ben artık "ben değildim"...

    Ben, yıllar öncesinde çok mutlu bir şekilde evlenerek ve delicesine aşık olduğum kadının eşiydim. "dim" diyorum çünkü geçen bir zamandı ama geleceğimi bırakmayan bir zaman.Eşim beni delicesine severken bir anda beni terkederek gitti bu gitmenin sebebini anlayamamanın acısı ile kıvranırken ölüm haberini almam beni tarif edilemez bir acının içine hapseti . Gökyüzünün içerisinde ki karanlık leke gibiydi bu acı, o kadar tatsız ve tuzsuz..Bunların gerçekliğini ararken o adam çıktı karşıma benimle bana ait olan sırrını bilmeden paylaşan bir adam. eşimi delicesine sevmiş ama eşimin bana ihanet ettiğini düşünmesinin acısını kendisine yediremeyen bir adam ... Ve bir silah iki kurşun. Birisi eşimin kalbine giderek ölüme merhaba diyen diğeri gözlerimin içinde kalbine sıkarak eşime merhaba diyen iki insan. Sırlar dökülmüştü ama deniz köpüğü kadar büyüyordu. Yıllardır sevdiğim eşime hiç ihanet etmeyen ben bana ihanet ettiği adamla sarılıp onun için gözyaşı dökmüştüm . Ama kalbim bunu önceden anlamalı ki bu sarılmalar ona değil de karımın onda kalan son izlerinin hissedilmesi gibiydi.
    Ne kadar avutsam kendimi boş.. Tek yaşantım elimde kalemim ve sırlarımla dolu mürekkebim ile masa başında oturarak hayata vedalar etmek. Halen sırlarımı paylaşamamanın acısı ile yaşıyorum ama şunu biliyorum ki öldüğümde bu mürekkebe sır olan damlalar dağılıp insanların yüreklerinde iz bırakacak ve ben işte o zaman hayata yeniden gözlerimi açacağım ...

    Eylem Okur