• "İhanet anı en kötüsüdür, şüphe götürmeksizin ihanete uğradığını anladığın an."
  • 88 syf.
    ·6 günde·7/10
    Aylak Köpek, Modern İran Edebiyatı'nın Kafka'sı kabul edilen Sadık Hidayet'in yedi öyküden oluşan eseri.

    Kitabın ana teması hayal kırıklıkları, insanlardan vazgeçiş, seçilemeyen kader, yaşama devam etmeye çalışmanın bezginliği ve genel olarak ölüm üzerine.

    Yazarı hakkında bir fikriniz olmasa bile okuduktan sonra Sadık Hidayet'i çok iyi tanıyacağınız bir kitap.
    Zira Sadık Hidayet öykülerinde; bunalımını, sorgulayışlarını, düşüncelerini ve (özellikle son öyküde) mutluluğa ulaştıracağını düşündüğü çözümü, karakterler aracılığıyla bize açık bir şekilde sunmuş.
    Öyküler ve yazar arasındaki bağlantıyı kurmak için sadece yazarın hayatının nasıl sona erdiğini öğrenmek bile yeterli oluyor.

    *spoiler*

    Öykülere gelecek olursak, kitaba öncelikle 'Aylak Köpek' ile başlıyoruz.
    Bu hikaye diğerlerine göre belki de en fazla umudu barındıran hikaye. Ve köpek Pat'ın sonunu getiren de bu umut oluyor.

    Devamında 'Kerec Don Juan' öyküsü geliyor.
    Bu kısmı, rastlantılar sonrası değişen hayatlar, aldatılma ve göstermelik yaşantıların gerçek yüzü şeklinde özetlemek mümkün.

    Üçüncü öykü olan 'Çıkmaz' ise, suçluluk duygusundan dolayı hayatı kendine zindan etmiş, mutluluğu haketmediğine inanarak kendini cezalandıran, tam suçluluğunu telafi edebileceğini düşünürken eskisinden de derin bir bir çukura düşen Şerif'in çıkmaz sonlu hikayesi.

    Bir anı şeklinde bize aktarılan 'Katya' öyküsü ise aşk, ihanet ve arkadaşlık üzerine. Fakat geçtiği ortam diğer öykülere göre oldukça farklı ve ilgi çekici.

    'Taht-ı Ebu Nasır' yine aşk, intikam, kazanma umuduyla yaşanan bir kaybediş ve ölünün de ölmesinden bahseden gizemli bir öykü.

    Altıncı öykü ise 'Tecelli'.
    Hayatında heyecan arayan, beklentileri hayal kırıklığı ile sonuçlanan bir kadın ve sanatıyla tüm benliğini bu kadına ifşa edip nihayetinde terkedilmiş bir adamın hikayesi.

    Sonuncu olarak da, Sadık Hidayet'in bize en çok kendini yansıttığını düşündüğüm öyküsü 'Karanlık Oda'.
    Bir dönem insanların zevklerine ayak uydurmaya çalışsa da kaybolduğunu hisseden, varlığını ancak karanlık ve inziva ile hissedebildiğini söyleyip, her şey tamamlanınca kendini öldüren mutlu(?) bir adamın hikayesi.

    Aylak Köpek kitabında benim en sevdiğim öykü, (belki şu an okumakta olduğum bu mevzunun derinlerine inen Otto Rank'in Doğum Travması kitabının da etkisiyle) 'Karanlık Oda' oldu. (Ayrıca bkz. #39403974)

    Kitap, betimlemeleri ve yer yer farklı sürprizleriyle kendini okutan bir kitap. Ancak okurken bunaltan ve kendini tekrarlayan karamsar teması, beni kitaptan biraz uzaklaştırdı diyebilirim.
  • Sedat, alışıktı; hem reddedilişlere hem de ani terk edilişlere ve hatta ihanetlere bile! Nasıl alışır bir insan bunca büyük acılara?! Nasıl durabilir tüm bu ihanetlere karşı ayakta?! Alışmıştı Sedat; " Hiçbir kadın şaşırtamaz artık beni," diye düşünüyordu yapayalnız ağlarken ocak'ın ikinci haftasında bomboş bir evde, "Bir kadına güvenecek kadar delirmedim daha!"
    Pınar alışıktı; hem peşinden koşulmasına hem de ani terk edilişlere ve hatta ihanet etmeye bile! Nasıl alışır insan hayatını zavallı bir dilenci gibi herkesten sevgi dilenerek geçirmeye?! Nasıl alışır bir kadın bedeninden başka hiçbirşeyinin önemsenmemesine? Alışmıştı Pınar; "Hiçbir erkek gülümsetemez artık beni! " diye düşünüyordu, terk edilirken uğruna büyük günahlara kalkıştığı sevgilisi tarafından Ocak'ın ilk haftasında, "Bir erkeğe güvenecek kadar delirmedim daha!"
  • İhanet anı en kötüsüdür, şüphe götürmeksizin ihanete uğradığını anladığın an: bir başka insanın senin için bunca kötülük istediğini.
    En tepeden kablosu kesilen bir asansörde bulunmak gibiydi. Düşmek, düşmek ve ne zaman çarpacağını bilmemek.
  • İhanet anı en kötüsüdür, şüphe götürmeksizin ihanete uğradığını anladığın an: Bir başka insanın senin için bunca kötülük istediğini.
  • 496 syf.
    ·5 günde·9/10
    lk baskısı 1954 yılında yayınlanan Yüzüklerin Efendisi serisi; bizi Orta Dünya'nın tam ortasına ışınlayan, 3. çağın kurgusu ile sarıp sarmalayan muhteşem bir üçleme.

    Fantastik Edebiyat'ın temel eserlerinin öncüsü niteligindeki bu seri, yayımlandığı dönemden bugüne kadar aldığı onlarca övgüye karşın bir o kadar da nefret almış. Kimi mitoloji olarak görmüş, kimi 60'lı yılların gençliği üzerinde kötü etki bıraktığını düşünüp yasaklanmasını bile istemiş.

    Dünya'nın ikiye bölündüğünden bahsederler, Tolkien'ın yapıtı söz konusu olduğunda: Yüzüklerin Efendisi'ni okumuş olanlar ve okuyacak olanlar. 

    İşte bu ilk kısmı oluşturan güruh o kadar baskınmış ki o dönem tüm dünya genelinde o tarihten günümüz tarihine kadar hala dillere destan bir eser olarak gelmeyi başarmış.

    Eserlerinden ziyade kendisi de insanlığa, ve edebiyata miras olan Tolkien'in bizi kitaba alışı öyle ani oluyor ki, bizi gafil avlıyor, adeta tüm bildiklerimizi unutturup bu fantastik eserinin içinde okuyucusuna bir yol çiziyor.

    " Üç yüzük göğün altında yaşayan ELF KRALLARINA
    Yedisi taştan saraylarındaki CÜCE HÜKÜMDARLARA
    Dokuz yüzük ÖLÜMLÜ İNSANLARA
    Bir yüzük gölgeler içindeki Mordor Diyarı'ndaki kara tahtında oturan KARANLIKLAR EFENDİSİNE."

    Ve ne garip tesadüftür ki , Tolkien'in ölüm yılı 1973 tarihini ters çevirirsek 3791 sayısını elde ederiz ve yüzük dağılış sayılarının birleşimini görürüz.

    Yüzüklerin efendisini okurken sadece sıradan bir roman değil; dil, ırk biliminden tut tarih, coğrafya bilimlerine kadar birçok şeyi okuyup öğreniyoruz.

    Serinin ilk kitabı Yüzük Kardeşliği'ne gelecek olursak, diğer iki kitaba göre en uzun olanı. Bir anlık kriz ile pdf haline başladığım kitabın 3336 sayfasının 1246 sayfalık kısmını oluşturuyor. Diğerlerine göre daha uzun olmasının sebebi olaylar kurgusunun oturtulmasının gerekildigi ilk kitap sendromu. Kardeşlik, saf karşılıksız sevgiler, arkadaşlık gibi insan namına dünyadaki tüm kötülüklerden onlar sayesinde sıyrılabileceğimiz duygular bunlar. Henüz diğerlerini okumadım fakat sanırım en beğendiğim bu olacak.

    Şimdi kitabın sizler için hazırladığım özetine geçelim.

    "Dünya değişiyor, bunu suda görüyorum, toprakta hissediyorum, kokusunu alıyorum."

    sözleriyle tanıdım Yüzüklerin Efendisi'ni.

    Üç yüzük göğün altında yaşayan ELF KRALLARINA

    Yedisi taştan saraylarındaki CÜCE HÜKÜMDARLARA

    Dokuz yüzük ÖLÜMLÜ İNSANLARA

    Bir yüzük gölgeler içindeki Mordor Diyarı'ndaki kara tahtında oturan KARANLIKLAR EFENDİSİNE verildi.

    "ash nazg durbatuluk
    ash nazg gimbatul
    ash nazg thrakatuluk
    agh burzum ishi krimpatul"

    yazıyordu o tek yüzüğün üzerinde;

    https://youtu.be/q7NKqJMyxWY

    "hepsine hükmedecek bir yüzük
    hepsini o bulacak
    hepsini bir araya getirip
    karanlıkta birbirine bağlayacak."

    Tüm gücü, bedeni, ruhu o yüzüğe; o hepsine hüküm geçirecek, hepsini bir araya getirecek o tek yüzüğe bağlıydı Karanlıklar Efendisi Sauron'un.

    Hüküm dağındaki Mordor'un alevi ile dövdüğü o hüküm yüzüğünün bir gün kendinden kopup başkasına geçeceğini düşünememişti Sauron. Bu yüzden bel, hayat bağlamıştı o yüzüğe.

    Yüzüğünü yani gücünü kaybeden Sauron'un kötülüğü bastırılmışken yüzüğün bu sefer geçtiği kişi İsildur'du fakat çok fazla sürmedi birliktelikleri. Yüzüğün ihanetiyle öldü İsildur, İsildur'un Felaketi dendi yüzüğe Kuzey'de. İsildur zayıftı, damarlarından akan kan zayıftı bu yüzden yüzük ele geçirdi herkes gibi onu da ve katili oldu.

    Takan kişiyi görünmez yapan o altın yüzük, bu sefer sevdiği tek şey, bildiği, gördüğü tek şeyi olan Smegol'a geçmişti. Yüzük kıymetlisi oldu onun, onu yedi bitirdi, Smegol konuşurdu onunla o yokken bile yanında, Smegol konuşurdu onunla, doğum günü hediyesiyle.

    Yüzük onu katil etmişti belki de bu yüzdendi ona bağlılığı, ona sevgisi bilakis ona nefreti. "Ondan hem nefret ediyor, hem onu seviyordu aynı kendinden nefret edip kendini sevdiği gibi."

    Yüzük ömrünün "n" katını bahşetti ona, uzun uzun ömürler verdi fakat bir gün sıkıldı ondan,
    karanlıkta saklı kalmaktan sıkıldı,
    gün ışığı görmeyi istedi ve terk etti onu,
    ihanet etti ona
    zira beş ordu birleşip düşünse birinin bile aklına gelemeyeceği o mahlükata
    Bay Baggins'e geçmişti yüzük tamamen tesadüf eseri.

    Baggins sakladı onu yıllarca,
    yüzük uzun ömürler bahşetti ona da,
    kasabasında namını arttırdı
    "Yaşıyor babam yaşıyor, şu işe bakın bir gıdım yaşlanmış gözükmüyor."
    diye dillerde dolandırdı 111. yaş gününde bile.
    Fakat Bilbo biliyordu yaşının ilerlediğini,
    uzaklara gitmeyi istiyordu eskisi gibi
    bu yüzden yüzük dahil tüm mirasını Frodo'ya bırakıp gitti çok uzaklara.

    Yüzükten vazgeçişi kolay olmuştu
    diğer taşıyıcılara göre onun,
    çünkü uğruna yaptığı şerler azdı.
    Yüzük ona kötü şeyler yaptırmamış,
    onu tamamen avucunun içine almamıştı
    diğerleri gibi
    bu yüzden kolay koptu ondan.

    Zamanla;
    Hüküm dağından dumanlar yükselmeye başladı, Karanlıklar Efendisi Sauron gücünü toparlamaya başladı fakat tam olamazdı gücü yüzüğü yoktu yüzüğü bulması için, Orta Dünya'ya hükmedebilmesi,karanlık günlerin yeniden baskın olması için yüzüğe ihtiyacı vardı.

    Iste bu yüzden;

    Zaman ilerledikçe arttı tehlikeler,
    düşmanın casusları sardı her tarafı,
    hattta en dibine, bile girdiler Dokuzlar.
    Artık yüzüğün yok edilmesi gerekti.

    Elrond'un divarından çıktı 9 yoldaş bu tehlikeli yola .
    Gandalf'tı onlardan biri.
    Merry, Pippin, Sam'da dahildi onlara.
    Elf diyarından Legolas
    Cüce Hükümdarlığından Gimli
    İsildur'un varisi Aratorn'un oğlu Aragorn
    Gondor'un vekilharcı Denethor'un oğlu Boramir.
    Ve yüzük taşıyıcısı Frodo.
    Yüzük Kardeşliği bu kişilerden oluşuyordu."

    Tolkien'in sonsuz saygıyı hak eden hayal gücü ile, sonsuz övgülere layık olan kalem gücünün evladı bu yapıtı miras olarak biz gelecek nesillere bıraktığı için tesekkür ediyorum.

    Son olarak tabi buraya kadar okumaya zahmet edip yeltenen arkadaşlarım varsa sizleri begenerek alıntıladığım kısımlarla başbaşa bırakıp defoluyorum.
    Tolkien ile kalın ben öyle yapacağım.

    1- #38319828

    2- #38304861

    3- #38240085

    4- #38214555

    5- #38052835

    6- #37943784

    7- #37915851

    8- #38318241

    9- #38268495

    10- #38366309
  • Ustam ve Ben-Altı Çizili Satırlar

    Şu hayatta kimseye hayır getirmeyeceğinden emin olduğu üç şey vardı: Ruhunu iblise satan adam, güzelliğiyle böbürlenen kadın ve sabahı bekleyemeyecek kadar acil olan haber. (s.26)

    İnsanlar hayvanlardan beyhude korkar. İnsan zalimdir halbuki hayvan değil. Ne timsah, ne aslan; hiçbiri bizler kadar vahşi değil. (s.59)

    Nedendir açılıvermemiz birdenbire hiç tanımadığımız bir insana? Nedendir dile getirmemiz daha evvel kimselere söylemediklerimizi, başkasına değil de tek ona? Kalbimizi gümüş tepsi içinde ikram edercesine bir yabancıya göstermemize sebep nedir?(s.60)

    Arkalarından baktı baktı oğlan. Sudak çıkmış balık gibi, ağlamaktan bitap düşmüş bebek gibi, takatten kesilmiş rüzgar gibi, bir an kim olduğunu, ne yaptığını unutarak. Zihninde cevapsız sorular, genzinde yepyeni bir rayiha ve göğsünde nedenini bir türlü anlayamadığı bir ağırlık hissiyle kalakaldı oracıkta.(s.61)

    Örümcek ağından yapılmışçasına incecikti annesinin ördüğü yalanlar, iplik iplik.(s.64)

    Gözkapaklarına binen ağırlık mı daha büyüktü, yoksa kalbine çöreklenen mi bilemeden, sabahtan akşama bir ağacın altında duruyordu. (s.65)

    Büyüleyici zıtlıklarla doluydu Leyli. Hem âlemin işleyişine dair çocukça bir merak taşır, hem pirlere has telaşsız bir bilgelik sergilerdi. Bir yandan kayıtsızlık raddesinde cesurken, bir o kadar utangaçtı. Yerinde duramayacak kadar cevval, gülümserken gamlıydı. Kelimeleri kullanmakta mahirdi ama bazen günlerce bıçak açmazdı ağzını. Cezbeli sohbetlerine rağbet eden çoktu; memleketin her yanından gelirlerdi vaazlarını dinlemeye. Sesi kadife gibiydi, biraz da kısıkça, ama ne vakit hislense yükselip nağmelenirdi. (s.88)

    Meltem ona dokunabildiği için şanslı ve bahtiyar, raks ediyordu saçlarında. Cihan’ın hayranlık dolu bakışını fark etmiş olmalı ki, dere diplerindeki çakıl taşları gibi ışıldadı gözleri. (s.95)

    İmkan olsa ona fillerin sadece ebat olarak değil kalbe de azametli olduklarını anlatmak isterdi. Nice hayvanın aksine hayatı da, ölümü de idrak edebilirlerdi; bir yavrunun doğumu veya ihtiyar filin vefatı halinde merasimleri bile vardı. Aslanlar yırtıcı, kaplanlar heybetliydi; maymunlar zeki, tavus kuşları göz alıcıydı, ama bir tek filler bu sıfatların hepsine birden aynı anda vakıftı. (s.95)

    … ve tabii ki atlar… yelelerinde rüzgar, gözlerinde bilgelik taşıyan atlar. Canlarını tehlikeye atıyor; yollarda telef, savaşlarda hedef oluyor, gene de kimseden takdir görmeden ölüyorlardı.(s.102)

    Cihan tedirgin halde gözlerini kaçırdı. Fazla konuşmuştu. Hep böyle oluyordu. Ne vakit birine bir parça açılıverse pişmanlık duyuyordu. Midye gibi içine kapandı, suskunlaştı. (s.104)

    Gözlerini üzerimden ayırmadan beni dikkatle inceledi. Ruhumu görecek diye endişelendim. (s.111)

    Zanaatında ustalaşmak isteyen, yaptıklarını geride bırakmayı da bilmeli. Eserinden ziyadesiyle memnun olursan öğrenmeyi kesersin. Ben artık oldum, dersin. Oracıkta kalır, yerinde sayarsın. En iyisi her seferinde yeniden hevesle işe koyulmak, sil baştan. (s.115)

    Göz göze geldiler. Kadının kainatını gördü gözbebeklerinde, onun yalnızlığında kendi ıssızlığını buldu. (s.118)

    Yaptığın işi gönlünde hissedersen ırmaklar çağlar içinde. (s.124)

    Etrafını her dediklerine evet diyen dalkavuklarla dolduranlar, fikrini dürüstçe söyleyen adamı hain zanneder.(s.145)

    Şayet bir işi başarmak istiyorsan onu neden bir başkasının değil, senin yapman gerektiğine kainatı ikna etmen lazım. Bunun da tek yolu çalışmaktır. (s.146)

    Sessizliğe halel getiren tek şey dinmeyen yağmurdu. Gören, semanın gözyaşı döktüğünü sanırdı.(s.154)

    Benden sana nasihat, cevabını taşıyamayacağın sorular sorma.(s.161)

    Kalleş ile kardeş yakın kelime. İnsana ihanet beklemediği yerden gelir.(s.164)

    Unutma kabiliyet, Allah’ın bahşettiği bir hediyedir. Biz hediyeye layık olmaya didiniriz. Gerisine kafa yormayız. (s.169)

    Köprüler kurmak isteyen kişi birden fazla dil konuşmalı. (s.177)

    Bir dil öğrendiğinde koskoca bir kalenin anahtarını teslim alırsın. Kale kapısından başka kimler girmiş, seni ne ilgilendirir? Sen kendi keşfine bak. (s.177)

    Bir kitaba burnunu gömerek herkesi ve her şeyi unutmanın, unutabilmenin verdiği hazzı hiçbir şeyden alamayacaktı. Aşk gibiydi okumak da… Neden, nasıl müptelası olduğunu bilen zaten gayet iyi bilirdi; bilmeyene de anlatamazdın bir türlü. (s.178)

    Ehl-i hüner, üç kaynaktan beslenirdi; kitaplar, insanlar, yollar. Bol bol okumak, ustaların yanında eğitilmek, seyahat etmek. (s.195)

    Bir binaya girdiğinizde etrafınızda kimsenin olmadığı anı kollayın. Sonra iğneyi baş hizasında tutup bırakın. Kulak kesilin. Ses duvarlardan aksediyor mu? Hemen sönüyor mu? Yoksa en uzak köşelere ulaşıyor mu? Öyleyse mimar bunu nasıl yaptı, sorun kendinize. Ses de su gibi akar. Tabii önünde engeller olmazsa. (s.196)

    Belki de herkesi sevmekle hiç kimseyi sevmemek arasında fazla mesafe yoktu. (s.201)

    Oysa hayattaki en vahim aldanışlar, kendimizden memnun olduğumuz anlarda çıkar. Şeytan kulağımıza fısıldar: “Neden daha fazla istemiyorsun?” (s.232)

    Ustası, kafasından geçenleri okur korkusuyla hemen başını önüne eğdi. (s.255)

    Feri kaçmış teni, ocak dibinde biriken soğuk külleri çağrıştırıyordu. (s.280)

    Her şeyi ayakta tutan, dengedir. Binaları da. İnsanları da. (s.305)

    Şehirler de inanlar gibidir. Öyleyse sadece taştan ve ahşaptan yahut sokaktan ve abideden müteşekkil değiller. Onların da yüreği, beyni, midesi, ciğerleri var. Onlar da yaralanır ve kanar. Yapılan her gayrimeşru bina İstanbul’un kalbine çakılmış bir çividir. Her yangın ciğerlerine iş doldurur. Bir şehre, tıpkı bir masuma merhamet ettiğiniz gibi acıyabilmeniz lazım. Yoksa dengeli kararlar alamayız. Herkes her yere inşaat doldurmak isteyebilir ama bu İstanbul’u üzer, incitir, bitirir. Buna hakkımız var mı? (s.321)

    Derdi ki elçi, hem Şark’ta hem Garp’ta ilim tehlikeli uğraştır. Fakat Şark’ta, devlet bir yandan, ahali bir yandan, insanın öğrenme şevkini kırar. Garp’ta da âlimlerin başı derde girer, ama yenileri çabuk çıkar. Halbuki Şark’ta yenilerin yetişmesi zordur, çünkü çıraklar da, ustalar gibi köstek görür her koldan… (s.329)

    Mimarlık bir ilimdir diyordu kitap. Üç ayak üzerine inşa edilmiştir: sağlamlık, fayda, güzellik. (s.330)

    İlim birçok atın çektiği bir araba gibidir. Şayet küheylanlardan biri şaha kalkar hızlanırsa diğer atlar da kendiliğinden hızlarını artıracak, arabanın içindeki seyyahlar, yani ehl-i hikmet, bundan kazançlı çıkacaktı. Demek ki bir alandaki ilerleme, diğer sahalardaki gelişmeleri teşvik eder. Kaldı ki mimari, başka ilimlerle dost olmak mecburiyetindeydi; hendeseyle, felsefeyle… (s.353)

    Belki de insan bir şeye ne kadar yakınsa o kadar az görebiliyordu. Yıldızlar gibi hayatın hakikatlerini keşfedebilmek için de mesafe gerekiyordu. (s.359)

    Hayatta hiçbir şey, dışa vurulamayan kızgınlık kadar zarar vermez insan ruhuna. (s.374)

    İşlemeyen demir pas, kullanılmayan ahşap küf, çalışmayan insan zan besler. (s.374)

    Eş rütbeli iki insan arasında en zor hazmedilen şey, birinin terfi edip diğerinin etmemesiydi. Gıpta etmeye çalıştıysa da başaramadı. (s.402)

    Ellerim o kadar çok titriyordu ki halıya döktüm. Silmeye çalıştım. İnsanın etrafında korkunç şeyler olurken böyle teferruatlara dikkat etmesi tuhaf. (s.419)

    Sizler birbirinizin seyrüseferine şahitsiniz. En iyi siz bilirsiniz nerelerden geçtiniz. Bu nedenle şayet biriniz yoldan çıkarsa ilk fark eden siz olacaksınız. Daima akil olanın, sevmesini bilenin, gayretli olanın yolundan gidin. (s.421)

    Hayata dair heyecanları kalmamış insanlarınki gibi donuktu bakışları. (s.428)

    Şimdi biliyorum halbuki, suretlerin bizi aldattığını. Nimet zannedip sevindiğimiz nice şeyin aslında külfet çıktığını… (s.462)

    Bazı şehirlere kendi istediği için gider insan, bazılarına da şehir istediği için. (s.463)

    Onu hâlâ hatırlıyorum. İçim hâlâ acıyor. İnsan kendisini sevmeyen birini seneler sonra bile izlediğini fark ettiğinde, onu hakikaten seven kişinin karşısında beter bir suçluluk duyuyor. (s.468)