"EGO "muz ya da kendi kendimizi algılayışımız hava kaçıran bir balona benziyor: sönmemesi için sürekli sevgiye ihtiyaç duyuyor, hor görülmeler ve görmezden gelinmelerse onu pış diye söndürebiliyor. İşin ilginç ve absürt yanı da bu: diğerlerinin ilgisi bizi doyasıya neşelendirirken ilgisizlik büyük bir yıkıma sürüklüyor.
“İnsanın yoksullukla ilk karşılaşması başlı başına ilginç bir hadise: yoksulluk üzerine onca zaman düşünmüşsünüzdür; tam da hayatınız boyunca korktuğunuz, er ya da geç başınıza geleceğini bildiğiniz şeydir bu; ne var ki düşündüğünüzden tümüyle ve de sıkıcı bir şekilde farklıdır.Oldukça basit olacağını düşünmüşsünüzdür fakat son derece karmaşıktır. Korkunç olacağını düşünmüşsünüzdür; sadece sefil ve can sıkıcıdır. İlk başta yoksulluğun o kendine özgü çirkinliğini; sizi nasıl kaçamak cevaplar vermeye, küçük hesaplar peşinde koşmaya, ekmeği kırıntılarına kadar yemeye ittiğini keşfedersiniz.”
Yüksek standartların ilginç bir yönü de budur; onların güvensizlik duygusunu beraberinde getirmesi gerekmez. Sadece mükemmelliyetçilik bu ikisini birbirine kaynaştırır. Paul’a göre mükemmelliyetçilik, bir şeyleri ya da işleri kusursuz kılmayla ya da örneğin görevlerinizde, görünümünüzde, ebeveynliğinizde veya ilişkilerinizde yüksek standartları amaçlamayla alakalı bir şey değildi. O, bundan çok daha derin bir meseleydi. Kendimizi ya da daha doğrusu kusurlu benliklerimizi mükemmelleştirmeyle, hayatı savunma modunda yaşamayla, etrafımızdaki kişilerin en ufak hatasını, kusurunu ve noksanlığını bile gizlemeyle alakalıydı.
Tuttuğunu koparan cinsten olan bu delikanlı hem Fransa'yı yener, hem de Fransız Prensesi'ni kendine eş alır. Ne var ki, bu ba şantanna karşın, insan olarak hiç de ilginç bulmayız bu becerikli genç kralı . Henry V, Shakespeare'in Ingiliz tarihiyle ilgili öteki oyunlarından değersizdir bize kalırsa. Richard II şiirselliğinden ötürü, Richard III kralın kişiliğinden ötürü, Henry IV de Falstaffdan ötürü daha ilginç gelir bize.