• 64 syf.
    Unutulmaz kitap karakterlerinden Kâtip Bartleby.
    Şüphesiz okuyan herkesçe bilinen ve kitap hakkında konuşacak olsak söyleyeceğimiz ilk cümle ‘yapmamayı tercih ederim’ olur.
    Peki Bartleby’in neden yapmamayı tercih ettiğini ve onu anlamamızı sağlayan cümle hangisi?
    Bence; “Gövdesi için yardımda bulunabilirdim ama ona acı veren gövdesi değildi, ruhundan çekiyordu ve ben ruhuna ulaşamıyordum." antikahramanımızı en iyi anlatan satırlar. Herman Melville Katip Bartleby
  • 80 syf.
    ·1 günde
    29 Haziran 1931: Sevim Burak: “SİZ BÜYÜTMÜŞSÜNÜZ BÖYLE KALP DOĞUŞTAN OLMAZ"Türkiye Yahudilerinden çıkıp geniş toplumda ünlenmiş, Türkiye edebiyatına damgasını vurmuş olan Sevim Burak’ı yeterince tanımıyor, onu bir sonraki nesillere anlatamıyoruz. Deneysel tarzı ve bilinç akışını ustaca kullanışıyla bilinen Sevim Burak kimdir?

    Edebiyatında ve hayatındaki amacını açıklarken Burak şöyle diyor: “Yaşamla aramdaki bağları koparmak; imgesel bir yaşam yaratmak yeniden. Günün her saatinde bunu düşünüyorum.”

    Burak'ın hem bir kadın hem de Yahudi kökenli bir birey olarak topluma entegre olamaması, toplum tarafından kendine yönelen normalleştirme pratiklerini reddetmesi, onun öykülerinde dilin içerikle olan beraberliğindeki "semiotic" çıkışlarla kendini göstermektedir. Kimi zaman cümlelerin ya da paragrafların tire(-)' ve 'eğik çizgi (/)'lerle ayrılması biçiminde ortaya çıkmakta, Türk kültürü içinde yer bulamamaya ve ataerkil yapı içinde özgürleşememeye karşılık gelen bir isyan biçiminde öyküleri tehditkar metinler haline getirmektedir. Burak'ın öyküleri içinde yaşadığı toplumsal düzene çeşitli açılardan bir saldırı biçimindedir.

    (Seher Özkök, Yaşama Teğelli Öyküler, 8-9)



    Sevim Burak Türk edebiyatında okuduğum en özgün kalemlerden biri olmakla beraber en aykırı edebiyatçı sıfatını da tek başına üstleniyor benim açımdan. "Sahibini Sesi" kitabı ile tanıştım Sevim Burak ile lakin ilk incelemeyi Afrika Dansı için yapacağım, ben edebiyat dünyasında körelmemek için her zaman uyanık bir zihne her zaman araştırmacı bir zihne sahip olunması gerektiğini savunurum, herkes bir başkasının tavsiyesi üzerine kitaplar okur bu yönlendirilmiş okumalara eğer bizi yönlendiren kişiye bir sempati besliyorsak pozitif bir sonuç alacak şekilde bir bilinçaltı hazırlığı ile başlarız bu da bizim okur olarak yeni yönlendirmelere kapı açmamıza neden olur. Tabii ki daima bizden daha iyi okuyanlar, daha birikimli olanlar olacak ve tabii ki onların yorumlarını önemseyeceğiz lakin kendi kendimize keşfedeceğimiz yazarlar bizi bu okuma sürecinde daha fazla huzura eriştirir. Sevim Burak benim için böyle bir yazar bazen kütüphanelerde arayışlarım olur lakin bazen kitap sitelerinde ya da yüzlerce PDF dosyalarında onlarca yazarı kurcalarım ne aradığımı bilemem lakin o günün sonunda yeni bir yazarı bulacağımı bilirim böyle bir arayışta da Sevim Burak'ı buldum.

    https://imgyukle.com/i/VW6CNp

    Ford Mach 1 yazarın son kitabı tamamlayamadan öldü ustalık eseri olacaktı, Mach 1'den mektuplarda çok büyük bir çalışma oldu içinden yüzlerce öykü, acayip eserlerin çıktığı bir makine adeta Ford Mach 1 onun içinden Afrika Dansı, Palyaço Ruşen, Everest My Lord çıkmıştı tamamlayamadı çünkü içinden sürekli yeni kitaplar çıkarıyordu Ford Mach 1'in çocuklarından biri üzerine konuşacağım biraz...

    Afrika Dansı...

    Bir makinesel düşünce..

    İstanbul ve Lagos'taki hastanelerde bağlı olduğu makine ile ilişkisi metnin temasını oluşturacaktır.

    Büyük ve küçük harflerin standart dışı kullanımları, parantez içi müdahaleleri, metnin bazı bölümlerinde soldan sağa ve yukarıdan aşağıya akışlar ile aykırı bir çizgiselliğin mimarisiyle karşımıza çıkacak Afrika Dansı..

    Afrika Dansı'nın ilk satırlarında karşımıza bir makine çıkar: (eserde olduğu gibi büyük harflerle yazıyorum)

    "İTHAL MALI
    BİR MAKİNE
    HEM DE DEĞİL
    ÇÜNKÜ KONUŞUYOR
    FAKAT KENDİ SÖYLEDİĞİ KELİMELERİ KENDİSİNİN DE BİLDİGİ YOK
    YA DA
    KENDİ KENDİNİN DE NE İSTEDİĞİNİ BİLMİYOR
    BİR GÜN SUSMAK UMUDU YOK (Susturun şunu denemez/kimse sustura susturamaz onu genelde bilimsel bir kural bu çünkü /EZBERCİ)
    YORUMLAMALARIN ÖTESİNDE
    YALNIZ KENDİ SESİNİ OLUŞTURUYOR
    SABAH 7.30'DA BAŞLIYOR KONUŞMAYA SAAT 17.00'YE KADAR (Maddi varlığından dışına ancak önceden hesaplanmış kelimeleri söyleyerek taşabiliyor/çıkabiliyor/bu kelimelere çıkmak denilebilirse eğer/çıksa da onu yakalamak imkansız/çünkü sözlerinin hepsi aynı değil/birbirini tutan bir tarafı yok/cümleleri düz değil/eğri büğrü yontu gibi)

    Makine bize Sevim Burak'ın yazı stilinden de bahsediyor aslında ilk sayfada nasıl bir tarzı bulacağınızı ifade ediyor buna rağmen okuyanların yorumları hep anlaşılmama üzerine kurulu, cümleleri düz değil eğri büğrü yontu gibi diyor bize ve biz hâlâ standart okumalarla diretmeye çalışırız ben başka bir şekilde yazıyorum biraz zihni zorlayın diyor ve bizim okuyucular hâlâ anlamadık diyor böyle olunca bu makine yazarımıza eziyet ediyor anlaşılmamanın acısını ölüm döşeğinde dans eden bu kadından çıkaracaktır.

    "KİM BU
    BİR MAKİNE Mİ
    GİZLİ BİR YÖNETİCİ Mİ
    YOKSA GİZLİ BİR GÜÇ MÜ
    DÜŞ GÖREN BİRİ Mİ
    BİR AŞIK MI
    BİR ERKEK Mİ"

    Evet makine kim sizce? Sabah 7 de konuşmaya başlayan, yalnız kendi sesini oluşturan bir güç mü bir yönetici mi olduğu belli olmayan bu makine kim?

    Evet makine bir aşık veya bir erkek değildir sadece makine bir düzeni temsil ediyor makine Ataerkil sistemdir. Bu sistemin önemsemediği kadın cinsinin bir bireyi olan Sevim Burak ise aykırı çizgisi ile tüm sisteme bir başkaldırı gerçekleştiriyor.


    KIPIRDAMAYIN
    NEFES ALMAYIN
    NEFES ALMAYIN(Nefes almayın dedikten sonra)
    SOLUK ALMAYIN(Aynı şey oysa/yanlış/ haysiyet kırıcı)
    KIPIRDAMAYIN (Kendisi ölümsüz/ bu hastaneden başka bir hastaneye gidecek/ama gitse de/mutlaka aynı sekilde konuşmak hevesine kapılacak)

    Makineye göre yapılan tüm bu müdahaleler (eziyetler) kadınlar için ya da hastalar için belki ikisi de makine için eş değerdir. Sonra şöyle devam ediyor Burak:

    BOYUNA EMREDİYOR
    DURUN
    KIPIRDAMAYIN DİYORUM SİZE
    MAKİNEDEN GELEN SES BU
    KİME SÖYLÜYOR
    BÜTÜN UMUTSUZ İNSANLARA
    ONLARIN KADERLERİNİ BİLİYOR (Niçin sabahtan akşama kadar / sözde onların iyiliği için / bakalım iyiliği için mi / bakalım öyle mi?)

    Makine hasta olanı belirler, çaresi olmayanı belirler ve onu yok eder:

    YOKSA
    BU MAKİNE BENİM DE HESABIMI GÖRECEK ALT KAPIDAN
    GİZLİCE ÇIKARILAN
    BİR CESET Mİ OLACAĞIM
    ÖLÜ MİVES KARUB GELİYOR MU OLACAĞIM
    NİYE GİZLİ ÇIKARILACAĞIM


    Neden gizli çıkarılacak MİVES KARUB çünkü o zaten normalleşmenin uzağında toplum tarafından iyileştirilemeyen bir kişilik o yüzden SEVİM BURAK olarak değil MİVES KARUB olarak gizlice çıkarılmaya çalışılacak.

    İkinci öyküyle devam etmek istiyorum ki bu öyküde gerçekten farklı bir teknik eseridir. Bu öykü baştan sona kadar eğik çizgilerle ayrılmış cümlelerden oluşur. İlk cümle bitince metne aitken ikinci cümle ikince metne ait, üstelik iki metin arasında bir bağlantı bulunmamaktadır. Böylece iki metni bir arada tek satırda okuma serüveni başlamış oluyor metinlerin bir aile bağlarını sorgularken diğeri ise bireyin yalnızlığını ön plana çıkarmaktadır. Aile bağlarının anlatıldığı metin Büyük harflerle ifade edilirken yalnızlığın bireysel süreci ise küçük harflerle anlatılır. Toplum düzeninde aile kurumuna verilen önemin yanında bireyin küçüklüğü bu şekilde daha iyi anlaşılmış oluyor.

    Bu iki metni bir alıntı ile gösterelim.

    EVLENİRKEN BANA HABER VERMEDİLER
    Ve avucunun içindeki kağıtları bana uzattı
    VE BİR SENE SONRA OĞLU OLUYOR ONU FA HABER VERMİYOR
    "Şimdi çekin" dedi
    DOĞAN ÇOCUĞU DOKUZ AYLIKKEN GÖREBİLDİM
    "Ben de gözlerimi kapayarak" çektim
    BEN GİTTİM AYAKLARINA
    "Ve kendine verip okuttum"
    SON DERECE SOĞUK KARŞILANDIM

    ....

    Foto Febüs öyküsünde Osmanlı Kültürü ve Cumhuriyet sonrası modernleşen topuk yaoisinin çatışmaları ile karşılaşırız.

    ...

    Osmanlı Bankası öyküsünde Yahudiler ve kedilerin başına gelenlere değinir.

    YÜZLERİ KASABA DÖNÜK
    CANLI MI CANSIZ MI
    ÖYLE DURUYORLAR
    GÖRÜNÜRLERDE KİMSE YOK
    SFENKS BUNLAR
    İCADİYE'DEKİ HANELERE BAKIYORUM
    BU HANELER SENİN YAHUDİ KOMŞULARIN
    HANELERİNE BENZİYOR MU
    CEVAP YOK
    PSİ PSİ PSİ
    GEL BENİM YAHUDİ KEDİM
    ZAVALLI YAHUDİ KEDİLER

    ...


    Son öykü ise bir kaç kelimenin tekrarından oluşmuş gibi gözüken ÜMMÜ GÜLSÜM öyküsüdür. Bu öykü Muhammed ile Hatice'nin kızının rahme düşüşünü anlatan bir metindir. Sadece ses ve ritimle bir eleştiri getirmek de ancak Sevim Burak'ın kaleminden çıkacak bir şey olurdu sanırım...

    Değinmeden geçtiğim birkaç öykü daha var lakin Sevim Burak'ın eserleine inceleme yazmak onları okumaktan çok daha zor bir faaliyet umarım bu satırlar onunla buluşmak için birkaç okura vesile olur, Ben standartları paramparça eden bu kadına hayran kaldım ve ikinci sınıf muamele gören kadınların erkeklerden çok daha yüce çok daha etkili kalemler olacağının örneklerinden biridir Sevim Burak. Ona Osmanlı Bankası öyküsünden bir alıntı ile şimdilik veda edelim..

    "Bir öksüze vuran hain elin ardından iki damla gözyaşı/iki su damlası ikişer gül goncası pembe yanacıklarda/o pembe gül yanacıklar kuruyup birer kin tohumu haline gelmeden/o gül goncası iki yanacıkta iki su damlası iki gül yanacıktan/iki gül yanacıktan da yuvarlanmadan aşağı/toz toprağın içine işlemeden/toprağın içine sızıp da çanakçı çamuru olarak ortaya çıkmadan/o çanakçı çamuru bin yıl sonra kindar kaşı çatık bir Bizans vazosu olmadan gelsin anneannemin entarisinin püsküllü uçkuru....
  • 158 syf.
    ·6 günde·Puan vermedi
    Açlık ve gurur..

    Andreas Tangen romanımızın karakteri. Yazabildiği zamanlarda bir yazar. Yazamadığında ise tepeden tırnağa açlık. Açlığın bedene bürünmüş şekli, açlığın yüzü neye benzer desen Andreas Tangen olur cevabı.

    İnce bir kitap, dili akıcı bir kitap ama asla kolay bir kitap değil. Satırlar akıp gitmiyor. Yakasına yapışıyor insanın. Bak diyor bak açlık buna benzer, böyle bir şeydir, insana ceketenin düğmelerini sattırır. Sen ama hiç açlık çekmemiş bir insan olarak beni okumaya, beni anlamaya mı kalkıştın gel o zaman bak da gör bir insan hayatın tam da hangi noktasında el açar, dilenir, oysa dilendiğinin bile farkına varmadan. Bak işte parasızlık değildir aç bir insanın derdi. Açlık öyle bir şeydir ki eğer bir defa ona benzersen öyle elini kolunu sallayarak kurtulamazsın o olmaktan. Açlık girmişse bir defa midene öyle hemencecik kabul etmez tokluğu mide. Kasıla kasıla yolar atar midenden günler sonraki ilk lokmanı. Ama sen nerden bileceksin ki! Sen hiçbir gece başını yatağa aç koydun mu diye bağırıyor, çağırıyor adeta hesap soruyor kitap.

    Andreas Tangen hep bir çıkış yolu arıyor. Yazıyor da yazıyor. Hep bir ümidi var. İlhamı bekliyor. Ah şu ilham gelse işlerini düzleyecek ama.. Açlık yakasını bırakmıyor. O bırakmadıkça o daha çok çabalıyor, o çabaladıkça açlık inat ediyor. Açı açına olmaz diyor “Açlık”. Açlık elle tutulur gözle görülür birisi değil ama kitabın bir karakteri. Satırlar arasında gizlenmiş, pusuya yatmış korkunç, kara, uçsuz bucaksız, şirret bir karakter.

    Açlık ne kadar yüzsüzse Andreas Tangen o kadar gururlu. Açlığın oyunlarına baş eğmeyecek kadar, açlığa teslim olmayacak kadar gururlu. Taşıdığı gurur ruhunun en ince noktası. Açlıkta Andreas Tangen’ı her defasında bu noktadan vuruyor.

    Andreas Tangen’ın kendi ifadesiyle “fazla gururdan ölebilirdi insan.” Fakat ölmeyince de ölmüyor insan. Eminin Andreas Tangen hâlâ daha açlığa inat İngiltere’de bir sokak lambası altında gururundan taviz vermiyor.

    Ben de arka fonda moonlight sonata, Andreas Tangen’ a gelmeyen ilhamı bekliyorum.
  • 272 syf.
    ·10/10
    Peygamberimizin “Ümmetimden kim kırk hadis ezberlerse, Allah onu âlimler ve fakihler arasında diriltsin” diye mübarek bir sözü vardır. Yıllar önce hadisi ilk kez okuduğumda önce kırk hadis öğrenmeye başlamış, arkasından da konularına göre kırk hadis derlemeleri yapmıştım. Bu çalışmalar o yıllarda epey bir rağbet görmüş ve çok kimseler belki elli, belki yüz alarak yakın çevresindekilere hediye etmişti.

    Peygamber Efendimiz, yine bir hadislerinde “Kim 40 hadis ezberlerse ve ezberlediğiyle amel ederse cennete girer.” buyurmaktadır. Bu ve buna benzer hadisler üzerine birçokları asırlardır kırk hadisler derleyip şerhetmiş. Bunlardan benim bildiğim en meşhuru ise İmam-ı Nevevî’nin Kırk Hadis şerhidir.

    40 Hadis 40 Yazar kitabının hazırlayıcısı Nureddin Durman Eskader’in 2014 şiir ödüllerinde Derin Yara isimli şiir kitabıyla Yılın Şiir Kitabı ödülünü alarak ilk o zaman âlemime girmişti. Birkaç kitabını edindiysem de o aralar, henüz okumadığımı belirtmeliyim.

    Hazırlayan bu eserin ortaya çıkışını şu sözlerle anlatmakta: “Asr-ı saadetten günümüze kadar gelen hadis okuma ve anlama cihetinde İslam kültüründe var olan bir hadis edebiyatı hatırlatması eşliğinde 40 hadisi 40 yazarımıza tevdi ederek yazmak istedikleri o hadis çerçevesinde izah ve yorumlarını alma yolunu tercih ettik.” “Niyetimiz İslami duyarlılığı, İslami bakış açısını hadisler eşliğinde yazarlarımızın kaleminden süzerek bir araya getirmekti.”

    Son dönemde ismini sıklıkla duyduğum yazarlar, şairler ve çizerler; kitapta her biri günümüz dünyasında belki çokça ihtiyaç duyduğumuz, uygulandığında insan olduğumuz, mü’min olduğumuz; uygulamadığımızda ya da es geçtiğimizde bazen insanlığımızı unuttuğumuz hadisleri kendilerince, kelimelerince ve tecrübelerince yorumluyorlar.

    “Allah, merhametli olanlara rahmetle muamele eder.” Hadisini yorumlayan Cumali Ünaldı Hasennebioğlu tarlalarda yakılan anızlara değinmiş. “Düşünebiliyor musunuz, o anız yanarken, bir leblebi büyüklüğündeki toprakta, yetmiş milyon can cehennem alevinde kıvır kıvır yanmaktadır. Topraktaki canlılar yanarken, bizim duymak istemediğimiz bir sesle “merhamet merhamet” diye feryat etmektedir.” Sonrasında hüküm: “Siz o minicik canlılara merhamet etmezseniz, Allah’ın rahmetinden kendinizi yoksun bırakmış olursunuz. Allah zulmetmez, insanoğlu kendisine zulmeder.”

    Şair Cumali Ünaldı toprak muhafaza ve tarımsal sulama projelerinde mühendis olarak bulunmuş. Buradan da anlıyorum ki hadisler kişilere tevdi edilirken uzmanlık alanları da gözetilmiş.

    Bestami Yazgan “Müslüman, insanların elinden ve dilinden emin olduğudur.” Hadisini şu güzel şiiriyle açıklamış:

    Çiçeklerle hoş geçin,/ Balı incitme gönül.
    Bir küçük meyve için/ Dalı incitme gönül.

    Konuşmak bize mahsus,/ Olsa da bir güzel süs,
    ‘Ya hayır de, yahut sus.’/ Dili incitme gönül.

    Sevmekten geri kalma,/ Yapan ol, yıkan olma,
    Sevene diken olma,/ Gülü incitme gönül.

    Başın olsa da yüksek,/ Gözün enginde gerek,
    Kibirle yürüyerek/ Yolu incitme gönül.

    Mevlâ verince azma,/ Geri alınca kızma,
    Tüten ocağı bozma,/ Külü incitme gönül.

    Dokunur gayretine,/ Karışma hikmetine.
    Sahibi hürmetine/ Kulu incitme gönül.

    Arada birçok yazarın ismini duysam da kitaplarını okumadıklarım çokça vardı. Buradaki yazılarından eserlerini okumaya niyet ettiklerim de oldu. İbrahim Eryiğit ve Hüseyin Akın bunlardan bir kaçı.

    Hüseyin Akın Zenginlik mal çokluğuyla değildir, gerçek zenginlik gönül zenginliğidir.” Hadisini açıklamış. İşte o açıklamadan altını çizdiğim satırlar: “Yedikçe açlığı, içtikçe susuzluğu, uyudukça uykusuzluğu artar bu âlemde insanın.” “Kim ki muhtaçtır o yoksun ve yoksuldur.” “İnsan elini de evini de kendinden çalarak doldurur. Eşya kendine yaklaşanı kendisine benzeterek şeyleştirir.” “Modern zamanlarda zor olan sanıldığı gibi zengin olmak değil, fakir olup fakir kalabilmektir.”

    Buna benzer çalışmaların arkasının gelmesini diliyorum.
  • 352 syf.
    ·15 günde·10/10
    Ihlamura batırılan bir madlen ile başlayan unutulmaz yolculuğum bu kitap ile ne yazık ki sona erdi. Birbirinin zıttı o kadar çok duyguyu bir arada yaşıyorum ki şu an. Hem mutluyum Prost’u ve onun saatlerce üzerine konuşmaya doyamadığım kalemiyle tanıştığım için hem de üzgünüm böylesi beni etkileyen bir seriye veda ettiğim için, şu durumda karşımda François olsa yüzüme güler, sonra da ardımdan ‘deli mi ne’ der, söylene söylene çekip giderdi. :)

    Kitap yine uzun ve bir o kadar da tanıdık betimlemeyle başlıyor, yine aynı duyguları hissedeceğimi, kaldığımız yerden her şeyin aynı şekilde devam edeceğini düşündüm, açıkçası kitapta bir durağanlık bekliyordum ama ilerleyen sayfalarda bazı tanıdığımız kişilerin çok farklı yönlerini görmek beni fazlasıyla şaşırtmadı diyemem, özellikle de M. De Charlus.

    Kitabın ilk kısımlarında kahramanımız biraz geri plandaydı, her zaman alışık olduğumuz o duygu durum aktarımlarından uzak bir okumaydı, bunun sebebi de savaşa dair satırlara uzunca bir şekilde yer vermesiydi. Savaş taraflarının tutumu, bazı yerlerde savaşın izlerinin yoğun yaşanması ama kimi yerlere hiç uğramamışçasına hayatın devam edişi, zamanla insanların düşüncelerindeki çelişkiler gibi farklı noktalara değinilmişti. Özellikle bazı soylu kimselerin menfaatleri uğruna gerçek düşüncelerini gizlemesi ise ilginçti. Hatta kitabın bir bölümünde, olmazsa olmaz sosyete davetlerimizin birinde çok ses getiren Dreyfus olayında asla aynı noktada bir araya gelemeyenlerin başka çıkar uğruna dost olmalarına tanık oluyorsunuz, bu satırlarda en çok aklıma Swann geldi. Hatta kahramanımız onu anımsatacak diyaloglara girmek istese bile sosyetenin onu tanımaz tavırları, en sinir olduğum kısımlardı. İkiyüzlülükte kısacası sınır tanımadılar.

    Kitabın ortalarına geldiğimizde ise Zaman kavramı üzerine çok akıcı bir o kadarda düşündürücü bir sohbetin izine düşüyoruz. Kayıp Zamanın İzine düştüğü o ilk anlara dönüşüne gidiyoruz, o zaman hissettikleri ve şu anda aslında ne gerçekleştirmek istediği üzerine bir sohbetin içinde buluyoruz kendimizi. Gezdiği yerlerde, duyduğu bir eserde ya da gördüğü birinde geçmişe dair birçok anıya yolculuk yapmasına ve o zamanlarda yaşadığı hisleri en ince ayrıntısına kadar onunla birlikte hatırlamasına eşlik ediyorsunuz.

    Özellikle annesini öpmek istediği o geceye gittiği satırlar ve büyükannesinin ölümünü hatırlayışı beni çok duygulandırdı. O çocuksu heyecanına tanıklık ettiğimiz kişinin son kitapta daha içine kapanması ve geçmişine dair her şeyi en ince ayrıntısına kadar yazma istediği ve yaşlılıktan dem vurduğu halleri ve ölüme dair uzun uzun anlatımları beni kendisine daha da bağladı.

    Altı kitaplık bir serüvenin ardından en çok da bu kitabı merak ediyordum, o kadar haz almıştım ki okurken aynı madlenin erirken ağızda bıraktığı tatlı hissiyat gibiydi, en büyük korkum sonunun ağzımda acı bir tat bıraktıracak şekilde bitmesiydi. Her kitapla sezon arası verdiğim okuma serüvenim birçok sevdiğim dizinin beni hayal kırıklığına uğratmasının aksine o kadar güzel bir final yaptı ki, ayrılık hüznüm o yüzden bu kadar derin belki de. . Proust iyi ki yazmış ve ben iyi ki okumuşum.
  • Sumer ilahileri tanrıları, kralları, mabetleri övmek için Sumer
    şair ve ozanları tarafından kaleme alınmış şiirlerdir. Bu şarkılarda
    yazar ya onları kendi ağzından över, veya kendi kendilerini övdürür. Şiirlerin bitiminde onların hangi çalgıların eşliğinde çalınacağı
    da yazılmıştır. Bu ilahiler yalnız mabetlerde söylenen şarkılardır.
    Bu şarkılardan bazıları kadın diliyle yazılmıştır. Onlar ilkçağlarda
    yalnız rahibeler tarafından söylenmiş. Fakat daha sonraları onları
    rahipler de okumaya başlamışlardır.
    200'den fazla ilahi bulunmuştur. Bunların uzunluğu 1 00 satır ile
    500 satır kadardır. Tabletlerin kırıklıkları, bozuklukları dolayısıyla
    hepsi tam olarak okunamıyor. Bunların bir kısmı Sumerlilerin yaptığı edebi eserlerin kataloglarında saptanmıştır.
    Sumerliler şiiri şöyle tanımlamışlar: Şiir, şarkıların kalbi, göz
    alabildiğine uzanan mavi sularıyla kafamızdaki sıkıntıları alıp enginlere götüren, hafif hafif esen rüzgarın okşamaları ile bize huzur
    veren bir deniz gibidir. Şiir, bilgileri öğreten, onları kuşaktan kuşağa götüren bir bağdır.
    Sumerce ilahi sir'dir. * Bunlar şu şekilde sınıflandırılmış:
    Sir-ama-gana = kadınların çalışma şarkısı
    Sir-gal = büyük şarkı
    Sir-gidda = uzun şarkı
    Sir-hamun= çok sesli şarkı
    Sir-teş-gal = büyük topluluk şarkısı, koro halinde
    Sir-ku = kutsal şarkı
    Sir-ma-gur -ra = gemicilerin şarkısı
    Sir-nammar = müzikal ilahi
    Sir-namgala = gala rahiplerin şarkısı
    Sir-nam-ur-sag-ga = ka11raınanlık şarkısı
    Sir-nam-şub = sihir şarkısı
    Sir-nam-en-na = beylik şarkısı
    Sir-nam-nir-ra = erkeklik, güçlülük şarkısı
    Sir-nam sipat-İnanna = Tanrıça İnanna'nın çobanlık şarkısı
    İlk ilahi örneğini, MÖ 2100 yıllarında yaşayan Lagaş şehri kralı Gudea'nın kendinin ve şehrinin koruyucu tanrısı Ningirsu için
    yaptırdığı Eninnu tapınağının inşasını anlatan metinde buluyoruz.
    Şiir şeklinde olan bu metin, kilden yapılmış iki silindir üzerine
    1 350 satır olarak yazılmıştır. Aslında üç silindimüş, ne yazık ki biri bulunamadı. Diğerlerinde de kırıklıları ve bozukları yüzünden
    okunamayan yerler bulunuyor. Arp ve lir eşliğinde çalınıp söylenmiş. Bu metnin başında şöyle deniyor:
    Gökte ve yerde kaderler verildiği zaman
    Lagaş büyük 'tanrısal güç' ile gururlanarak
    Başını göğe kaldırdı ve
    Dicle'nin akan bol sularıyla kutsandı.
    Bundan sonra Lagaş'ın koruyucu tanrısı Ningirsu'nun Gudea'dan kendisine bir ev yaptırmasını istediği ve ona bunu rüya ile
    bildirdiği anlatılıyor: Başında tanrısal başlık ve vücudunun üst kısmında aslan başlı kuşun kanatlan olan, alt kısmı tufan dalgalarını
    andıran korkunç büyüklükte bir adam, Gudea'ya rüyasında, kendisine bir tapınak yapmasını emrediyor. Fakat Gudea bu sözleri anlamıyor. Yine başka bir rüyada, tan yerinden güneş gibi bir ışık yük seliyor. O arada, elinde altın bir kalem bulunan ve bir kil tableti inceleyen bir kadın görünüyor. Tabletin üzerinde gökteki yıldızların
    resmi var. Derken üzerinde bir evin planı çizilmiş mavi taştan (lapis lazuli) bir tableti tutan bir kahraman görünüyor. O, elinde bir sepet olan Gudea'nın önündeki tuğla kalıbına bir tuğlayı koyuyor. Diğer taraftan iyi bakılmış bir eşek sabırsızlıkla toprağı eşeliyor.
    Bu rüyanın neyi anlatmak istediğini bilmeyen Gudea, rüya yorumcusu Tanrıça N anşe'ye sormak istiyor. Fakat Tanrıça, Lagaş'ın
    Nina denilen yerinde oturuyor. Oraya ancak bir kanal yoluyla gidildiğinden Gudea bir tekne ile yola çıkıyor. Giderken yolunun üzerindeki şehirlere uğrayıp onların tanrılarına, kendisini desteklesinler diye kurbanlar sunuyor. Nina'nın iskelesine gelince başı dik olarak tapınağın avlusuna giriyor. Orada da kurbanlar, içkiler sunuyor,
    dualar ediyor ve Tanrıça'nın yanına girerek rüyasını anlatıyor. O da
    rüyayı tek tek şöyle yorumluyor: "başında tanrısal tacı, aslan başlı
    kuşun kanatlan ve alt kısmı tufanın dalgaları gibi olan adam kardeşim Tanrı Ningirsu'dur, sana kendisi için bir tapınak yapmanı istiyor" diyor. Tanrıça yorumlamasını sürdürerek, tan yerinden güneş
    gibi yükselen ışığın, Gudea'nın şahsi tanrısı Ningişzida, elinde altın
    kalem ile gökte yazılanların çizildiği tableti elinde tutan kadının
    Yazı Tanrıçası Nidaba olduğunu ve Tanrıça'nın ona yapacağı tapınağı kutsal yıldızların bildirdiğine göre yapmasını önerdiğini, elinde mavi taştan tablet tutanın Mimarlık Tanrısı Nindul, tabletin üzerindeki resmin de yapılacak olan tapınağın planı olduğunu anlatıyor. İçinde kader tuğl ası olan tuğla kalıbıyla sepeti ise, Eninnu tapınağının tuğlaları ve onları taşıyacak sepet, yeri eşeleyen bakımlı
    eşeği de tapınağı yapmaya sabırsızlanan Gudea'nın kendisi olarak
    yonımluyor. Tanrıça Nanşe Gudea'ya, çok süslü erkek eşek koşulmuş savaş arabasını, tanrıların amblemlerini ve silahlarını , davulların sesleri arasında Tanrı Ningirsu'ya sunmasını öneriyor. Hepsi yapılıyor. Gudea'ya başka bir rüyasında Tanrı Ningirsu, tapınak için daha ayrıntılı emirler veriyor. Lagaaş'ı bolluk ve bereketle kutsuyor. Gudea'ya, halkının Eninnu tapınağını büyük bir zevkle yapacaklarını, kerestesini, taşını, madenlerini dünyanın çeşitli ülkelerinden getireceklerini söylüyor. Gudea uykudan uyanıyor. Tanrıya
    kurbanlar yaptıktan sonra işe koyuluyor. Buna ait satırlar şöyle:
    Ensi (şehir beyi, kralı) şehrini tek adam gibi yönetti.
    Lagaş halkını, bir annenin çocukları gibi birleştirdi.
    Ağaçlar dikti, dikenleri söktü,
    Yakınmaları geri çevirdi, kötülükleri döndürdü.
    Anne çocuğunu azarlamadı, çocuk annesine saygısız konuşmadı.
    Fena davranan kölenin başına, efendisi vurmadı.
    Terbiyesizlik eden köle kızın yüzüne, hanımı vurmadı.
    Eninnu tapınağına yaparken Gudea'ya kimse suç getirmedi.
    Ensi şehri ateşle temizledi.
    Temiz olmayanları şehirden attı.