• 576 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    Komşular ve Düşmanlar
    Kitap özelinde bir Filistin incelemesi demek daha doğru olur.

    Filistin coğrafyasında uzun yıllar gazetecilik yapmış Ian Black tarafından yazılan 1917-2017 yılları arasındaki 100 yıllık dönemi anlatıyor. Yazar, yaşanan olayların Son 20 yıllık bir kısmının birebir tanığı. Kitap oldukça pahalı almak isteyenler internetten alsınlar. Yarı yarına indirim olacaktır. Ayrıca Pegasus Yayınları, bu alandaki kitaplar için oldukça başarılı diye bilirim. Kitabın kötü tarafı 100'den fazla sayfası dipnot, açoklama ve teşekkürlerden oluşması nedeniyle çöpe gitmiş. Daha önce de yayınevinin bu konuyla alakalı okuduğum kitapları oldukçà iyiydi.

    EŞİTLİKÇİ BİR YAKLAŞIM

    Yerli yazarlar genellikle Filistin -İsrail meselesini din merkezli ele alır. Bu sebeple mesele ile ilgili gerçekler gözardı ediliyor. Yabancı yazarlar ise konuya daha objektif bir pencereden bakıyor. Ian Black da bunlardan biri diye bilirim. Bugün içimizi açıtan Filistin Meselesinin nasıl bir tarihi süreçten geçerek günümüze ulaştığı ve bugün ki halini aldığını öğrenmek bakımından beğendiğim bir kitap. Yazdıklarımla bunu anlatmaya çalıştım.

    FOTOĞRAFLARLA ANLATIM

    Geçmiş dönemlere ait fotoğraflarla desteklenen kitap, yaşananları görsel olarak da anlatıyor. Kitabın ilk kısımları biraz sıkıcı gibi görünse de ilerleyen sayfalar hiç öyle değil. Yazdıklarımın bir kısmı bu kitaptan edindiğim bilgiler bir kısmı ise daha önce edinmiş olduğum bilgilerin bu kitapla birleşmesiyle ortaya çıkanlar oluşturmaktadır.

    DEĞİŞEN TOPLUM YAPILARI

    Kitap, kuruluş aşamasında savaş ve çatışmalara yer verirken daha sonraki bölümlerde Arap -İsrail savaşları öncesinde iki toplumun durumunu ve savaş sonrasında iki toplumun değişen şartlarını anlatıyor. Aşama aşama değişen Arap-Yahudi toplum yapısını anlatması, meselenin günümüzdeki durumunu anlamamız için önemli.

    YAHUDİLERİN AVANTAJLARI

    İsrail Devleti kurulurken, Yahudilerin ellerinde büyük sermayeleri, dünya siyasetini bilen başarılı önderleri ve I.Dünya Savaşı'na katılmış, burada tecrübe kazanmış komutanları vardı. Kısa sürede organize olan Yahudiler, silahlanmayı da başarmıştı.

    FİLİSTİNLİLERİN DEZAVANTAJLARI

    Filistinlilerin ise ellerinde Osmanlı ordusunda bulunmuş Komutanlıktan anlamaz, siyaset bilmez ama boğazlarına kadar siyasete batmış bir kaç komutanı vardı. Yahudilerin birlik beraberliğine karşı Filistinliler birlik -beraberlikten yoksundu. Organize olmayı beceremeyen, olsa bile kısa sürede dağılan Filistinliler gerek askeri disiplin gerekse silah malzemesinden yoksundu. Kitap bu durumu iyi bir şekilde belirtiyor.

    BIRAKIP KAÇAN FİLİSTİNLİLER

    Yahudilerin silahlı eylemleri karşısıda Filistinlilerin durup direnmek ve karşı koymak yerine hemen tası tarağı toplayıp başka Arap ülkelerine kaçması bana ilginç geldi. Bu davranış şekli yıllar sonra ülkelerinde yaşanan iç çatışma ve İŞİD-PYD işgali sonucunda direnmeden kaçan Suriyelilerde görülecekti. Filistinlilerin özellikle 1948 yılında yüzbinlerce kitleler halinde evlerini terk etmeleri Yahudilerin işine geldi. Hem bir daha Filistinlileri terk ettikleri topraklara almadılar hem de boşalan yerlere dünyanın çeşitli noktalarından getirilen Yahudileri yerleştirdiler. 1948 yılında Yahudilerin bağımsızlığı öncesinde çıkan olaylar nedeniyle 400 binden fazla Filistinli Arap bölgesini terk etti. Kitapta yer verilen bu bilgiler meselenin temelini oluşturuyor.

    NE HALİNİZ VARSA GÖRÜN

    İngilizler, Filistin'i işgal ettiğinde aslında daha çok denge politikası güttüklerini görüyoruz. İki tarafı ulaştırıp iki devletli bir yapı kurma arzusu taşıyorlardı. Ancak gerek Yahudi gerekse Filistinli Arapların uzlaşamaması üzerine Yahudi Lobilerinin de baskısıyla İngiltere Filistin'den ne haliniz varsa görün mantığıyla çekilince meydan Yahudilerin kabiliyeti ve gücüne kaldı. Yahudiler de dağınık, bir düzen içinde olmayan Filistinli Arapların durumundan istifade ederek dünyanın çeşitli yerlerindeki ve İngiltere ve ABD'deki destekçilerinden aldıkları güçle kısa sürede kendi devletlerini kurdu.

    TOPRAK SATIŞI KONUSU

    Filistinli Arapların toprak satma konusu. Türkiye'de Filistin meselesinin ele alınmasında temel noktalardan birisidir. Filistinli Araplar, topraklarını Yahudilere satıyor ancak bu satış oranı ne kadardır rakamsal olarak toplam Filistin bölgesi yüzölçümünün ne kadarına denk geliyor bilmiyoruz. Benim bu kitapta ve Filistin meselesi üzerine okuduğum başka kitaplarda gördüğüm toprak satışı başlangıçta Yahudilerin bölgeye gelmesinde ve kalmasında önemli olarak görülse de daha sonraki süreçte bunun pek bir önemi kalmıyor. Keza Yahudiler, Filistin'de kontrol ettikleri bölgelerin çok büyük bir kısmını satın alarak değil silahlı güçle işgal ederek ele geçirdikleri anlaşılıyor. Buna rağmen Filistin meselesinde toprak satışını baş aktör yapmak meselenin özünü kaçırmamıza sebep olacaktır.

    ARAP DEVLETLERİNİN DURUMU

    Filistin'de Yahudi devleti kurulması sonrasında Mısır, Ürdün, Suriye ve Irak devletleri İsrail'e tepki göstererek savaş ilan ediyor. İlan edilen savaşlarda bu Arap devletleri Filistinli Arapları savunmaktan oldukça uzak hareket ediyor. Yine bu kitap ve başka okuduğum kitaplardan anladığım adı geçen dört devlet Filistin meselesi üzerinden kendilerine politik çıkar sağlama amaçı taşıyor. Bu sebeple kendi aralarında dahi birlik olamıyorlar. Aralarında sağlanan birlik görüntüden ibaret. Örnek verecek olursak Mısır, Ürdün bu olayda daha fazla kazanım elde etmesin diye hareket ediyor. Ürdün keza yine öyle. Bunu anlayan İsrail ise bu durumu avantaja çeviriyor.

    ARAPLARIN LİDERİ OLMA HAYALİ

    Bu dört Arap Devleti'nin Filistin meselesi üzerinden kendilerine çıkar sağlamaya çalışmasının sebebi ise bana göre ortaya attıkları ve kurulmasını arzuladıkları Birleşik Arap Cumhuriyeti'nde önemli bir konum elde ederek Arapların önderi olma hayali. Bu sebeple kimse diğerinin kendisinden bir adım önde olmasını istemiyor. Tabi bu düşünce Filistin meselesi ile ilgili daha önce okumuş olduğum kitapların birleşmesiyle elde ettiğim bir fikir.

    DİRENİŞ HAREKETLERİNİN KURULMASI

    Arap devletlerinin kendi politik çıkarlarını düşündüğünü ve bu doğrultuda Filistin Meselesini sıçrama tahtası olarak kullandıklarını anlayan Filistinliler seslerini duyurabilmek ve davalarını sürdürebilmek adına kendi direniş hareketlerini kurmaya başlıyor. El Fetih ve onun çatı örgütü olan Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) bu amaçla kurulmuştur. HAMAS ile ilgili düşüncelerim biraz karışıktır. HAMAS'ın kurulmasının Filistin Meselesi'ni çıkmaza sokmadan katkısı olduğunu düşünüyorum. Tabi bunu tam manasıyla söylemek için daha detaylı bilgiler edinmek gerekiyor.

    KÖYLERİN YOK EDİLMESİ

    Filistin'de toprakları ele geçirmeye başlayan Yahudiler, temel strateji olarak ele geçirdikleri bölgelerdeki Arapların evlerini yıkarak köyleri haritadan siliyorlar. Böylece yerini yurdunu terk etmiş Araplardan geriye kalan evler de yıkılarak Son kalan izler yok ediliyor.

    OSLO BARIŞI VE FİLİSTİN DEVLETİ

    Bugün var olan Filistin Devleti, 1993 yılında Oslo Barışı olarak bilinen ve Yaser Arafat'ın binbir güçlükle imzaladığı anlaşmayla kurulmuştur. Bu anlaşma üzerine HAMAS, Arafat'ı Filistin Meselesine ihanet etmekle suçlamış bununla yetinmeyen HAMAS'ın barış anlaşmasının bozulması için onlarca kanlı eyleme de imza attığını görüyoruz. Sanki HAMAS, Arafat'ın binbir emekle yaptıklarını yıkmaya odaklanmış gibi. Sorunun bugüne kadar çözülememesinde bence önemli bir nokta ulusal bir birliğin kurulamaması olmuştur. Taraflar birbirlerinin dünya görüşüne yaşam şekline takılarak olayı değerlendirmesi, İsrail'in de işine gelmiş olmalı.

    ÇÖZÜM KUDÜS'ÜN İLHAKI(!)

    Tüm bunların sonucunda barış nasıl olacak? Amerika'nın büyükelçiliğini Kudüs'e taşıması İsrail'in kurulduğu gün ilan ettiği Kudüs'ü İsrail'in başkenti olarak kabul etmeleri gerçeğinden hiç sapmadıklarını gösteriyor. Filistin tarafına sunulan öneriler, İsrail'in devlet olarak Filistin tarafından tanınması ama karşılığında bir şey verilmemesi esasına dayanıyor. İsrail, aheste aheste sindire sindire isteklerini gerçekleştiriyor. İsrail'in temel amacı Küdus'ü kendi sınırlarına dahil edip kıyamete kadar başkent yapmak. İsrail'in çözümden anladıpı bu. Bunu yaptıktan sonra Filistin ile bir alıp vereceği kalmayacak. Araplar ise sadece taş atarak Türk Bayrağı taşıyarak Allahu ekber diye Slogan atarak bunu engelleyemez.
  • Bir Fahişenin Ninnileri

    Dokuz yaşındayken öldü ruhumdaki kız çocuğu; dokuz yaşında kadın oldum ben.Şimdi otuz yaşındayım ve bildiğim oyunları sayayım size; bir bıçağın gölgesine bakarak makyaj yapmak, zengin ve zengin olduğu kadar görgüsüz, görgüsüz olduğu kadar puşt, puşt olduğu kadar bir kadının gözlerine bir kez olsun içtenlikli bakamayan hödük adamlarla sevişip, o adamların yalnızca çüklerini değil, cüzdanlarını da boşaltarak birçok evsiz çocuğu doyurmak ve gökyüzüyle gece üçten sonra dans ederek konuşmak...

    Evet, ben bir fahişeyim ve bunlar da benim oyunlarım; memnun kalmadınız mı efendim? Fahişelik dışında becerilerim de var benim; meyhanede şarkı söylemek, sokak kedilerine masal anlatmak, ölü dillerden birinde, mezbahalardaki kuzularla, danalarla, domuzlarla dertleşmek gibi…

    Bir domuz, canı alındı alınacakken ne fısıldadı bana biliyor musunuz? "Sarılacağım tek insan sendin, keşke sana sarılabilseydim..." Egolarınızla, kibirlerinizle, bencilliklerinizle iyi geçinmeye, övünmeye devam ediniz lütfen; size bakınca bir boşluk gördüğüm için, nasıl kadın olduğumu anlatacağım bitimsiz bir boşluğa...

    Ben ilk kez dokuz yaşımda yastığıma boya kalemleriyle belli belirsiz bir ev resmi yaptım ve resmin üzerine şunu yazdım; "bu evde hiçbir erkek hiç bir kadına fenalık yapmıyor..." "Şiddete uğramışsındır" diyeceksiniz, "tecavüz etmişlerdir sana" diyeceksiniz, "kabuslarla uyanıyorsundur" diyeceksiniz...
    Yanılıyorsunuz maalesef; bana ilk kez dokuz yaşında değil, on iki yaşında tecavüz ettiler, tamam mı! Dokuz yaşında anneme tecavüz edildiğini gördüm. Babamdı bunu yapan. Annem korkudan sesini bile çıkartamıyordu ve ben çığlık çığlığa kalmıştım, "bırak kadını!" diye. "O senin annen " dedi babam öfkeyle, "o benim helalim" dedi, "defol git odana!" dedi.
    İlk kez kendi başıma süt ısıtıp içtim o gece ve süt birdenbire pembeleşti. Anladım ki annemin kanı başka bir boyuttan süte süzülmüştü ve annemden çok benim canım yanıyordu süt içerken...

    On ikinci yaş, becerilmek için erken bir yaş bence de; hiç olmazsa on beş, on altı felan olmalıydım! Bana tecavüz eden adam, yaşımdan büyük gösterdiğimi söyledi zaten! Benim de istekli olduğumu beyan etti ve bir de bütün sapıklar gibi iyi halden indirim aldı pişman olduğunu belirtirken ağlayarak...
    Meyhanede şarkı söylüyorum her gece ve kapanış şarkım bir çocukluk ezgisi.

    Erik ağacı, erik ağacı
    Eğme dallarını
    Daha şarkılar söyleyeceğiz
    Sil gözyaşlarını...

    Ben yazdım, ben besteledim bu şarkıyı ve bu bölümü söylerken gözlerim doluyor. Ayık olan da, sarhoş olan da aynı tepkiyi veriyor; "noluyo lan!" Susuyorum ben karşımdaki hödüklere, üzerimdeki hödüklere, "bu kadın fahişe, cehennemde yanacak" diyen kadınlara, genç kızlara, kız çocuklarına. Susuyorum beni anlamayanlara ve Erik Ağacı`nı mırıldanıyorum içimden...

    Erik ağacı, erik ağacı
    Canın yanmayacak
    Baltayı kovdum ormanımızdan
    Sana kıymayacak...

    Likör yapmayı öğrendim, kukla oynatmayı ve bilezik bozdurmayı. Birçok bileziğim oldu ve hepsini bozdurdum. Bir bilezik niye bozdurulur; bazen ameliyat olması gereken barınaktaki bir köpek için, bazen evden atılmış bir travesti için, bazen gökyüzüyle benimle bir dans eden bir deli için. Fahişeliğimi hoş göstermek gibi bir çabam yok; can`dan gelip, can`a gidenim. Ya siz? Siz nesiniz?

    Boşaldıktan sonra milliyetçiliğin değerini anlatanlar mı dersiniz, Marksizmdem bahsedenler mi dersiniz, "emekçisin sen, ama bilinçli değilsin" diyenler mi dersiniz, "kadınlar kocalarını hoş tutmuyor bacım, yoksa yaptığım dinen caiz değil" diyenler mi dersiniz...

    Erik ağacı, erik ağacı
    Kıştan korkma sakın
    Seni içime alacağım ben
    Baharlar çok yakın...

    Bir erik ağacıyla sesleniyorum geceleri gökyüzüne; gökyüzü küçülüyor ve yanı başıma geliyor. Dans ediyor benimle. "Gece üçten sonra hiç kimsenin umurunda değilim" diyor bana kederle. Evsiz çocuklar, travestiler, deliler; -ailem olur kendileri-, gülümsüyorlar gökyüzüne; "biz en çok gece üçten sonra seyrediyoruz seni" diyorlar. Gökyüzü dansa kaldırıyor beni; hep beraber dans ediyoruz biz incitilenler. "Ben de çok incitildim" diyor gökyüzü. Siz hiç gökyüzünün yaşlarını sildiniz mi mendilinizle...

    Dokuz yaşındayken öldü ruhumdaki kız çocuğu; ah, nasıl bir sızıydı onu bir erik ağacına karşı toprağa vermek, otuz yaşındaki bir fahişenin gökyüzüne doğru mırıldandığı ninnileriyle...

    Ergür Altan
  • Arkadaşlar çevresinde Onur Market olan varsa kitap reyonunda %50 indirim var. Az bir rakam değil. Reyonda sadece yetişkin kitapları yok çocuklar için boyama kitapları ve bilgilendirici kitaplar da mevcut. İlgilenenlere duyurulur.

    Ordaki bazı kitaplar ⬇️⬇️

    Mustafa Kemal
    Kanadı Kırık Melek’in Kanadına Takılanlar
    21. Yüzyıl İçin 21 Ders
    Ustalık Gerektiren Kafaya Takmama Sanatı
    Çocuklar için Nutuk
  • 320 syf.
    ·4 günde·Beğendi·6/10
    Batman: Gecegezen, Leigh Bardugo' nun Wonder Woman faciasından sonra seride seveceğimi düşündüğüm tek kitaptı. Kitabı sevdin mi derseniz yani... kötü bir kitap asla değildi ama kitaba olan hislerimi kendi içimde keşfedebilmiş değilim. Neyse yorumu yazarken eteğimdeki bütün taşları dökeceğim nasılsa, bakalım... 🤷‍️

    Batman: Gecegezen, on sekiz yaşındaki Bruce Wayne'nin kısa soluklu bir macerasını anlatıyor. Gotham şehrinin zenginleri kendilerine Gecegezen dedikleri bir grup tarafından saldırıya uğruyor. Şehirdeki yozlaşmayı önlemeye çalışan ve bunu agresif bir yolla yapmayı tercih eden Gecegezenler ile Bruce'un yolları bir şekilde kesişiyor ve biz de Gecegezenler'i takıntı haline getiren Bruce Wayne'in polis ile beraber bu olayı çözme macerasını okuyoruz.

    Kitabı bitirdikten sonra kendime ve kitaba sorduğum ilk soru şu oldu: Yazarın, adına 'Bruce Wayne' dediği karakter gerçekten Bruce Wayne miydi? Batman'in on sekiz yaşında olduğu bir hikaye yazılsaydı davranışları gerçeketen bu şekilde mi olurdu? Bu bence kitaba iyi veya kötü demeden önce uzun uzadıya düşünülmesi ve analiz edilmesi gereken bir soru ve benim bu soruya cevabim "Evet." oldu. Marie Lu bu konuda beni hayal kırıklığına uğratmadı ve iyi bir Batman hayranı olduğunu (bence) bir kez daha kanıtladı.

    Kitapta toy bir "Batman" görüyoruz. Bruce çok genç ve ailesinin ölümünü hala üzerinden atamamış. Alfred'ın hayatındaki yeri tasvir edilemez, üzerindeki saflığın tamamından kurtulamamış, adaleti yerine getirme dürtüsü yerli yerinde, çağının en parlak zekalarından biri ve... şey hala etrafa lüzumsuz para saçıyor. Tanıdık geldi mi? Evet mi? Ben de öyle düşünmüştüm.

    Marie Lu, bilip tanıdığımız Batman'e ne kadar sağdık kalsa da hikayesine yeni karakterler eklemiş ve çizgi romanlardan tanıdığımız bazı karakterlere yeni bir yorum getirmiş. Mesela kitapta hepimizin Two Face olarak bildiği Harvey Dent var ve kendisi Bruce'un en yakın arkadaşlarından biri. Buna ilk başta çok şaşırsam ve "Bu kadın ne yapıyor?" triplerine girsem de sondadan hikayede pek bir olayı olmayınca üstüne varmadım. Alfred, Lucius Fox ve Gordon gibi karakterler de bence kitapta iyi yansıtılmıştı.

    Kitaptaki yeni karakterlerimizden biri Madeleine Wallace adındaki bir Gecegezen. Şimdi bildiğiniz gibi, gıcık olmalara doyamadığım SJM, sevmelere doyamadığım Selina Kyle'ın yani Catwoman'ın kitabını yazıyor. Bu nedenle canım Selina bu kitapta yok. Onun yerine yazar Madeleine'i getirmiş ve bu karakterle de küçük bir Selina Kyle kopyası yaratmış. Bunu karakteri görür görmez anlıyorsunuz. Madeleine'e biraz cilve ve bir de kedi kostümü eklersek elde edeceğimiz sonuç Selina Kyle'dan başkası olamaz. Karakteri sevdim mi? Evet. Daha iyi yazılabilir mitdi? Evet. SJM'den nefret ediyor muyum? Kesinlike evet.

    Marie Lu, karakter açısından her ne kadar iyi bir iş çıkartmış olsa da olaylar ve özellikle de Batman - Madeleine arasındaki ilişki bakımından zayıf kalmış. Spoiler olacağı için çoğu şeyi söyleyemeyeceğim ama yani Wildcard'dan sonra bu kadar sönük bir kitap okuyacağımı hiç düşünmemiştim. Kitabı okurken çok sıkıldım. Marie Lu ki her kitabında ters köşe üzerine ters köşe yapan, yüksek tempolu kitaplar yazan bir yazar. Kitabı okurken Batman'in sadece ana hikayesini kurgulamış da kitabı o yazmamış gibi hissettim. Mesela bu kitapta da ters köşe vardı ama "Aaa vaay ne yazmış böyle! Hadiiii!!!" moduna hiç giremedim hatta ilk ters köşeyi "Hıh." diğerini de "Amaaan..." modlarında falan okudum. Yani çeviriden mi kaynaklı bilmiyorum ama çok iyi bir kitap yazacakken yazar sanki hevesini kaybetmiş de ortalama bir kitap yazmış gibi hissettim çünkü ana hikayeyi, olayların oluş şeklini ve ters köşeleri falan düşünürseniz Batman: Gecegezen, baştan sona bir Marie Lu kitabı ama dediğim gibi bu çeviriden kaynaklı da olabilir çünkü çeviri... 🤦‍️🤦‍️

    Daha önce Özge Nur Küskün çevirisi okumamış olsam diyeceğim ki kötü bir çevirmene gelmiş vs ama Özge Nur Küskün asla kötü bir çevirmen değildi. Yani tamam, kendisi için "Gelmiş geçmiş en iyi çevirmen. Onun kadar iyi çeviren kimse yok." havasına asla girmedim ama bu kitabın çevirisi neydi öyle ya... Sinir katsayılarımı arttırdı resmen. Yani kitabı çevirirken ne yaşamış bilmiyorum ama yazarın cümlelerini keyfine göre devrik yapacak kadar kaybetmişiz kadını. Çeviri beni mahvetti ya. Uzun zamandır bu kadar kötü bir çeviri okumamıştım. Kitabı sürekli yarım bırakmak isteme sebeplerimden biri kesinlikle ve kesinlikle çeviriydi.

    Uzun lafın kısası Batman: Gecegezen, kötü çevirisi ve yazılamamasıyla bence ortalama bir kitap. Parasına değdiğini düşünmüyorum. Ben kitabı indirim ve puanlarım ile beraber yirmi beş liraya falan aldım ve verdiğim paraya üzülmek ve üzülmemek arasında gidip geliyorum. Kitabı almış olanlara da umarım siz benden daha çok seversiniz diyor ve bu yorumu burada noktalıyorum.
  • 384 syf.
    ·Puan vermedi
    12 yaşında olsaydım bu kitabı beğenebilirdim.
    bakıyorum, değilim.

    iyi ki kimsenin bu kitaptan haberi yok :)

    daha önce 5. kurban'ı okumuştum. bir kitabevinde %40 indirim var diye almıştım ikisini aynı anda.. polisiye yazarlarına şans verilmeliydi belki. belki Casey benim keşfetmediğim iyi bir polisiye yazarıydı. değilmiş.

    söylemeyi unutuyordum, kitabın ortasında durdum ve casey kaç yaşında acaba,çok genç yazarlardan mı diye baktım.. değilmiş

    fena olmayan anlatım, sığ ve basit bir kurgu, idare eder karakterler..

    hayal kırıklığı, üzgünüm.
  • Kitap sitesi indirim kuponu olan yok mu?
    Yılbaşı diye hiçbir site vermiyor mu ? :(
  • İnsana sunulan en büyük ayrıcalıklardan biri ‘lisan‘. Lisanın doğal uzantısı ise ‘yazmak‘. Dolayısıyla ‘okumak‘. Bilgiye çevrilen tecrübeleri yaymak için eşsiz, benzersiz ve gayet pratik bir yöntem.

    Matbaanın icadına dek bilgiye sahip olmak, okuyabilmek, bilgi edinmek sadece küçük bir azınlığa tanınmış bir haktı. Kitaplar hattat denen uzman yazıcılar tarafından elle ve epey uzun süren, zahmetli bir çabayla yazıldığı için hem sayıca az hem de bedeli açısından sıradanlar için hayli ulaşılmazdı (Matbaanın mucidi Johannes Gutenberg’in bastığı ilk eserlerden birinin İncil olması boşuna değildi. Zira o dönemde Hristiyanların çoğu okuyamadığı bir kitabın buyruklarına iman ediyor; bu da ‘kitabı elinde tutan’ ruhban sınıfına ‘doğal’ bir üstünlük sunuyordu).

    Zamanda hızla bir yolculuk yapıp günümüze geldiğimizde mevcut şartları o günle mukayese etmek neredeyse imkansız. Bilgi bugün kitaptan dergiye, internet sitesinden elektronik yayınlara kadar birçok formda mevcut, ulaşılabilir, bol ve tarihte hiç olmadığı kadar ucuz; hatta kimi zaman ücretsiz.

    Fakat bu bolluğun karşısında bugün çok daha güçlü iki engel var: ilgi (dikkat) ve zaman. rili – ufaklı ekranlarda sosyal medyadan akanları hipnotize olmuşçasına takip etmeye çalışan insanlardan her şeyi bir kenara bırakıp, bir koltuğa çakılıp, saatler boyu bir şeyler okumasını beklemek kolay değil. Ama bilginin güç olduğunun her fırsatta yüzümüze çarpıldığı bu devirde, güce sahip olmak isteyenler için ne yazık ki başka da bir seçenek yok.


    Kimi zaman kulağımıza çalınan ‘kapanan kitapçılar’ haberleri bu güce inanmadığımızı mı gösteriyor peki? Bence, hayır. O çok daha karmaşık bir kapitalist denklemin doğal sonucu bence. Dahası, Türkiye’nin yarısı kitap okumadığını söylerken, ihtiyaç listesinde kitap 235. sırada yer alırken kitapçıların ‘Yeni Çıkanlar’ raflarında ömür boyu okuyamayacağımız kadar çok kitabın yer almasını nasıl açıklayabiliriz? Demek ki (küçük de olsa) bir grup bu okuma işini başarıyor.

    İşte bu yazıda bu küçük azınlığa dahil olmak isteyen çekimserler için fikir ve tecrübelerimi paylaşacağım.

    Alışkanlıklara hükmetmek
    Öncelikle kitap, dergi, makale, web sitesi farkı gözetmeksizin okuma denen eylemin bir sonuç (ya da en hafifinden bir araç) olduğunu anlamak gerekiyor. Yani okumak denen şey bir arayışın sonucu. Kökeni ise merak. Bilmeye yönelik istek.

    Bu bağlamda en çok belirli bir ilgi alanı olanlara imreniyorum. Epey gayret ettiysem de ben öyle olamadım. (Sebebini bilemediğim, infomanya derecesinde arsız, hudutsuz bir merakım var. Gergedanların boynuzu da cep telefonumun işlemcisinin ayrıntıları da neredeyse eşit oranda ilgimi çekiyor. Bir konuda uzmanlaşmanın kıymetini anlıyor fakat kendime uyarlayamıyorum. Belki de ilgimi en çok neyin çektiğini arıyorumdur; kimbilir?) Çeşitli sebeplerle okuma ile ilgili sorunlar, zorluklar yaşayanlardansanız işe öncelikle meraklarınız konusunda kendinize sorular sorarak başlamalısınız.

    Neye merak duyuyorsunuz? Neyi bilmek hayatınızı değiştirirdi? Zamanında neyden haberdar olsaydınız hayatınız farklı olurdu? Geçmişte yaptığınız hataları önleyecek bilgi neydi? Hayalini kurduğunuz hayat için neyi öğrenmeniz gerekecek?

    Bu soruların cevapları öğrenme açlığınızı tetikleyip, iştahınızı körüklemeye başlayacaktır. Daha fazla detaya girip uzatmak istemiyorum ama bu safhanın neden önemli olduğunu sanıyorum anlamışsınızdır.

    Cevaplara ulaştıktan sonra işiniz kolay. Çünkü insanlık tarihinin hiçbir döneminde elinizde belirecek reçetedeki ilaçları satan eczane sayısı bu kadar bol değildi.

    Mesele kitap okumak değil, ‘okumak’ (öğrenmek)
    En sık karşılaştığım hata kitap okumayı (yeni akımdaki karşılığıyla) pilates yapmayla karıştırmak. Derdimiz bir kitabı elimize alıp okumak değil, bir bilgiye erişmek. Dolayısıyla en başta bunun geleneksel, basılı bir formda olması şart değil. Şahsen cep telefonu, tablet ve bilgisayarımın ekranlarından okuduğum metinler, kitap ve dergilerden okuduğumdan misliyle fazla. Demek ki sorun teknolojik cihaz ve internet ile olan ilişkimizde değil, onlarla ne yaptığımızda gizli.

    Bilgi fazlalığıyla başa çıkmanın yöntemlerini paylaşmaya çalıştığım bir başka yazımda değindiğim gibi ‘İşinize yaramayan, vakit öldüren sosyal ağları hayatınızdan çıkarın. Vaktinizi çalmaktan gayrı bir işe yaramaz.‘

    Twitter’daki goygoy, Instagram’daki sahte mutluluklar, Facebook’taki Yılmaz Özdil yazıları, komik kedi videoları ve halanızın korkunç kadrajlı altın günü fotoğrafları varsın eksik kalsın. Bir süre sonra sosyal medyada karşınıza çıkan çoğu şeyin (bu yazıda anlatmaya çalıştığım anlamda) bilmenizde fayda olmayan, kamu malı olmuş (ve çoğunlukla havanda su döven) gündelik telaşlar olduğunu fark edeceksiniz. Oysa biz kendi ‘biricik’ hayatımızın anahtarını arıyoruz.

    “Dil bir hapishanedir”
    Dil, zihninizin sınırlarını belirler. Neyi düşünebileceğinize dağarcığınızdaki kelimeler karar verir. Ünlü Filozof Ludwig Wittgenstein‘ın sevdiğim sözüyle özetlersek: “dünyamızın sınırlarını dilimizin sınırları belirler”.

    Dolayısıyla okumadan lezzet alabilmenin dil hakimiyetiyle doğrudan bir ilişkisi var. Bu yetenek aynen bir spor branşında sivrilme adına yapılan antrenman gibi okuyarak (biraz da yazarak) gelişen bir meziyet. Gündelik hayatı birkaç yüz kelime ile yaşadığımızı pek çok vesileyle duymuşsunuzdur. Bu yüzden ilk işimiz anadilimizi öğrenmek olmalı. Okuyunca garip gelmiş olabilir ancak (sadece) yüzde 14’ü yabancı kökenli olmak üzere 570 bin Türkçe kelime olduğunu hatırlatırsam söylediklerim biraz daha anlam kazanacaktır (TDK ve Nişanyan Sözlük benim en çok kullandıklarım arasında).

    Dilin derinliklerine daldıkça inceliklere kapılıp gideceksiniz. Örneğin namus ve (çok az dilde karşılığı olan) iffet kelimelerinin dahi aynı olmadığını görüp yaşamın dili, dilin de zihni nasıl programladığını kavrayacaksınız. ‘Öğleden sonra metresle yapılan hızlı sevişme’ eylemi için ‘Cinq a sept‘ diye bir kelime belirlemek Fransızlardan başka kime layıktır mesela?

    Buyrun bir merak konusu daha!

    Dil, avlusunu ve duvarlarının yüksekliğini kendimizin belirlediği bir mapushane. Fakat bu kendi dilimizle de sınırlı değil.

    Lanet mi yoksa nimet mi bilmiyorum ama pek çok bahaneyle karşınıza İngilizce diye bir lisan da çıkmıştır eminim. Üstelik bugün bu dil sadece İngiliz ya da Amerikalılara ait değil. Aksine neredeyse evrensel bir Esperanto. Dünyanın yeni ortak lisanı. Pakistan’da garsona sipariş verirken, Hollanda’da mantar peşinde koşarken, Japonya’da taksiciye dert anlatırken aklınıza gelen ilk ortak payda.

    Dahası bu kolektif kullanım sonucunda İngilizce kendi içinde de görülmedik bir dönüşüm içinde. Dilbilimcilere göre 25 yıl içinde Amerikan İngilizcesiyle Britanya İngilizcesi arasındaki fark dahi İtalyanca ve Fransızca kadar açılmış olacak (Çingilizce ve İngrizce lehçelerine hiç girmeyeyim).

    Meraka yönelik açlığınızı tabldot tepsiler yerine uçsuz – bucaksız bir açık büfeden gidermek istiyorsanız İngilizce -mutlaka değil ama- neredeyse şart (Ben yine insaflıyım; Bedri Rahmi Eyüboğlu en azından üç dilde ana avrat dümdüz gitmeyi şart koşuyor).

    Peki nasıl öğreneceksiniz? Onun da ilacı internette var; üstelik bedava! Siz yeter ki niyet edin. Türkçe arayüzlü Duolingo hiç fena bir başlangıç sayılmaz mesela. Film izleterek İngilizce öğreten çok daha eğlenceli ve ilginç bir (Türk girişimi) seçenek de var: Voscreen. Peki ne okuyacağız?
    Buraya kadar geldiğimize göre neden okumamız gerektiğini az-çok anladık. Kişisel meraklarımızı da keşfettik. Şimdi harekete geçme zamanı. Bu safha aynı zamanda benim en zorlandığım alan. Pek çok şeyde olduğu gibi kitaplar konusunda da tavsiyelerin yöntem olarak hatalı olduğuna inanıyorum. Bu, birisine “mutlaka pamuklu yeşil tişört giymelisin, çok yakışır” demekten farksız.

    Ama mutlaka bir öneri isterseniz ‘Çok Satanlar’ yazılı raflardan uzak durmanızı söylerdim. Çünkü o gruptaki kitaplar çoğunlukla yayınevi ve kitap zincirlerinin ‘akçeli ilişkileriyle‘ şekillenir. Çok satmazlar ama çok satmaları istenir. Bu yüzden gözümüze sokulur. İnsanların çoğu da bu yönlendirmeye her zaman uyar. Tercih sizin elbette.

    Bu yüzden bu kısımda topu taca atıp, neyi nerden alabileceğiniz ve nasıl okuyabileceğiniz konusuna geçmeyi tercih ediyorum.

    Kitap alışverişi için birkaç tüyo ve alternatif kaynak
    “Kitaplar çok pahalı” cümlesini sık duyuyorum. Bazıları cidden öyle. Fakat ben kitaba başka bir açıdan bakıyorum. Örneğin Bill Gates adlı bir Amerikalı küçük yaşından itibaren eline (altın tepside) geçen birçok fırsatı akıllıca kullanarak hem dünyayı dönüştürmeyi hem de gezegenin en başarılı ve zengin insanı olmayı başarmış. Sonra ömrü boyunca biriktirdiği her önemli bilgiyi kitaplaştırmış. 30 Liraya satıyor. 30 LİRA! Sizce bu, sunulan değer için yüksek bir bedel mi?

    Kitaplar size bir ömürde birden fazla hayat yaşama fırsatı sunar. Yüzlerce yıl geçmişe ya da geleceğe taşır. Hayatınız boyu tecrübe edemeyeceğiniz şeyler yaşatır. Zamanı hızlandırır. Sizi Dünya vatandaşı yapar. Liste böyle uzar, gider. Bundan sonraki önerileri maddeler halinde sıralayacağım:

    Büyük şehirlerde yaşayan ‘çoğunluklardan’ iseniz büyük zincir kitapçıların çoğunda kitapları almadan önce rahat koltuklara kurulup dilediğiniz süre boyu inceleme, kurcalama, okuma (hatta vaktiniz varsa baştan sona okuma) imkanınız var. Bu ayrıcalığı kullanın.
    Kitaplar hakkında bilgi sahibi olmak için (bulunduğunuz şehirde varsa) kitapçılar harika bir seçenek. Ama kitap satın almak için akıllıca bir tercih oldukları söylenemez. Baktığınız kitapları kitap zincirlerinin kendi web sitelerinde dahi ortalama yüzde 20 – 30 ucuza almak mümkün. Bu az – buz bir indirim değil. Tek sorun hemen sahip olamama, hemen ele alıp okuyamama sıkıntısı. Kargo ulaşıncaya kadar başka şeyler okursunuz artık
    Yukarıdaki tavsiye için tek istisnam mahalle kitapçıları. Yaşadığınız yerde büyük zincirlere bağlı olmayan küçük bir kitapçınız varsa 3-5 Lirayı helal edin. O da hayatta kalsın.
    Kitap, internetten daha ucuz. Fakat elektronik seçenekler arasında da farklar olabiliyor. Ben her alışveriş öncesi Kitapmetre sitesine bakıyorum. Fiyat farkları düşündürücü aralıklarda seyredebiliyor.
    Kitapları e-kitap okuyucularda da okuyabilirsiniz (e-kitap okuyucu ile tabletler arasında tül perde ile panjur kadar fark olduğunu hatırlatmak isterim). Ben yaklaşık 5 senedir gayet memnun bir şekilde Kindle Paperwhite kullanıyorum (şimdi baktım da 139 Dolar’a aldığım cihaz yenileri çıkınca 45 Dolar’a inmiş).
    Kindle normalde (haliyle) sadece Amazon’un e-kitaplarıyla uyumlu ancak elinizdeki mevcut arşivi Calibre ve benzeri hizmetlerle dönüştürüp aktarmanız mümkün.
    Türkiye’de yasal olarak yayımlanan (son derece kısıtlı) e-kitapları çevirmeyle uğraşmadan okumak isterseniz Calibro (resmi sitesi), ve Kobo gibi seçenekler olduğunu da hatırlatırım.
    Denk gelirsem; en hoşuma giden (‘okuma’ desem olmayacak) tüketim şekillerinden biri de sesli kitap formatı. Genellikle bir seslendirme sanatçısının ağzından (hatta becerebiliyorsa bazen bizzat yazarının ağzından) kitabı dinlemek müthiş bir konfor. Kulaklığını tak ve yepyeni bir dünyanın içine dal. Yaklaşık 5-6 saatte bir kitabı bitirmenin keyfi bir başka oluyor. (İngilizce) sesli kitaplar için Audible kullanıyorum; Türkçe kitaplar için de Seslenen Kitap seçeneğini hatırlatmış olayım.
    “Kitabın tamamını sesli bile dinlemeye vaktim, dikkatim yok. Ben çok meşgul bir insanım. Tahmin edemeyeceğiniz kadar önemli işlerim, uğraşlarım var” diyorsanız (giderek artan sıklıkla kullandığım) tembel işi, (yani ‘çağdaş’) bir çözüm var: Blinkist. Almanya merkezli bu hizmet ücretli ve ücretsiz üyelik modellerine sahip. Ücretsiz üyelikte her gün sizin için seçilen 1 kitabın, yıllık 50 Dolar verirseniz ise (sürekli büyüyen) arşivindeki tüm kitapların ÖZETİNİ okuyorsunuz (yıllık 80 Dolar verince sesli olarak dinlemek de mümkün). Aslını okumuş kadar oluyor mu? ELBETTE HAYIR! Ama fikir veriyor. Hiç yoktan iyidir.
    Bazen anlaşılmaz fiyat etiketlerine sahne olsa da Türkiye’deki neredeyse bütün sahafları birleştiren Nadir Kitap sitesi de ikinci el ya da baskısı bitmiş kitap ve dergiler için harika bir kaynak.
    En hoşuma giden, mucize kabilinden hizmeti ise en sona sakladım: Better World Books. 2002 yılında aynı üniversitede okuyan 3 arkadaş tarafından kurulan ABD merkezli bu site ülkedeki neredeyse bütün sahafları ve 2 bin 300’ü aşkın üniversitenin 3 binden fazla kütüphanesini bünyesinde barındırıyor. Kütüphanelerden (çeşitli sebeplerle) imha edilmesine karar verilen kitapları toplayıp neredeyse kağıt maliyetine satıyor. Şu ana kadar sattığı kitap sayısı 250 milyon adedi geçmiş durumda! Kazancının büyük bölümünü eğitim kurumlarına aktarıyor. Yoksul ülkelerdeki kütüphanelere bağışladığı kitap sayısı 21 milyonu geçmiş. Ama hala en güzel ayrıntısını söylemedim: KARGO BEDAVA! Kütüphanemdeki İngilizce kitapların hatırı sayılır bir bölümünü bu siteden aldım. Amazon’dan alacağım bir (basılı) kitabın nakliye bedeline buradan 10 kitap almak mümkün. Mucize desem bile tarif etmeye yetmiyor. Kitap okutayım derken kitap kadar yazı yazmışım. Burada noktalayalım. Aklıma gelenler olursa döner, güncellerim.

    Kapatırken (daha önce başka bir vesileyle paylaştığım) hatırlatmayı tekrarlayayım: Kitap okumak istiyorsanız yanınızda kitap taşıyın. Okumak için asla uygun bir zaman, yer, vesile, fırsat olmayacak. Ama cebinizde, çantanızda, tuvaletinizde, başucunuzda, çekmecenizde, arabanızda; kısacası elinizin altında kitap olursa okumaya ne kadar çok vaktiniz olduğunu göreceksiniz.

    Merakınızın asla sönmemesi dileğimle.