• 117 syf.
    ·Puan vermedi
    Dostluk, bir kelime olmaktan çok daha derin ve bazen sınırsız bir kavram. Kavram o kadar göreceli ki filozoflar kitaplar yazmış, bir sürü film çekilmiş hakkında. Bir dostluğun başlangıcını hiç düşünmemiş olan ben ve benim gibi olanlar için gariptir bir başlangıcı alıp düşünüp notlar tutmak. Başlangıç bir de sıradan bir olay içinde gerçekleşmiş olursa. Unutmadığımız bir acı veya bir mutluluk olunca ayrı tabii. Onu unutmayız. Yanımızda olanı bize karşı olanı bizden yana olanı. Dostluk öyle kolay oluşmaz bir tomurcuk önce sonra yavaş yavaş büyür. Beslemek gerekir onu suyunu vermek, toprağını havalandırmak, güneşe koymak. Bir çaba sonucu filiz verir veya caba olmayınca çürür. Akrabalar arası dostluk mümkünse de dostluk hep dışarıda aranır bir zorunluluktan çıkıp seçim olması için. Cicero dostluğu kitap haline getirmiş bir düşünür olarak :
    “Akrabalar arasında dostluğu doğuran doğanın ta kendisidir; ama bu dostluk sağlam değildir. Gerçekten de akrabalar arasında yakınlık kaybolabildiği halde, dostlukta hiçbir zaman kaybolmaz: işte bu noktada dostluk akrabalığa üstündür, yakınlık ortadan kalkarsa, dostluk adı da kalkar ama akrabalık sürer. Dostluğun gücü özellikle şundan anlaşılabilir: doğanın insanları birbirine yaklaştırıp meydana getirdiği sayısız insan toplulukları içinde dostluk, o kadar sıkışmış, o kadar dar bir alana sığınmıştır ki, ancak iki veya birkaç kişi tam bir şefkatle birbirine bağlanır.” Der ve elbette çoğu tespiti doğrudur. İki kişi arasına sıkışı evet ama ışığı tüm herkesi etkiler bazen iyi bazen kötü yönde.
    Thomas Bernhard kaleminden bu dostluk tanımı elbette kolay dünyaya gelmez. Bir sürü öfkeyle bir sürü hata ve teslim oluşla gelir. Bir yerden başlaması bile önemlidir onun için nerede ne zaman başlamış ve hangi şartlarda devam etmiştir. Bu önemlidir hem de çok önemli. Teslimiyet duygusu yanında düşünce dünyasının tatmini de gerekir. Bu belki de en önemli parametredir dost kavramı içinde. Öfkesi hastalığı deliliği içinde var olan şey elbette özeldir onun için. Asla vazgeçmez bu temastan. Bir sürü olayın içinde o gizli saklı bir yerde daima ona yol gösterir daima nefesi arkasındadır. Keza bir ilişkinin gereği dışında varlığı önemlidir, karşısındaki kişinin. Onunla yaptıklarına yüklediği anlam önemlidir aslında. Sınanmış bir ilişkinin varlığının verdiği huzur ve güven. O hale gelmiştir ki o olmasa bile onunla birlikte karar verir. Yokluğu değildir canını yakan onunla yaptığı ve artık yapamadıkları acıtır canını. Öfkesine birlikte güldükleri anların eksikliği çok sıkar canını. Hak vermesi yanında eleştirmesi de onunla birlikte gitmiştir artık.
    Hayat bir kurgusal gerçeklik ve bizim bu kurgu içinde kavramlara yüklediğimiz anlamdır bizi diri tutan ve devam etmemizi sağlayan. Bu noktada bir kaybın öyküsü roman. Geri gelmeyecek bir öfkenin Sevinç’in ve duygudaşlığın romanı. Yazarın klasik yazım şeklinden biraz daha uzakta yazılmış bir roman. Daha sade ve kısa cümleler klasik öfkesinden biraz daha uzak birazda dostluğa yakışır bir dil benimsemiş yazar.
    Keyifli okumalar!
  • 224 syf.
    ·3 günde·Beğendi
    Yazarı Imre Kertesz'in 2002 yılı Nobel Edebiyat Ödülü almasında büyük payı olan ve tam tamına 13 yılda tamamladığı muazzam eseri Kadersizlik....

    Nazi Dönemi'ni konu alan diğer kitaplardan oldukça farklı geldi bana.Şöyle ki otobiyografik bir eser.Auschwitz toplama kampından sağ olarak kurtulabilmeyi başaran Kertesz ,yaşadıklarını 14 yaşında bir çocuk olan Gyurka'nın ağzından anlatıyor.Yahudi asıllı Macar bir çocuk olan Gyurka ,sadece ırkından ötürü ötekileştiriliyor,mahkum edildiği kampta gerçekleştirilen işkencelere,gaz odalarına,krematoryumlara(yakımevi) şahitlik ediyor.Tüm bu gördükleri ve yaşadıklarına rağmen oldukça iyimser,sabırlı,hoşgörülü,mantıklı ve uyumlu bir duruş sergileyen Gyurka(Kertesz) "Ben sadece gerçekleri satırlara döktüm" diye açıklıyor eserini.Ve Kertesz , yaşadığı zulme,tanık olduğu katliama isyan etmeden ,asla lanetlemeden dile getirmiş hislerini.O kamplardan sağ kurtulabildiğine hep şükretmiş sadece.Duygu sömürüsü yapmak ya da kendisini acındırmak gibi bir gaye gütmemiş,melankolik bir ruh haline asla bürünmemiş.

    Öyle şiddetli,öyle yoğun bir zulüm sözkonusuydu ki , Gyurka kampa götürüldüğü ilk günlerde mahkumlara verilen numaralar 3 haneli iken,günden güne bu hane artmış ve en son 6 lara çıkmıştı.

    Bunca acıdan sonra,iyiniyetli birkaç hastabakıcı ve doktor sayesinde hayatta kalan Gyurka, savaş sona erip,Hitler düşünce kamptan kurtulup ülkesine dönmeyi başarıyor.Elbette ki ülkesinde hiçbirşey bıraktığı gibi değildir.Aradan geçen 1 sene aslında 1 asır gibidir...

    Diline gelince oldukça akıcı ve basit bir dille kalema alınmış,okuması ve anlaması kolay. Neredeyse 5,6 sayfayı bulan paragraflar mevcuttu eserde ama okuma anlamında bir olumsuzluk yaratmadı bende.

    İnsan olmak, insan gibi yaşamak ve insan kalabilmek gerçekten zor mesele.İşte insanoğlu denen mahluğun hem mazlum hem de zalim olduğunu bu kitapla göreceksiniz.

    Lütfen okuyun,çok rica edeceğim okuyun....
  • İnsan aklının alabileceği dehşetin sınırı olacağına inanmak yanlış bir düşünce olmalıdır. Tersine insanı saran karanlık arttıkça harekete geçen bir mekanizma da bu sınırı sonsuza dek genişletir. İnsanın deneylerinin kendisine verdiği kanı şudur: Karabasanlar giderek karardıkça dehşet üstüne dehşet yağar, bir kötülük bir başkasını doğurur, sonunda karanlık her yeri, her şeyi kaplar. İnsana en dehşet veren sorun da zihninin bunların ne kadarını alacağını ve yine de acımasız, uyanık bir aklı başındalığa sahip olacağıdır. Bu tür olayların kendilerine özgü bir saçmalığa sahip olacakları kuşkusuzdur. Hatta bir nokta da durum birden gülünçleşir de. İşte o noktada akıl ya kendini korumaya başlar ya da baskıya dayanamayıp ezilir.
    Stephen King
    Sayfa 221 - Altın Kitaplar
  • Söz tohum gibidir ve insan zihni son derece verimlidir! Bir tohum, bir düşünce ekersiniz ve o büyür. Burada tek problem şudur: Genellikle bu verimli toprağa korku tohumları ekilir.
  • “Evren, tekâmül üzerine kurulmuştur. Varlıklar, tamamlanana kadar hayata gelip giderler. Böyle diyeceğimi sanıyorsun, değil mi? Tekâmül ne demek, biliyor musun? Olgunlaşma, demek. Evrim demek. Peki, bunların ne olduğunu biliyor musun? Söyleyeyim: Olgunlaşma, kimseye ve hiçbir şeye güvenmemeyi öğrenmektir. Evrimse, boş bir ağızla doğup, gerektiğinde insan eti yiyecek kadar keskin dişlere kavuşmaktır. Yeniden doğmak, ölümden sonra hayat, sonsuz bir ruh. Çocukça bütün bunlar. Ölümden sonra hayatta kalan hiçbir şey yoktur. Beden, insan zihninin organik düzeneğidir. Çalışıyorsa, hayattaysa düşünce üretir. Beyindeki elektrik akışının sona ermesiyle ne ruh kalır ne de zihin. Nasıl bir akü, elektriğin kendisi olduğunu iddia edemezse, insan da enerjinin kaynağı olduğundan söz edemez.”
  • Şeyh tekrar tekrar söylerdi: " Müslümanlıktan daha önce bir sey yoktur,müslüman, Rabbi'ne tümüyle teslim olmuş kişidir. Bu ikircimli düşünce tarzına dört elle sarılmama neyin yol açtiğini bilmiyorum ama, eni konu ta ortasındaydım iste. Şeyh aylar önce bize hitaben yaptigi konuşmada da aynı kaygıyı dile getirmişti: "Imanda dahi" demisti, "insanın mertebelerden, safhalardan geçerek ilerlediği doğru olmakla birlikte, hakiki musluman tek ve yekparedir. Insan hem seven bir kalbe sahip olmayı hem de Allah'in guzelligiyle dogrudan dogruya muhattap olmayı arzulayan bir muslumansa saklanacak bir şeyi yoktur.
    Çok sonraları seyh bana Allah'a inandıklarını söyleyen ama herhangi bir resmi ibadetin dışında bir yer ve zamanda Allah'ın adı yuksek sesle anıldığinda zahiri hayat tarzlari icinde çok tedirgin olan insanlardan söz ettiginde bunu cok net bir bicimde anlayacaktim. Icimdeki bu riyakarlık kalıntısıni çözüme bağladığımı sandığım hâlde şeyhin islamı zahiri yaşantıdan ibaret gören kişileri yorumlamasıyla,icimde bir "klik" sesi duydum ve bir şeyin sanki bir turlu cozulmemis bir bulmacanin son parcasiymis gibi yerine oturduğunu hissettim.
  • “Bir kız çocuğunun büyümesi ne zaman biter acaba? İlk ad_t gördüğünde mi, (18)yaşını doldurunca mı, evlenince mi, saçına ilk ak düşünce mi? Bence hiçbiri değil.. Bir kız çocuğu büyümez, kaç yaşına gelirse gelsin asla büyümüş gibi hissetmez kendini.”
    Öyle ya, büyümüyorum ben, büyümeyeceğim.. Birçok hatıra ekleyeceğim hayatıma, bazısı benim, bazısı değil. Kitabı okuduğum şu (7)günde birçok kişi oldum. Ben de Maya oldum, ben de Nadia oldum, hatta ben Max oldum, Ouitz ailesi mensubu oldum.
    Okuduğum kitapların çoğunda “iyi ki”deyip kitaba sarılı kaldım ama bu farklı, gerçekten çok farklı.
    Şimdi biraz öznellikten çıkmaya çalışıp nesnel yazacağım. Sonra öznele dönerim tekrar. Umarım boğucu olmam, çünkü içimden gelen çok şey var.
    Kitabın dili oldukça akıcı, sıkmayan hatta çok merakta bırakan olaylarla devam ediyor. Gerek ülkemiz, gerekse başka ülkeler hakkında tarihsel bilgiler içeriyor. Okurken bir yandan araştırmaya yapmaya başladım. Birkaç olayı, ismi not ettim biraz üzerilerine düşmeyi istiyorum.
    Aşkın hep kutsal olduğunu düşünmüşümdür, insan sadece bir kez yaşar ve öylece kalır. Kitap aşk konusunu öyle güzel işlemiş ki! Hani durup kendi kendine düşünüyorsun “Ne aşklar var be, aşk insana neler yaptırıyor!” diye.
    Nazi dönemi Almanya, yahudilerin yaşadığı zorluklar, Türklerin yaşadığı zorluklar kaleme alınmış genel olarak/ İnsanlığın ne kadar acımasız olduğu tekrar tekrar göz önüne seriliyor. Bu konuda çok şey yazabilirim ama “Hiçbir iktidar masum değildir. Bütün iktidarlar öyle ya da böyle, birinin katilidir…” diyerek geçmek istiyorum.
    En çok etkilendiğim olayı da aktarıp sonlandırayım yazımı. “Mezar taşlarına mutlu oldukları gün sayısını yazdıran insanlar” Yine kendimi sorgulatıp kaç gün yazardı benim taşımda diye düşündüğüm sayfalar... Daha küçüğüm, bir elin parmak sayısını geçmiyor ama bu yaşta böyle tam anlamıyla ”mutluyum” diyebildiğim gün olması mutluluk verici. Umarım hepimizin ”gerçekten mutlu” olduğu anlar olur, belki biz 52'yi geçeriz. Neden olmasın??