Şeyma Ergin, bir alıntı ekledi.
26 dk.

Acılarıyla Birbirine Benzeyenler
"Bazen kendinizi bir insana yakın hissetmeniz için bir şeyler paylaşmanız gerekmez. Benzer acıları yaşayan insanlar kendiliğinden ortaya çıkan görünmez bağlarla birbirlerine bağlanabilirler. Hatta bazen birbirlerinin tam olarak farkında bile olmadan yaparlar bunu..."

Tesirsiz Parçalar, Ali Lidar (Sayfa 79 - Müptela Yayınları)Tesirsiz Parçalar, Ali Lidar (Sayfa 79 - Müptela Yayınları)
Yener TAVUKÇU, bir alıntı ekledi.
39 dk. · Kitabı okuyor

Eğer insanlar insan haklarının sadece hayallerinde
yaşadığını fark ederse toplumumuzun çökme ihtimali ortaya çıkmaz mı?

Hayvanlardan Tanrılara: Sapiens, Yuval Noah HarariHayvanlardan Tanrılara: Sapiens, Yuval Noah Harari

Simone de Beauvoir
Kendimi, bana hiçbir şey kazandırmayan insanlar için harcamaktan tiksiniyorum.

"Hem özgür olayım hem duvarın içindeki gibi güvende olayım diyorsanız size önerebileceğim tek hapishane vardır: Kendiniz. İnsan korkuya kapıldığında ilkin kendine kaçarmış ve bir süre sonra kendine yepyeni bir alem yaratır orda yaşamaya başlarmış; fakat insan çabuk sıkılan bir hayvan zamanla yalnızlıktan bunalmaya başlar, gömüldüğü kendisinde yeni yeni insanlar yaratır sonra onlarla dertleşmeye giderek didişmeye ve en sonunda çatışmaya başlar. Peki o zaman ne yapar? Dışarıya kaçar ama artık başka bir insan olarak."
Güneşin Oğlu, Onur Ünlü, 2008

Çağımızda insanlar birbirlerini itibarsızlaştırmak için âdeta birbirleriyle yarışıyor.

Zaten biz hiç hata yapmadık, biz hep suçsuzduk.

Haberlerdeki "Falancanın filancayla görüntüsü Türkiye'yi ayağa kaldırdı" manşetlerini gördükçe üzülüyorum.

Ayağa kalkan Türkiye çok mu masumdu...

sinan kaan, bir alıntı ekledi.
1 saat önce · Kitabı okuyor

Biz insanlar feleğin lanetine uğramışız, yaşamımız ta baştan kötülüğe bulaşmış.

Uysal Kız, Dostoyevski (Sayfa 40 - Mutena yayınları)Uysal Kız, Dostoyevski (Sayfa 40 - Mutena yayınları)

Kalinikhta
Kalinikhta
Yanıma baktım kimseler yok. Az önce çevrem insanla doluydu. Köpekler havlıyor, ağaçlar hışırdıyordu. Bir ırmak akıyordu kulağımın dibinden. Ağaçlar suları yıkıyordu. Hayvanlar insanları öpüyordu. Köpekler konuşuyor, insanlar havlıyordu. Gökyüzü sarıydı.

Birisi: "Canımsın," diyordu, "Canımsın, ağacımsın, ırmağımsın; denizim benim. Ötekisi bir insan kokusu içinde sıcaktı. Cevap vermiyordu. Elinin üstündeki mavi damarlar bir dostluk denizine akıyordu. Saçları kara, gözleri kara, kaşları kara, kara günler, kara hikâyeler doluydu. Dudaklarında şimden sonra söylenecek kız oğlan kız türkülerin boyu vardı.

Sandalın içindeki güneşten, gökyüzündeki tozdan, ağacın kırmızısından mı ay doğuyordu? Bir dudağım yerde, öteki dudağım kuyruğunda ateş gibi gidip geliyordu içimden.

"Seni damarımda, bileğimde atıyorum." Yıldızlar asılmıştı ağaçlara. Soğuk kandil kandil sarkıyordu. Yanımda dostların en koyusu, kadehimde sakız rakısı, dilim kekeme, elimde olta, oltanın elinde zoka, sandalda Barba Stanco, küpeştede Sivriada, yıldızlar bağrımda; dümendeyim. motor hışır hışır hışırdıyor. köpek sesleri geliyor dostçasına. Ağaçlar yıldızları, ağaçlar tepeleri, köpek sesleri sabahları getiriyor. Bir balık kokusu içiyorum. Bir Rum evinden midye tavası, bıyıklarımın içinden anason kokusu geliyor.

"Canımsın" diyorum kime.

Kahve fincanına düşen sabah yıldızını kokluyorum. Mis gibi kahve kokuyor. Kocayemişlerinin çiçeği pare pare. Karabaşları avuçlarımda eziyorum. Dilime arılar konuyor, gözümü arılar sokuyor, güneş batıyor, bir karabatak düşünüyor. Martının biri boşlukta bir direğe konuyor. Çakıla sulardan elbiseler giymiş, hava renginde askerler çıkıyor. Çakılda ayak sesleri duyuyorum. o, aspasya'dır o. O aspasya'dır. Yaseminli aspasya, kâfur kokulu aspasya, paskalya çiçeği sarısında aspasya, dilinde kıvılcım, dilinde yılan, dilinde aynalar ve çeşmeler... "Canımsın," diyorum, "Canımsın."

Yani, Yani be! Hey Yani! Kara Yani! Hey Beykozlu laternacı Panayot'un torunu kara gözlü dostum Yani! söyle Rumca karabiberim şarkısını. Aspasya duysun. o türküdeki İbrahim benim... Bırak İbrahim'i ve zenginliği karabiberim. Dostluk çayırının bu kuzuları kimin? Sizin mi? Kuzular mı? Kuzular meler mi? Yani, söyle karabiberim şarkısını.

Şimdi Atina'da Omonya Meydanında akşam oluyor. Atina kahvelerinin teraslarında bir ançüezle bir yeşil zeytin ve bir kadeh mastika rakısı duruyor, kimin önünde? Kimin önünde olursa olsun. Pire'den denizanası kokusu geliyor. Akropol'den Sokrates iniyor. sen Yanaki! Dostların en koyusu! Arkadaşların içinde ölümden önce en sonuncusu! Atina sokaklarından geçerken yıldızlara bak. Yıldızlar seni sandallara, kayıklara, vapurlara ve adalara götürecek. Dünyanın bütün adalarını gezeceksin. Dünyanın bütün sandallarına bineceksin. Elinde naylondan 35'lik bir oltayla deniz diplerinden balık sanıp fosforlar, yakamozlar, pırıltılar yakalayacaksın. Balığı boşver! Düşün Yanakimu beni. Bin, bir yıldızın sırtına. Adaların içinde bir Burgaz Adası vardır. bir sandal vardır, tam Kaloyeros'la Laendros'un gözüktüğü nişanda. İşte o benim. ben, sandallar içinde bir sandal, denizler içinde bir deniz, insanlar içinde bir insan. Yani! Omonya Meydanında akşam oluyor. Gökyüzünden sandallarla şarkılar geçiyor. Arabalarda ışıklar kayıyor, bir at kişnemesi duydun mu? Bir fayton geçti mi delicesine aklından... ve omonya kahvelerinin camından? Bil ki ben Taksim Meydanında, abidenin önündeki çayırın kısa parmaklıklı demirlerine oturmuş seni düşünüyorum Yanaki. gece oldu. Karlar sönmek üzere. Işıklı ilanlar sönüyor. otlar kararıyor. Bir tavernadan üç gitar sesi geliyor. Mavrodafni kaldırımlarda kırılıyor. Sen oteline kadar yürümeyi düşünme; Atina ile Pire arasındaki metro çoktan işlemiyorsa işlemesin, hava güzel, yürürsün. Martılar

Sivriada'da ayın ışığında dönüp duruyorlar. Barba vasili paltosuna girdi uyudu. Ben seni düşünüyorum Yanaki. Sonra Aspasya'nın söylediği Kefalonya havasından çıkan rüzgar Sivriada'nın denizini ürpertiyor. Yanaki, Omonya Meydanında ışıklar sönüyor. Kahve kapanmak üzere. yeşil zeytini ye. Şu düzü yuvarla. İşittin mi Pire'den gelen vapur düdüğünü? Ben Galata Köprüsü'ndeyim o dakka. Bir Hollanda şilebi Okmeydanı'nda dolaşan mapusane kaçağına sesleniyor acı acı. Üsküdar iskelesine iniyorum. Parmaklığa dayanıyorum. Sen yeşil zeytini neden yemedin? Omonya Meydanındaki Ekselsiyar kahvesinin garsonu, 'Kalinikhta Kiryos' diyor bana. Benden de bir kalinikhta sana. Panco!"

Profesör: İşte. Bir insanın düşebileceği en ulvi hata, kibir.

Fikri: Kibir mi dediniz siz? Biraz bunu açar mısınız lütfen.

Profesör: Kibir işte be adam. Her şeyin en iyisini kendinin bildiğini düşünürsün. Her zaman kazanacağından eminsindir. Başka insanların hayatlarının senin için hiçbir önemi yoktur. Onlar, sen varsın diye vardırlar. Sen daha iyi yaşa diye. Hatta bazen seni o kadar rahatsız ederler ki 'bunların sayısı ne kadar az olsa o kadar iyi' dersin kendine. Bu yüzden de hastalıklı bir meydan okuma içinde oradan oraya saldırır durursun. Ve bu uğurda yalan üstüne yalan söylersin.

Fikri: Ve bu yalan bazen o kadar büyür ki kendine bile inanırsın. Ve zamanla kendini kandırman imkansız hale gelir. İşte o zaman bir tane daha kendine ihtiyaç duyarsın. Senin gibi olmayan bir insana.
https://www.youtube.com/watch?v=ltc0mEC9JtI

Fikri: Yaşlanmak gerçekten büyük mucizedir ama ben artık ondan daha büyük bir mucizenin olduğunu biliyorum. O da ölmek! Çünkü hayat başlayan bir şey olduğu gibi biten de bir şey olmalı.Yaşadığınız en iyi seksi düşünün. Yediğiniz en iyi yemeği, seyrettiğiniz en iyi maçı. Eğer bunlar hiç bitmeyip hala sürselerdi şuan da en iyi değil en sıkıcı olacaklardı. Hayat da böyle işte! Eğer bir noktada bitmezse insanı canından bezdirebilir. İyi ki ölüm var da hayatta her şey yerli yerine konulmuş. Nasıl diyorlar? Yaşasın ölüm..
https://www.youtube.com/watch?v=vzO5Fixgt_w

- Devlere inanır mısın?

+ Devlere mi?

- Hani masaldaki yaratıklara, şu insanlardan yüz kat daha büyük kötü kalpli yaratıklar.. bunlardan iki tanesi, karı-koca bunlar, bi gün evde oturuyorlar, adamın karnı acıkıyor. karısına diyor ki “kalk bana yiyecek bişeyler hazırla!” kadın da evde, tembelin teki. bi şeyler hazırlamak yerine gidiyor kocasına bir paket kraker getiriyor. paketin içi insan dolu. erkek de bi bakıyor pakete “bunlar ne?” diyor. kadın da diyor ki: “hayır hayır krakerleri”. “hayır hayır krakerleri mi, o da ne?” diyor erkek de. açıyor paketi iki tane insan atıyor ağzına. o sırada insanlar bağırıyor tabi: “hayır hayır hayır!” işte böyle.. bi gün bi şölene davet edilirsin, sonra oraya vardığında bakarsın ki yemek listesinde adın yazılı.

https://www.youtube.com/watch?v=OvOUGqkPOoI
*Güneşin Oğlu, Onur Ünlü, 2008

Freshblue, Fatih Harbiye'yi inceledi.
 2 saat önce · Kitabı okudu · 2 günde · 7/10 puan

''... kendi kendini aldatmak, başkalarını kandırmak kadar basit değildir ve insan kendi içindeki adaletten ürkmeye başlar.''

''Bir ıtriyat mağazasının camekanı önünde durdular. Burada herşey, tek başına konmuş zarif bir küçük şişenin tatlı mavisi, kırmızı ipek bir püskül, siyah kadifelerin arasında gizlenmiş ve ampulün yumuşak ziyası, bir gümüşün parıltısı...gözleri ayrı ayrı çekiyor ve zaptediyordu.''

''Mindere uzandı. Odaya geceyi erken getiren bu kafeslerin deliklerinde, karanlıkların gitgide lapalaşmasına bakıyordu. Dört köşe delikler çizgilerinin sertliklerini kaybettiler ve deyirmileştiler. Beyaz tül perdeler karardı. Helvacıların geçtiği saat. Her şey susar ve yalnız onların sesleri duyulur. Sakız gibi incele incele uzanan ve ta uzaklara, sokak diplerine bulaşan ezik, yapışkan sesler. Günün ışığıyla beraber çekilirler, giderler. O vakit herşey kararır, söner, her canlı şey siner. Ellerinde çıkıntılarıyla, geç kalmış bir iki mahallelinin sıklaşan adımları. Bitişik evin kapısı, geceyi bir felâket sananların elleriyle hızlı hızlı vurulur, şiddetle açılıp kapanır. Mutfaklardan gelen ince bir dumanın bütün sokağa dağıttığı hafif bir marsık ve yağ kokusu. Fatih minarelerinde ezan.''

''Kimi adam vardır ki sabahtan akşama kadar oturur ve düşünür. Onun bir hazine-i efkârı vardır, yani fikir cihetinden zengindir; kimi adam da vardır ki sabahtan akşama kadar ayak üstü çalışır, meselâ bir rençper, fakat yaptığı iş dört tuğlayı üstüste koymaktan ibarettir. Evvelki insan tembel görünür velâkin çalışkandır, diğer insan çalışkan görünür velâkin yaptığı iş sudandır. Zira birisi maneviyat ile, zihin gayretiyle yapılan iştir; öbürü vücut ile, bedenle yapılan iştir. Maneviyat daima daha alidir, vücut sefildir. Yapılan işlerin farkı da bundandır.''

''Neriman ve Şinasi, bu tahini boyalı konağın önünden her geçişlerinde, pencerede oturan ihtiyara ait efsaneye öyle hakikat unsurları ilâve ediyorlardı ki, çok tahayyül edilen her şey gibi, bu hayal da hakiki ve müşahhas bir varlık haline geliyor, muhayyilelerinin dışında canlanmak ve yaşamak istidadı gösteriyordu. Neriman ve Şinasi, kafes arkasında, adeta ihtiyarın beyaz sakalını ve beyaz takkesini görür gibi oluyorlardı; "Bize bakıyor!" diyorlar, birbirine sokularak şahnişin altına doğru kaçıyorlardı, sonra bir hayale karşı bir an duydukları esaretin tuhaflığını hissederek gülüşüyorlardı ve bu ani sevinç içinde kucaklaşıyorlardı.''

''Ah, insanlar niçin her şeyi anlayamıyorlar? Beş dakika, on dakika, yarım saat kendilerini unutsalar, kendilerini karşılarındakinin yerine koysalar, tam onun gibi -fakat hiç eksiksiz ve tam- onun gibi duysalar, her şey ne kadar yerli yerinde olacak. Hayır! İlla ki zıddiyetler, öfkeler, yanlış anlaşmalar, kıskançlıklar, inatlar, şüpheler, hakim olmak arzuları...''