• Kapının çarpılmadan yavaşça örtülmesi bir edeptir. "Kapıyı kapat" denilemez (Allah kimsenin kapısını kapatmasın); belki kapıyı ört, yahut sırla denilebilir. "Lambayı (mumu, ışığı) söndür" denilemez (Allah kimsenin ışığını söndürmesin); lambayı dinlendir denilir. Keza lamba yakılmaz, ancak uyandırılabilir. Birisi konuşurken sözünü kesmek, gizli konuşmak, mecliste fısıltı ile lâkırdı etmek, işaret ve işmar etmek, vs. hep edebe aykırı davranışlardır. Gezerken yere, ayağın sesi duyulmayacak derecede yumuşak basılmalıdır. Kapıdan çıkılırken arkasını dönmek edepsizliktir. Kapı eşiğindeki ayakkabılar dışarıya değil (zira bunun manası "git, bir daha gelme" demektir), içeriye doğru çevrilir. Uyuyan birini uyandırmak için onu sarsmak yahut adını ünlemek abestir. Bunun yerine yastığına parmak uçlarıyla vurulup hafif sesle "Agâh ol erenler!" denilir. Uyanan kişinin de yataktan kalkarken yastığını öpüp yorganıyla görüşmesi (görüşmek, tasavvuf tabiatındandır ve öpmek, yahut öpermiş gibi dudağa değdirmek manalarına gelir) bir edep kaidesidir. Bir şey alınıp verilirken keza aynı kaide geçerlidir. Yemek yiyenin ağız şapırdatması, ağızda lokma varken konuşması, kahveyi, çayı höpürdeterek içmesi, fincanı yahut bardağı ses çıkartarak tabağa koyması, yahut da sofrada kaşık ve çataldan ses çıkartması edep harici hareketlerdendir.

    Bütün bunlara günlük hayatın adabımuaşeret kaideleri arasına girmiş yüzlerce düsturu ilave edebilirsiniz.

    "Edebi edepsizden öğren" atalar sözü, ibret alma hasletinin telkininden ibarettir. "Eline, beline, diline" düsturu ise hakikat yolcusunun kendine ait olmayan bir şeyi almaması, uygunsuz kelâm söylememesi ve kimsenin namusuna halel getirmemesi demektir. Zaten edep kelimesi de e (eline), de (diline) ve b (beline) harflerinden müteşekkildir ve tam manasıyla insanın uyması gereken düsturların remzidir. Erenlerin "Elin tek, dilin pek, belin berk tut!" demesi de bunun dervişçesidir.
  • Bu gece hiç konuşmadan, söndür ışığı da uyu yanımda
  • İnsan hayvandan, sadece bir hayvan olmadığını bildiği için ayrılır. O, görünür karanlıklardan başka bir şey olmayan ilk ışıktır. O, başlangıçtır, çünkü karanlıkları görmek, karanlıklardan ışığı almaktır. O, sondur, çünkü kör doğduğumuzu, görme duyusuyla bilmektir. Böylece hayvan, kendi içinde doğan bilgisizlik yoluyla insan olur.
  • "İnsan hayvandan, sadece bir hayvan olmadığını bildiği için ayrılır. O, görünür karanlıklardan başka bir şey olmayan ilk ışıktır. O, başlangıçtır, çünkü karanlıkları görmek, karanlıklardan ışığı almaktır. O, sondur, çünkü kör doğduğumuzu, görme duyusuyla bilmektir. Böylece hayvan, kendi içinde doğan bilgisizlik yoluyla insan olur.
  • En içli şiirler yazdırır birden,
    dilimi bağlayan her sihir şimdi;
    bir başına garip, kaldığın yerden
    ya muaftır rûhum, ya tehir şimdi.

    Hatırla sabrımı, sabrını sarmış
    mekân mı tedirgin, zaman mı darmış?
    Aşkın nâsibinde bir bulağ varmış
    bu çağlayan, şu çay, o nehir şimdi.

    Gün vurmuş alnına ziyası malum,
    Hayatı nefsinde,hayası malum,
    Ümidi,hayali,rüyası malum,
    O acemi çoçuk, ne mahir şimdi.

    Bir diyar gibiyim,mevcudu kaçık;
    Göğsü çırılçıplak,çevresi açık.
    İster dinine yan,ister dağa çık.
    Bakışından kalan salt zehir şimdi.

    Eski camlar kırık, o gün bugündür;
    İstersen zamanı geriye döndür,
    Yahut çek perdeyi,ışığı söndür...
    Bahtım, saçlarında bir şehir şimdi.
  • EDEP YA HU!
    Osmanlı Türkçesi'ni bilenlerimiz, birtakım eski hat levhalarına bakarak atalarımızın hangi
    düsturlar çerçevesinde bir hayat felsefesine sahip olduklarını az çok kestirebilirler.
    Eskiden evlerin, resmî dairelerin, ibadethanelerin ve insan ayağı basan pek çok mekânın
    duvarları, bu tür levhalardan en az birkaç tanesiyle tezyin edilmiş olur ve en dikkatsiz nazarları
    bile kendine celp edecek süslere, tezhiplere, bezemelere, işlemelere sahip bulunurlar
    imiş. Bunlardan birisi de "Edep ya Hu!" ibaresidir.
    En fazla talik yahut celi sülüs hat ile yazılan bu ibare, aslen tarikat adabına mugayir bir
    hareketi sadır olan dervişe hitaben, mürşit ağzından dökülür. Ancak zamanla yalnızca tasavvuf
    çevreleriyle sınırlı kalmayıp bütün bir Türk-İslâm kültürünü kaplayacak şekilde
    şöhret bulmuş, yaygınlaşmıştır. Bu bakımdan tasavvufî mekânların haricinde dahi Edep ya
    Hu'lara rastlamak mümkündür. "Edep ya Hu!" hatlarının üstat hattatlar elinde çeşitli istiflere
    bürünen şekillerinden en yaygın olanı bir Mevlevî sikkesini sembolize eden şeklidir
    ve genellikle de sikkenin çevresinde şu beyit yer alır:
    Ehl-i irfan arasında aradım kıldım taleb
    Her hüner makbul imiş illâ edeb illâ edeb
    Bilgeler, meclisinde kendine uygun bir hüner arayan kişinin her hünerden daha çok edebi
    makbul sayması, sufîlerin toplum vicdanına ne derecelerde tesir ettiğinin de delilidir.
    İslâm, elbette bir edep dinidir; ancak tasavvufta edebin apayrı bir yeri vardır. Tarikat
    adabının her kademesinde edep ön plandadır. Sufî, canlı olsun cansız olsun -ki onlara göre
    her yaratılmışın canı olduğu farz edilir- her şeye ve herkese karşı edebini korumak zorundadır.
    Kapının çarpılmadan yavaşça örtülmesi bir edeptir. "Kapıyı kapat" denilemez (Allah
    kimsenin kapısını kapatmasın); belki kapıyı ört, yahut sırla denilebilir. "Lambayı (mumu,
    ışığı) söndür" denilemez (Allah kimsenin ışığını söndürmesin); lambayı dinlendir denilir.
    Keza lamba yakılmaz, ancak uyandırılabilir. Birisi konuşurken sözünü kesmek, gizli konuşmak,
    mecliste fısıltı ile lâkırdı etmek, işaret ve işmar etmek, vs. hep edebe aykırı davranışlardır.
    Gezerken yere, ayağın sesi duyulmayacak derecede yumuşak basılmalıdır.
    Kapıdan çıkılırken arkasını dönmek edepsizliktir. Kapı eşiğindeki ayakkabılar dışarıya
    değil (zira bunun manası "git, bir daha gelme" demektir), içeriye doğru çevrilir. Uyuyan
    birini uyandırmak için onu sarsmak yahut adını ünlemek abestir. Bunun yerine yastığına
    parmak uçlarıyla vurulup hafif sesle "Agâh ol erenler!" denilir. Uyanan kişinin de yataktan kalkarken yastığını öpüp yorganıyla görüşmesi (görüşmek, tasavvuf tabiatındandır ve
    öpmek, yahut öpermiş gibi dudağa değdirmek manalarına gelir) bir edep kaidesidir. Bir
    şey alınıp verilirken keza aynı kaide geçerlidir. Yemek yiyenin ağız şapırdatması, ağızda
    lokma varken konuşması, kahveyi, çayı höpürdeterek içmesi, fincanı yahut bardağı ses çıkartarak
    tabağa koyması, yahut da sofrada kaşık ve çataldan ses çıkartması edep harici hareketlerdendir.
    Bütün bunlara günlük hayatın adabımuaşeret kaideleri arasına girmiş yüzlerce düsturu
    ilave edebilirsiniz.
    "Edebi edepsizden öğren" atalar sözü, ibret alma hasletinin telkininden ibarettir. "Eline,
    beline, diline" düsturu ise hakikat yolcusunun kendine ait olmayan bir şeyi almaması, uygunsuz
    kelâm söylememesi ve kimsenin namusuna halel getirmemesi demektir. Zaten edep
    kelimesi de e (eline), de (diline) ve b (beline) harflerinden müteşekkildir ve tam manasıyla
    insanın uyması gereken düsturların remzidir. Erenlerin "Elin tek, dilin pek, belin berk tut!
    " demesi de bunun dervişçesidir.
    Söz konusu tasavvufî edebin dışında, hayatın her kademesi bir edebe vabestedir. Yeme
    içmeden, giyim kuşama, hâlden kale, hükümet etmeden siyasete, nefes almadan ölüme, her şeyin bir edebi vardır. Günümüzde, bu edebi gösterebilecek alperenlere ihtiyaç vardır.
    Yoksa insana "Edep yahu!" derler!..