• 348 syf.
    ·18 günde·7/10
    Bugün Tanpınar'ın öykülerinden ve öykücülüğünden söz edeceğim. Elbette yazdığı romanlarla öne çıkan, öyküleri ve şiirleri ise biraz bu romanların gölgesinde kalan fakat yine de çok yönlü olduğu, aşağı yukarı her edebi metne istidadı olduğu eserleriyle ortada olan bir yazardan söz ediyoruz. Böyle bir yazarın doğal olarak dili ustalıkla kullandığını; kurgu, anlatım ve özellikle kültürel altyapı açısından çok başarılı eserler verdiğini söyleyebiliriz. Şimdi Tanpınar'ın bu yönleriyle beraber onun öykücülüğüne ışık tutalım. (Bunu yaparken spoiler verebilirim)

    Edebiyatımızda bazı müstakil şahsiyetler vardır. Bunlar bulundukları dönemin edebi karakterinden ayrı yol izleyen, o karakteri oluşturan veya o karaktere ayrı bir içerik katan insanlardır. Bunu yapmaları için elbette belirli bir edebi düzeyde olmaları, yani edebiyatta bir nevi öncü olmaları gerekmektedir. Gerek şiir türünde, gerekse roman türünde varolan ''öncülerden'' bahsetmezsek olmaz: Şiirde bu isimlerden(tabii eski edebiyat için konuşmuyoruz) Tevfik Fikret, Ahmet Haşim, Abdülhak Hamit Tarhan, Yahya Kemal, Mehmet Akif, Nazım Hikmet gibi birçok ismi sıralayabiliriz. Bunlardan özellikle Nazım'ın serbest şiirin öncüsü addedilmesi, şiirde ahengi uyak ve ölçü olmadan sese dayalı bir sistemle oluşturması önemli. Özellikle Atilla İlhan gibi birçok şairimize de kaynaklık etmiş. Hamit zaten döneminin ''Şair-i Azam''ı olarak nitelendirilmiş, henüz yeni yeni oturan Türk şiirinde ''Makber'' gibi önemli bir şiiri yazarak bence yine büyük bir edebi sıçramaya imza atıyor. Sonra Fikret var. Devlet ve padişah baskısının büyük ölçüde sindirdiği Servetifünun'dan ayrı olarak yılmadan toplumsal şiir yazmış, çok da aydın bir insan. Özellikle ''Sis''te, ''Tarih-i Kadim''de bunu görüyoruz. Ahmet Haşim ve Yahya Kemal o kadar toplumsal yazmasalar da gene Milli edebiyat şiirinde saf şiir dediğimiz, büyük ölçüde sembolizmden etkilenen şiirin öncüsü oluyorlar. Dillerini her ne kadar sadeleştirmeseler, hece yerine aruzu kullansalar da onlar şiiri musikiye yaklaştırarak büyük bir sanat icra etmişler. Ahmet Haşim zaten şiirde tabiri caizse ''tek başına bir ordu''. Fecriaticiler dağılıyor, adam dağılmıyor. Anlayışını ve zevkini sürdürüyor. Yahya Kemal de öyle. Onda da şiirler sade, yalnız aruz ölçüsü bu sade şiire mükemmel uyuyor. Biraz da romandan bahsetmek istiyorum. Her ne kadar Ahmet Mithat gibi sorunlu eserler veren ama yine de pes etmeyen bir yazarımız olsa da romanımız ilk olgun serüvenini Halit Ziya'da verir. Mai ve Siyah'taki gerçeklik olgusu özellikle Türk romanında bence büyük bir çığırdır. Onun haricinde Hüseyin Rahmi Gürpınar gene bu müstakil şahsiyetlerdendir. Ahmet Mithat ekolünden gelmesine karşın realizmden ve natüralizmden etkilenir. Servetifünun'a katılmaz ama bir nevi sokağın dilini edebiyata mizahla taşıyarak Servetifünun'un gerçekliğini daha ötesine taşımıştır. Cumhuriyetten sonra da özellikle gelişen romanımız, yine bu örneklerdeki gibi müstakil şahsiyetlere rastlar. Oğuz Atay toplumculuğun edebiyatından bireysel bir çıkış yapmıştır, bu çıkışı edebi olarak değerli görmemek olmaz. Toplumculardan Yaşar Kemal, özellikle destansı ve milli unsurları epik bir söyleyişle karıştırarak dilimize büyük katkı yapmış, Vedat Türkali ise o zamana kadar ağırlıklı olarak köy hayatını ele alan toplumculuğa şehirlerdeki hayatı aktararak ve modern anlatım tekniklerini ekleyerek gene o edebi karaktere müstakil şahsiliğini katmıştır. Nitekim konumuz olan Tanpınar da cumhuriyet devrinin ilk yıllarında, milli edebiyatın revaçta olduğu Halide Edip'ler Yakup Kadri'ler döneminde bu edebiyattan bağımsız bir yol izler.

    Ben Tanpınar'ın yukarıda anlattığımız ''müstakil şahsiyetler'' bilinmeden net olarak anlaşılamayacağını düşünüyorum. Çünkü birer olgunluk aşaması olarak görülen her eseri okunduğunda, farklı bir edebiyat içeriyorsa kafaları karıştırabilir. Bu yüzden yukarıdaki uzun açıklamayı gerekli gördüm. ''Olgunluk aşaması'' diyorum çünkü Tanpınar kendisini hiçbir zaman net bir olgunluğa erişmemiş, ancak olgunluğun peşinde olan bir yazar olarak niteliyor. Bu da onun mükemmeliyetçi anlayışının ürünü olsa gerek ki eserlerinde yakaladığı edebiyat harikasının da başlıca sebeplerindendir. Nihayetinde bağımsız bir edebi çizgiyle yazan Tanpınar, henüz gençlik eserlerinde yukarıda bahsettiğim saf şiir anlayışının ve sembolizmin etkisinde kalır. Yahya Kemal'in öğrencisi olmasının da etkisi vardır bunda. Bununla bağlantılı olarak romanlarında realizmden kopmamak kaydıyla bazı metaforlar, soyut fantastiğe çok kaçmamak kaydıyla birtakım gizli mesajlar verdiği olmuştur(Saatleri Ayarlama Enstitüsü bunun gelişmiş bir örneğidir). Huzur'da yine realizmin psikolojik yönüyle bağlantılı olarak bireyin iç dünyası öne çıkar. Orada bir aydın hesaplaşması vardır, aşk ve ona eşlik eden İstanbul kültürü de romanın motifidir. Saatleri Ayarlama'da daha çok sembolik anlatımlar ağır basar. Huzur'da o kadar yoktur. Anlam kapalılığı burada bazı olaylar üzerinden Türk toplumunun aydınlan(ama)masını anlatır. Sahnenin Dışındakiler ise yine toplumsal, tarihsel bir olayın İstanbul ve milli mücadele nezdinde anlatılmasıdır. Tanpınar'ın kendisinin tam olgunluğa erişememiş gördüğü ama bizim şu anki duruma baktığımızda olgunluğun direği diyebileceğimiz eserlerdir hepsi de.

    Burada öykülerini konuşurken bu eserlerden de söz etmek gerek diye düşündüm. Zira onun öykülerinde -romanlarının gölgesinde kalsa bile- bu romanların ayak sesleri işitilir. Çok fazla öyküsü de olmayan Tanpınar, zaten yazdığı öyküler öykü tekniğinden uzak olmakla beraber, yer yer muhtevası anlamında büyük bir kültür deryasına sahiptir. Onun öykülerinden bazılarını beğenmedim ve -belki ilk gençlik eserlerinden dolayıdır- yetersiz buldum. Kırdığım puan o yüzden. Ancak bazı öyküleri de var ki dediğim gibi onlar her ne kadar öykü tekniğine biraz yabancı iseler de en az romanları kadar derindir. Bunlardan Abdullah Efendi'nin Rüyaları; romanlarını aşarak gelen sembolizm ve o yoğun sisli, fantastik dünyada çok zor anlaşılabilen, ayırt edilebilen kurgusuyla bireyci hikayenin döneminde en mühim örnekleri arasında sayılabilir. Tanpınar'ın bireyci yönüne katılamasam da bu bireyciliğin ona sağladığı yetkin analiz gücüne hayran oluyorum. O bireycilik, toplumculuğa ulaşmada Tanpınar için bir köprü görevi üstleniyor. Yani bireyci diye kendini toplumdan izole eden modernistlerin aksine o, bununla daha çok toplumu anlayabiliyor ki Saatleri Ayarlama'da da bunu görüyoruz. Neyse, Abdullah Efendi'ye dönelim. Abdullah Efendi bu hikayede gerçeklikten sıyrılmış ve gerçek ötesini görür hale gelmiştir. Arkadaşlarıyla meyhanede otururlarken yan masadaki güzel kadınla beraber gelen bu nevi olağanüstü maceraların başlangıcı önemlidir: ''Bu emniyetle sandalyesinde biraz yana doğru kayarak kadının ayaklarına doğru baktı ve işte o andan itibaren gecenin bütün füsunu kayboldu ve Abdullah Efendi, garip, hikayesi güç bir serencama daldı.''(syf. 14) Böylece yazar, hem ilerleyen sayfalardaki maceraların esas müsebbibi olan arzunun, iştihanın haberini gizlice vermiş olur hem de Abdullah'ın iç dünyasını didik didik etmeye başlar. Bu arzu, Abdullah'ı gerçeğin ötesine zorlamıştır. Ancak onun bilinçaltında bu gerçeküstüyle yüzleşmekten ürktüğü de görülür: ''Birdenbire Abdullah, kendisi için hayatın artık sırrı kalmadığını görerek korktu. Evet, o şimdi kendisini, her kapalı şeyin, mütebessim bir insan yüzü için olduğu gibi sımsıkı örtülmüş demir kapıların, hiçbir gediği olmayan yekpare duvarların arkasında olup biten hadiseleri gözlerinin önünden geçiyorlarmış gibi görebilecek bir kudrette buldu(...) O, doğrusu istenirse, bütün ömrünce bundan korkmuş, bir gün insanlar ve eşya ile olan münasebetlerinin, ihsasların sathi planından çok daha derin ve çok başka bir seviyeye çıkmasından, kainatı saran ve ona güzelliğini veren büyük sırrın, ortasından kesilmiş bir meyve gibi birdenbire bütün çıplaklığıyla apaçık görünmesinden, korkunç manzarasıyla onda her nevi yaşama zevkini bir anda, tıpkı bir nefeste söndürülen bir mum gibi söndürmesinden korkmuştu. İşte şimdi, o kadar ürktüğü ve bununla beraber beklediği saat gelip çatmıştı.''(syf. 15) Böylece Abdullah, birçok gelgitlerle beraber bu maceraya dalar. Yaşadığı maceraları konu uzayıp gittiği için anlatmayacağım. Ancak yazarın amacının burada Abdullah'ın nasıl bu hale geldiği, neden bu ruh hali içinde olduğu sorusunu sorgulatmak olduğu aşikardır. Aslında benzer bir şey Birinci İkramiye öyküsünde de vardır. Ancak o da Bir Yol öyküsündeki gibi basit kalmıştır. Bunun haricinde Erzurumlu Tahsin'de olduğu gibi, Erzurum'daki depremin toplumdaki yansımasını anlatarak yer yer bireycilikle toplumculuk arasında köprü kurduğu görülür. Evin Sahibi ya da Acıbadem'deki Köşk öyküleri de yazarın anı merkezli yazınının başarılı örneklerindendir ve hatta Acıbadem'deki Köşk öyküsü için denebilir ki, Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nün ayak sesleridir. ''Mucit'' Sani Bey'in köşk hayatına olan tesiri ve başına gelenler aynen Halit Ayarcı'dır. Kitaplarına girmemiş hikayeler de başarılıdır. Emirgan'da Akşam Saati öyküsünde, Sabri'nin anılarıyla beraber geri dönüş tekniği kullanılarak psikolojik tahlillere girişildiği gözden kaçmaz. En sonda, yer alan hikayelerin dışında bir de piyes vardır. Bu piyes de bence çok başarılıdır. Herhangi bir memleketin kralının, ölmek üzere iken konuşan hayvanların veda ziyareti yapması hem bize fablı hatırlatır, hem de o hayvanlar üzerinden gene kralın iç çözümlemesini yapar. Bunun yanında bir diğer önemli Yaz Yağmuru öyküsünde yine Abdullah Efendi'de olduğu gibi bireysel dalgalanmaların tasavvuru vardır. Yazın yağmurda evinin bahçesine sığınan genç kadınla tanışan Sabri'nin o kadınla olan muhabbeti ilerledikçe ona benzediğini farketmesi anlatılır.

    Tanpınar'ın edebiyatından ayıramayacağımız hikayelerden önemli gördüklerimi de anlattıktan sonra, incelemenin sonuna geldik. Ben bu öykülerden sonra yine Tanpınar'ın bireyin iç dünyası kategorisine sığmadığını, onun müstakil yazarlığını, romanlarında da esas dikkat edeceğimiz edebi kimliğini inşa ettiğini anlatmaya çalıştım. Evet o, öykülerinde bireysel çözümlemelere, psikolojik tahlillere gidebilir. Ancak unutulmamalı ki o bir öykü yazarı değil ve zaten yazdığı öykülerde başarılı bir öykücülük sergilemiyor. Öykü türü 40-50 sayfa olmaz. Öyküde kısa ve net anlatım vardır. Sabahattin Ali gibi 10 sayfada meseleyi çözersin. Bunu yapmak da ayrı ustalık ister. Romancılar ise bunun aksine sonlandırmaktan çok uzatmayı tercih ederler ki dediğimiz gibi Tanpınar da onlardandır. Bireyin iç dünyası da Tanpınar'da farklı bir mahiyet kazanır, çevreyle ve toplumla iç içe ele alınır. Bundan da yukarıda uzun uzun bahsettik. Modernizmle karıştırmayınız. Bu son eklemeleri ve uyarıları da yaptıktan sonra bir Tanpınar incelemesini daha bitiriyorum. İyi okumalar.