• Vee... Uzun süren bir maceramın sonu... Bittiği için üzüldüğüm, bir bu kadar daha olsa istekle okuyabileceğim kitap...
    .
    Kitaplar yaşadığımız ama anlatamadığımız duyguları isimleştirip tanımamızı sağlar. İşte Oblomov size bunu fazlasıyla sağlayacaktır. Duyguların derin tasvirleri ile bir yandan bu sağlanırken düşündürmesi ve çeşitli karsılaştırmalara yol açması dünyadan sizi koparmadan kendi dünyasına çekiyordu.
    .
    Kitapları daha çok sevme nedenim duyguları yaşamaya izin verilebilen durumların olabileceğini bana göstermesi. Gerçekteki katı kuralcılığın yanında hislere önem verip çözümleyen insanların varlığı yalnızlığımı ortadan kaldırır. Kahramanların duyguları, bunları çözümlemeleri ve olgunlaşmalarına şahit olmak gerçek hayattan daha çok seveceğim bir dünya oluşturdu.
    .
    1849'da "Oblomov'un Rüyası" adıyla bir dergide öykü olarak yayımlanır. 1857'de bir ay içerisinde roman haline gelir. Yazar aslında on yıllık birikimin ürünü olduğunu söylemiştir.
    .
    Oblomov tembel gözükse de "tembelliği sevmeyen bir tembeldir". Sürekli düşünür, planlar yapar ne var ki yaptığı yatakta diğer tarafa dönmektir sadece.
    .
    Burada Doğu-Batı karşılaştırması çıkar karşımıza. Arkadaşı Ştolz yenilikleri getiren, çalışkan ancak soğuk Batı insanını tasvir eder. Oysaki Oblomov yeniliklere uyamayan, isteyen ama yapamayan buna karşılık son derece dürüst ve iyi niyetli oluşuyla Doğu toplumunu temsil eder.
    .
    Brujuvazi eleştirisi vardır dense de; hemen her kesimde görülebilecek bir insan tipidir Oblomov. Zira Oblomov yoktur, Oblomovluk vardır.
    .
    Bu uyuşukluk kitaba da yansımıştır diye düşünürken son derece hareketli, akıp giden bir kitap vardı.
    .
    1980'de Rusya'da sinemaya uyarlanmıştır ve ABD'de iki kez ödül kazanmıştır.
    .
    Uyuşmadan okumanızı dilerim :)
  • “Doldurulan biricik zaman, istemenin görüngüsünün kalıbı, şimdidir. Birey için zaman hep yenidir. O, her zaman yeniden varolduğunu duyumsar. Çünkü yaşam yaşama isteğinden ayrılamaz, yaşamın tek kalıbı da şimdidir. Ölüm (benzeri yinelemek için ayrılmayı dileriz) güneşin batışı gibidir. Gece, batan güneşi gözle görülür biçimde yutar. Gelgelelim, güneş bütün ışıkların kaynağı olarak aralıksız yanar, doğa bata, yeni dünyalara yeni yeni günler getirir. Başlangıç ile son, yalnızca bireyi etkiler.”
    -Arthur Schopenhauer

    "Ölüm denen şey belki de bir ara, kısa süreli bir mola, bir oh deyişti, ama ardından yola devam edilecekti tekrar, yaşamın esriklik ve umutsuzluk dolu çılgınca oyununda yeniden binlerce figürden biri olunacaktı. Ah, hiçbir şeyin işi bitmiyordu, son diye bir şey yoktu."

    Olur da inceleme yaparsam diye kafamdan geçenleri hafif şekillendirmiş ve hatırlatıcı bir iki kelimeyle de zihnime kazımıştım. Yazmaya başladığımda da düşünerek ve düşüncelerimi inceleyerek ilerleyecektim. Fakat kitabın yarattığı sarsıntı sonrasında enkazın karmaşa ve pislik içindeki yığınına ilk katılan onlardı. Onları tekrar elde etmek için arama kurtarma çabalarına girmedim. Yüzeyde olanlardan bir kaç tane düşünce ve duyguya baktım. Yıkılmamış olanlarla da devam ediyorum. Bu sağlam kalanların varlığı neydi? Olaya sebebiyet veren etken mi onlara dokunamadı, yoksa onlar mı tesiri bertaraf ettiler? Güçlü olan etken miydi, yoksa etkenin alanının dışında kalabilecek kadar bilge ya da şanslı olan onlar mıydı? Kafka'nın bahsettiği baltayı yedikten sonra bizde kalanları ayakta tutan neydi gerçekten? Belki de içimizde sonsuz sayılabilecek kadar sağlam ve zayıf, güzel ve çirkin, iyi ve kötü vb. olgular taşıdığımız için illa geriye bir şeyler kalıyordu. Fakat bu durumda balta niye vardı ki? Buz tabakasının üzerinde oluşturulan gedik, tekrar buz tarafından aynı şekilde kapatılıyorsa balta niye kendini yoruyordu ki? Bende de aynı olması garip olurdu. Beynimde de böyle mi oluyordu acaba? Yıkıma maruz kalan, yıktığım ve/veya yapıştığı yerden söküp attığım düşüncelerin yerlerini yine beynim dolduruyor muydu? Yoksa orayı boş bırakıp hissetmemi mi sağlıyordu? Afallamış bir vaziyette mıknatıs gibi olmuştum. Ama ondan da farkım vardı. Özümdeki maddelerin -düşüncelerin ve duyguların- sadece benzerlerini ya da etkileşim içinde olduklarını değil, tamamen zıt olanlarını da kendime çekiyordum. Bütün bu çekim kuvveti için harcadığım enerjinin oluşturduğu yorgunluk etki ederken, diğer yandan biriken bunca maddeyi ne yapacağım üzerine enerji harcamaya başlamıştım. Tıpkı yokuş aşağı giderken hızlanmış biri gibiydim. Hızım da harcadığım enerji de gittikçe artıyordu ve durmak için harcayacağım enerji de ilerlemedekinden daha fazlasına ihtiyaç duyuyordu. Hâlbuki o bende yoktu. Ben de benzerlerim ve zıtlarımı düzenli bir hâle getirmeye başladım. Ama ortalık çok karışık olduğundan bu bayağı bir yorucu oldu. Önce benzerlerimin de kendi içlerinde benden bağımsız farklı benzerlikleri olduğunu fark ettim. Onları sadece benimle benzer olanlardan ayırdım. Daha sonra zıt olduklarımdan bazılarının benzerlerimle ya da diğer zıtlarla aralarında benzerlik gösterdiğini fark ettim. Bunlara ne yapacağımı bilemedim. Kategorize etmeyi sevmiyordum ve yapmaktan nefret ediyordum. Ama başka bir çarem var mıydı ki? Bir de tüm bunlardan bağımsız eşsiz ve benzersiz özleriyle gökte duran güneş gibi parıldayanlar vardı. Ah, ne güzel olurdu hepsinin kendi aralarında anlaşıp benimle direkt bütünleşmesi. Bu iç geçirme sayesinde okuduğum bir söz aklıma geldi. Şöyle diyordu şair:
    "Bir an kendisine öyle geldi ki, sanki her şey us tarafından kavranıp bilinebilirdi, kulak verilip dinlenilebilirdi her şey, yıldızların gökyüzünde emin adımlarla aksak yürüyüşü, insanların ve hayvanların yaşamı, onların oluşturduğu topluluklar, onların düşmanlıkları, birbirleriyle karşılaşmaları, birbirleriyle sürdükleri savaşlar, her canlının içine yuvarlanmış ölümle birlikte büyük ve küçük her şey. Bunların tümünü ilk sezgi ürpertisi bir bütün olarak gördü Knecht ya da hissetti; kendisi de tastamam düzenli, yasaların egemenliğinde, usa kapıları açık bir varlık olarak bu bütünün içine alınmış ve gereken yere yerleştirilmişti."
    Sonrasında da yüce bir insanın sözünü düşündü. Bunu okuduğu zamandan beri her gün aklında tutmaya çalışan ve tutuşun gerektirdiği enerjinin boşa gitmediğinden emin olmaya çalıştığı bir sözdü.
    “Nasıl göreceğini öğren. Her şey, her şeyle bağlantılıdır; fark et.”
    -Leonardo Da Vinci
    Tüm bu düşünceler ve düşüncelerin tetiklediği duygular anlıktı. İlginç ve tanımlanabilirlikten uzak bir sezgiydi. Zayıflığımı ve küçüklüğümü fark ettirmişlerdi. Fakat ormanın derinliklerinde kaybolmuş birinin uzaktan çok hafif bir esinti ve volüm ile gelen suyun sesini işitmesi gibi güzelliğinin ve yapabileceklerinin sesini duymuştum. Bunu başarabilirdim. Kendinde topladığı her şeyi kendinde bulunan farklılıklarla değil, hepsinin özünde bulunan benzerliklerle bir araya getirebilirdim. Sonrasında ise bir bütün oluşturabilir ve aidiyet hissiyatı ile birlikte huzura erişebilirdim. Başlangıç kısmı en zoruydu. Çünkü irademin ve azmimin en zayıf olduğu dilimdi. Bu yüzden yapacaklarımı ve yapmayacaklarımı net bir şekilde belirlemem lazımdı. Teknik olarak yapacaklarını biliyordu. Ancak yaşamın kendisi pratikten ibaretti. Aceleci olmayacaktım. Aksi takdirde hatalı bir düşünme yoluna veya yanlış bir eylem yapmaya sebebiyet verebilirdim. Yapacaklarıma dair içimde oluşan her endişe ve/veya çekingenlikte olduğum yerde durmaya ve zihnimi berraklaştırmaya söz verdim. Sonra da işe koyuldum. Özden usa ulaşacak etkileşimlerde izleyeceğim yol belliydi. Etrafımdaki her şeyi önce duyumsayacaktım. Düşünme ise arkasından gelecekti, yani birleştirme eylemi. Kendimi kokladım, suya dokundum, ayı izledim, rüzgârı işittim ve hepsini farklı duyumlarla tekrar yapmaya başladım. İlk başlarda duyumsamanın getirdikleri hiç bilmediğim bir resmin yapboz parçalarını önüme sermiş gibiydi. Hangi parçanın nereye ait olduğunu, nelerle yan yana gelebileceğini ya da gelemeyeceğini, kaç parçadan oluştuğunu, başlangıcın ve sonun nerede olduğunu ve en önemlisi hangi resmin yani ortaya neyin çıkacağını bilmiyordum. Sadece parçaları buluyor ve onları görünür yüzlerini önümde hazır bir vaziyette bekler kılıyordum. Etrafta bulunan tüm parçaları teker teker duyumsadıktan ve parçaların suretlerini kendim için görünür kıldıktan sonra mıknatıs etkisi gerçekten başlamış oldu. Gözlerimi kapattım. Bağdaş kurup oturdum. Ellerimi dizlerimin üzerine koydum. Ve nefes alışverişime odaklanmaya başladım. Sonrasında ise artık içimi görüyordum. Zamandan, dış etkilerden ve en zoru olan kendi bedenimden uzaktım. Kendi zihnimde 'ben'liğim buğulu bir hayal görüntüsü olmuştu. Hesabını yapamayacağım bir süre sonra ise ayın usumu coşturan etkisini hissettim. Önce gökyüzüne baktım ve ayın saf parlaklığı karşısında heyecanımı yaşadım. Sonra ise önümdeki yapboza kafamı çevirdim. Yüzümde bir gülümseme oluştu. Tüm parçalar bir araya gelmiş ve bütünü oluşturmuştu. Özde bulunan çekim gücüne sahip olan ne sadece aydı, ne de ben. Parçalar da birbirlerini itmiş ve çekmişti. Ortaya çıkardıkları görüntü ise hayatımdı, bendim.

    Şimdi, ise çocuksu ve saçma konuşmamı bitiriyorum. Bu kitabı incelemeye çalışayım. Öncelikle şunu belirtmek isterim ki, çocukluk hayallerimi içinde barındıran bir kitabı okudum. Çocukluk dönemiyle birlikte muazzam hayal gücümün kalıntılarını fark etmemi sağladı. Bu nasıl mı oldu? Kendi çocukluk yıllarınızda benimsemiş olduğunuz bir kahramanı düşünün. Bu kahramana tamamıyla hayranlık ve tutku dolu bağlanmayı sağlayan unsurlarınız neler olurdu? Benim her şeyini bilmem oluyordu. Çocukluğunu, gençliğini, erişkinliğini ve kahramanlığın belirtilerinin olduğu her anı. Bu sebepten dolayı pek fazla kahramanım olmadı. Olanlarla da çok fazla bütünleşemedim. Çünkü önümde her zaman sonuçları veriyorlardı. Sadece kahramanlar vardı. Kahraman olmuşlardı. Nasıl olduklarının ne önemi vardı ki? Bu yüzden kimse anlatmıyordu. Ama ben önem veriyordum. Çünkü ben de bir çocuktum. Kahramanlara olan hayranlığım sadece tiyatro seyirciliğiyle sınırlı kalmaması lazımdı. Benim de bir gün oyuncu olmama sebebiyet vermeli ya da teşvik etmeliydi. Diğer kahramanlar bende başarılı olamazken, tam bu sebepten dolayı Hermann Hesse'nin Knecht'i başarıya ulaştı. Hayatının anlatabilecek her dönemini ve bu dönemlerin barındırdığı tüm koşulları anlatmıştı. Knecht'in yaşadığı zorlukları, sahip olduğu özellikleri, yakaladığı şansları, hayatına etki eden değerli insanları, etrafındakilerin onda oluşturduğu duygu ve düşünceleri, kendisinin içinde büyüyen tohumu vs. Knecht'i merkeze koyarak etrafında ve içinde olanların oluşturduğu her değişimi gözlemleyebildim. Daha da önemlisi anlatıcının ince ve yüce anlayışı sayesinde anlayabildim. Belki hâlâ hepsini anlatmış veya anlamış değildim. Ama çocuksu bir gözle bakanın aklında soru oluşmuyorsa nerede kusur veya eksiklik bulabilirdim ki? İşte, ben de bu mükemmel güzelliğin büyüsüne kapıldım. Çizgi filmlerde pişirilmiş turtanın görünür kokusu karaktere ulaştığında nasıl ayakları yerden kesilir ve burnunun önderliğinde tüm bedeni turtaya doğru yol alırsa, ben de Knech'e doğru o şekilde yol aldım. Artık onu duyumsayabiliyor ve duyumsanın bende oluşturduğu cezbedici güzelliği anlayabiliyordum. Tüm bu süreçte hem Knecht, hem anlatıcı, hem de gözlemleyen ben kendimin öğretmeni olmuştu. Hepsinden bir şeyler öğreniyor ve gelişiyordum. Bu oluşum sürecinde ne tamamen şekil verilendim, ne de tamamen şekil alandım. Kendime özgüydü ve kendimden olanlarla harmanlanıyordum. Hikâyenin sonunda Knecht, kitabın sonunda anlatıcı benden gitmişti. Ancak harmalama şekilleri ile özüme kattıkları ve en önemlisi ben hâlâ duruyordum. Devam ettim, ediyorum ve edeceğim. Bir gün ben de kahraman olacağım ve kendi gerçekliğimi yaşayacağım.
    “ "Ah, keşke insan bilen biri olabilseydi!" diye sesini yükseltti Knecht. "Bir öğreti olsaydı ortada, insanın inanabileceği bir şey olsaydı! Her şey çelişiyor birbiriyle; her şey birbirinin yanından, birbiriyle ilişkisiz kayıp gidiyor, hiçbir tarafta bir kesinlik yok. Bir şey hem böyle yorumlanabiliyor, hem karşıt bir yoruma konu yapılabiliyor. Bütün dünya tarihi hem bir gelişim ve ilerleme, hem de düpedüz bir çöküntü ve saçmalık diye görülebiliyor. Bir gerçek yok mu peki? Gerçek ve geçerli tek bir öğreti yok mu? ”

    Artık soruya siz cevap verirsiniz.

    Kitap hakkında söylemek istediğim bir şey daha var. O da Hermann Hesse'nin bilgeliği ve bütünleştirici gücü. Kuşlar gibi bu dünyadan olamayacak kadar güzel, fakat bu dünyaya tutunmuş ve ona ait bir güzelliğin anlatımı ile anlatış şekli. Kitabın içindeki kavramlar ve kavramların barındırdıkları anlam o kadar geniş çapa yayılmış ki, bir araya getirmeyi bırakın görüntüden dolayı ürküp kaçılmama ihtimali yok. Hermann Hesse burada insanlığı, insanları ve insanların yarattığı her şeyi bir yapboz -evet yine aynı benzetme- hâline getirmiş. Batı'dan klâsik müziği almış ve yanına Uzak Doğu'num bambu ağaçlarını kesen rüzgârın sesini koymuş. Batı'nın meraklı ve istekli hâllerini almış ve Doğu'nun inançlı ve azimli hâliyle birleştirmiş. Batı'nın çirkinliklerini almış ve Doğu'nun güzelliklerinde yok etmiş. Batı'nın duraksız ilerleyişini almış ve Doğu'nun durağanlığında sindirmiş. İnsanı almış ve insanda birleştirmiş. Birleşen insanı almış ve doğada birleştirmiş. Doğayı almış ve her şeyi bir bütün olarak görmüş. En güzeli de tüm bunları bize sunmuş. Kendi payınıza düşeni alın derim. Buraya kadar okuyan herkese teşekkür ediyorum. Umarım, sizi kitaba çeker ya da okuduğunuza değer. Saygılarımı ve sevgilerimi sunuyorum.

    “Dünyaya gönül vermiş insanların çocuklardan geri kalır yanı yoktur, dostum.”

    Hermann Hesse, adamdır!
  • LEV TOLSTOY, İTİRAFLARIM’DAN

    Eğitimli ve bilge kişilerin ortaya koydukları akla dayalı bilgi yaşamın anlamını reddederken büyük insan kitleleri, bütün insanlık, bu anlamı akıldışı bilgiyle algılıyordu. Bu akıldışı bilgi ise inançtır, tam da benim kabul edemeyeceğim şey. Bu, Tanrıdır; altı günde yaradılış, şeytanlar ve melekler ve diğerleri. Aklımı yitirmedikçe kabul edemeyeceğim şeyler.

    “Zamanın, sebebin ve uzayın ötesinde benim yaşamımın anlamı nedir?” Ve bambaşka bir soruya yanıt verdim: “Zamanın, sebebin ve uzayın içinde yaşamımın anlamı nedir?” Uzun düşünme uğraşları sonunda vardığım sonuç şuydu: “Hiçbir şey.”

    Tolstoy: “Hayatın anlamsız olduğunu anlayacak kadar akıllı bir tek ben ile Schopenhauer mu var?”

    İnsanoğlu var olduğu ilk günden beri hayata bir anlam yükledi ve sürdükleri yaşam onlardan bana intikal etti. içimde ve etrafımda olan her şey, cismani olan ya da olmayan her şey, onların hayat bilgisinin birer meyvesi. Benim tam da hayatı değerlendirmede ve mahkum etmede kullandığım düşünce araçlarının hepsi de benim tarafımdan değil, onlar tarafından kat edildi. Ben kendim bu dünyaya onların sayesinde geldim. Onların sayesinde öğrendim ve yetiştim. Demiri onlar çıkardılar, ormanları kesmeyi bize onlar öğrettiler, inekleri ve atları onlar evcilleştirdiler, tahıl ekmeyi ve birlikte yaşamayı bize onlar öğrettiler, yaşamımızı onlar düzenlediler ve bana konuşmayı ve yazmayı onlar öğrettiler. Ve onların bir ürünü olan, onlar tarafından yedirilen, içirilen, öğretilen ben, onların düşünceleri ve sözcükleriyle düşünerek bütün bunların saçmalık olduğunu savundum. “Yanlış olan bir şey var!” dedim kendime.

    “Neden yaşamalıyım, yani benim bu aldatıcı, fani yaşamımın ne gibi gerçek ve kalıcı bir sonucu olacak? Bu sonsuz evrende benim sonlu var oluşumun ne gibi bir anlamı var?”

    “Hayat,” dedim kendime, “Anlamsız bir kötülükten ibaret, bu kesin. Ancak bugüne kadar yaşadım ve hala da yaşıyorum, bütün insanlık da bundan önce yaşadı ve bugün de yaşamaya devam ediyor. Bu nasıl oluyor? insanlık niçin var oldu, var olmamak mümkünken. Hayatın anlamsız ve kötü olduğunu anlayacak kadar akıllı bir tek ben ile Schopenhauer mu var?”

    Yaşamın anlamsızlığını ortaya koyacak şekilde akıl yürütmek hiç de zor değil. Bu en sıradan insanın bile aşina olduğu bir şey. Gene de bu sıradan insanlar bu zamana kadar yaşamlarını sürdürdüler ve hala da sürdürmekteler. Nasıl oluyor da bunların hepsi var oluşun akla yatkın bir şey olup olmadığına hiç kafa yormadan yaşayabiliyorlar?

    Bilgelerin bilgeliklerince doğrulanan bilgim bana şunu göstermiştir ki yeryüzündeki her şey – canlı ya da cansız – olabilecek en akıllıca bir şekilde yerleştirilmiş – bir tek, benim kendi konumum aptalca. Ve o aptallar – o muazzam insan kitleleri – canlı ya da cansız her şeyin yeryüzünde nasıl konumlandırıldığı hakkında en ufak bir fikre bile sahip değiller, ama yaşamaya devam ediyorlar ve sanıyorlar ki kendi yaşamları çok akıllıca konumlandırılmış!..

    Aklıma birden şu geldi: “Ya hala bilmediğim bir şey varsa? Cehalet de aynısını yapar; cehalet de hep aynen benim dediklerimi der. Bir şeyi bilmediğinde bilmediği o şeyin aptalca olduğunu söyler. Gerçekten de öyle gözüküyor ki, sanki hayatlarının anlamını anlamış gibi çünkü anlamadan yaşayamazlardı- yaşamış ve yaşamakta olan bir insanlık var. Ben de diyorum ki bütün bu var oluş anlamsız ve ben yaşayamam.

    “Hiçbir şey bizi intihar yoluyla var oluşu reddetmekten alıkoyamaz. Pekala o halde öldürün kendinizi, irdelemekten kurtulursunuz. Yaşamak sizi mutsuz ediyorsa öldürün kendinizi! Yaşıyorsunuz, ama yaşamın anlamını anlayamıyorsunuz – o halde anlamadığınızı söyleyerek ve yazarak vakit harcayacağınıza sona erdirin yaşamınızı.

    İnsanların mutlu oldukları ve ne yaptıklarını bildikleri bir topluluğa girdiniz, şayet bunu sıkıcı ve itici buluyorsanız, gidin uzaklaşın!”

    Gerçekten de, intiharın şart olduğuna kani olup da intihar etme kararı almayan bizler, boyalı bir yosma karşısında eli ayağına dolaşır gibi aptallığından ortalığı telaşa veren, insanların en zayıfı, en tutarsızı, ya da daha açıkça söyleyecek olursak, en aptalı değil de neyiz? çünkü, ne kadar şüphe götürmez olursa olsun, bilgeliğimiz bize var oluşun anlamına ilişkin bilgiyi vermemiştir. Ancak yaşamlarını sürdüren bütün insanlık -milyonlarca insan- yaşamın anlamından şüpheye düşmemektedirler.

    Gerçekten de, yaşamın oluştuğu, hakkında hiçbir şey bilmediğim en eski zamanlardan beri insanlar benim görebildiğim yaşamın o anlamsızlığının farkında olarak yaşaya geldiler ve gene de yaşama bir takım anlamlar atfettiler. insanoğlu var olduğu ilk günden beri hayata bir anlam yükledi ve sürdükleri yaşam onlardan bana intikal etti. içimde ve etrafımda olan her şey, cismani olan ya da olmayan her şey, onların hayat bilgisinin birer meyvesi. Benim tam da hayatı değerlendirmede ve mahkum etmede kullandığım düşünce araçlarının hepsi de benim tarafımdan değil, onlar tarafından kat edildi. Ben kendim bu dünyaya onların sayesinde geldim. Onların sayesinde öğrendim ve yetiştim. Demiri onlar çıkardılar, ormanları kesmeyi bize onlar öğrettiler, inekleri ve atları onlar evcilleştirdiler, tahıl ekmeyi ve birlikte yaşamayı bize onlar öğrettiler, yaşamımızı onlar düzenlediler ve bana konuşmayı ve yazmayı onlar öğrettiler. Ve onların bir ürünü olan, onlar tarafından yedirilen, içirilen, öğretilen ben, onların düşünceleri ve sözcükleriyle düşünerek bütün bunların saçmalık olduğunu savundum. “Yanlış olan bir şey var!” dedim kendime. “Bir yerlerde büyük bir hata yaptım.” Ancak nerede hata yaptığımı anlamam çok zamanımı aldı.

    Şimdi az ya da çok sistematik bir şekilde ifade edebildiğim bütün bu şüpheleri o zamanlar ifade edemiyordum. O zamanlar sadece, yaşamın boşluğuna ilişkin varmış olduğum sonuçlar mantıksal açıdan ne kadar kaçınılmaz sonuçlar da olsa ve de bu sonuçlar en büyük düşünürler tarafından doğrulanmış da olsa bu sonuçlarla ilgili bir şeylerin doğru olmadığını hissediyordum. Hata, ister akıl yürütmenin kendisinde olsun, isterse sorunun soruluş biçiminde, vardığım sonucun mantıksal açıdan ikna edici olmasına karşın yetersiz olduğunu hissediyordum. Bütün bu sonuçlar beni akıl yürütüş biçimimin gereği olan şeyi yapmaya yani kendimi öldürmeye ikna edememişti. Kendimi öldürmeden, beni bu noktaya aklın getirdiğini söylersem yalan söylemiş olurdum. Akıl işin içindeydi, ama sadece bir tür var oluş bilinci diye adlandırabileceğim bir şey daha işin içindeydi. Beni dikkatimi şuna değil de buna yöneltmeye zorlayan bir güç iş başındaydı. Beni içinde bulunduğum ümitsiz durumdan çekip çıkaran ve dikkatimi bambaşka bir tarafa yönelten şey işte bu güçtü. Bu güç beni, dikkatimi insanlığın ben ve bana benzer birkaç yüz kişiden oluşmadığı ve henüz insanlığın var oluş serüvenini bilmediğim gerçeğine yönelmeye zorladı.

    Kendime benzer insanlardan oluşan dar çevreme baktığımda sadece sorunu kavrayamayan insanlar, ya da kavrayıp da sorunu hayatın sarhoşluğu içerisinde boğanlar, ya da sorunu kavrayıp da yaşamına son verenler, ya da sorunu kavradıkları halde zayıflıklarından ötürü ümitsiz yaşamlarını sürdürenleri görüyordum, Başka hiç kimseyi görmüyordum. Sanıyordum ki ait olduğum zengin, eğitimli ve bolca boş vakti olan insanlardan oluşan o dar çevre insanlığın tamamıydı ve de diğer, o güne kadar yaşamış ve hala da yaşamakta olan milyarlarca insan gerçekten insan değil bir çeşit sığırdılar.

    Hayat hakkında akıl yürütürken beni dört bir yandan kuşatan insanlığın tamamının var oluşunu gözden kaçırmış olmam şimdi bana tuhaf ve inanılmaz derecede akıl almaz geliyor. Benim hayatımın, Süleyman’ın ve Schopenhauer’un hayatlarının gerçek, normal hayatlar, milyarlarca insanın hayatlarının ise dikkate değmeyecek birer vaka olduğunu düşünecek derecede saçma bir hatanın içine düşmüştüm. Şimdi bana tuhaf gözükse de o zamanlar öyle düşünüyordum. Aklımım kibrinin aldatmacasında benim, Süleyman’ın ve Schopenhauer’un soruyu en doğru şekilde sorduğumuzu ve sorunun daha başka hiçbir şekilde sorulamayacağını sanıyordum. Bu, bana öylesine şüphe götürmez bir gerçekmiş gibi geliyordu ki, bütün o milyarların henüz sorunun derinliğini kavrama noktasına gelemediklerini düşünüyordum. Öyle ki, yaşamın anlamını ararken bir kere bile şu soru aklıma gelmemişti: “Peki, yeryüzünde bugüne kadar yaşamış ve hala da yaşamakta olan milyarlarca sıradan insanın hayatlarının anlamı nedir ve de ne olagelmiştir?”

    Öyle söylenmese de, bizim gibi özgür düşünen, eğitimli insanlara özgü olan bu delilikle uzunca bir süre yaşadım. Ancak, gerek gerçekten çalışan insanlara duyduğum, beni onları anlamaya ve sandığımız gibi aptal olmadıklarını görmeye zorlayan o somut sevgi, gerekse yapacağım en iyi işin kendimi asmak olduğu gerçeğinden öte bir şey bilmeme imkan olmadığına olan samimi inancım yüzünden, eğer yaşamak ve yaşamın anlamını kavramak istiyorsam bu anlamı, onu yitirenlerin ve kendilerini öldürmek isteyenlerin arasında değil de, yaşamın kendisini oluşturan, kendi hayatlarının ve de bizim hayatlarımızın yükünü sırtlanmış olan, geçmişin ve günümüzün milyarları arasında aramam gerektiğini en azından içgüdüsel olarak hissettim. Geçmişte yaşamış ve hala da yaşamakta olan o basit, cahil ve fakir insanların oluşturduğu muazzam kitlelerin üzerinde düşünmeye başladım ve oldukça değişik bir şeyle karşılaştım. Şunu gördüm ki, nadir istisnalar dışında, yaşamış ve yaşamakta olan bütün o milyarlar benim sınıflandırmama uymuyor; onları sorunu anlayamayanlar diye sınıflayamazdım, çünkü soruyu olağanüstü bir açıklıkla dile getiriyor ve yanıtlıyorlardı. Ne de onları Epikürcüler olarak düşünebilirdim, çünkü yaşamlarında zevkten çok yoksunluklar ve acılar vardı. Hele onların mantıksız bir şekilde, anlamsız bir var oluş sürdürdüklerini hiç söyleyemezdim, çünkü yaşamlarındaki her şeye, ölüm de dahil olmak üzere, açıklama getirebiliyorlardı. İnsanın kendisini öldürmesini en büyük kötülük sayıyorlardı. Öyle gözüküyordu ki, bütün insanlığın hayatın anlamına ilişkin, benim doğrulamadığım ve küçümsediğim bir bildiği vardı. Akla dayalı bilgi yaşamın anlamına ilişkin bilgi vermez ve var oluşu dışlarken, milyarlarca insanın bütün insanlığın hayata atfettiği anlam küçük görülen bir takım yalancı bilgiye dayanıyordu.

    Eğitimli ve bilge kişilerin ortaya koydukları akla dayalı bilgi yaşamın anlamını reddederken büyük insan kitleleri, bütün insanlık, bu anlamı akıldışı bilgiyle algılıyordu. Bu akıldışı bilgi ise inançtır, tam da benim kabul edemeyeceğim şey. Bu, Tanrıdır; altı günde yaradılış, şeytanlar ve melekler ve diğerleri. Aklımı yitirmedikçe kabul edemeyeceğim şeyler.

    İçinde bulunduğum durum korkunçtu. Akla dayalı bilginin yolunda var oluşu reddedişten başka bir şey bulamayacağımı biliyordum. Ve inançta da aklı reddedişten başka bir şey yoktu. Bu benim için var oluşun reddinden bile daha çok kabul edilemeyecek bir şeydi. Akla dayalı bilgi açısından yaşam kötüydü, insanlar bu gerçeği biliyorlardı ve yaşamlarına son vermek kendi ellerindeydi. Gene geçmişte olduğu gibi şimdi de yaşamaya devam ediyorlardı. Yaşamın kötü ve anlamsız olduğunu uzun süreden beri bilmeme rağmen ben kendim yaşamaya devam ediyordum. İnanç açısından bakıldığında ise yaşamın anlamını kavrayabilmem için aklımı reddetmem gerekiyordu. Tam da bunun bir anlamının olması gerekiyordu.

    Bir çelişki doğmuştu ve bu çelişkiden çıkışın iki yolu vardı. Ya benim mantık dediğim şey sandığım kadar akla dayalı değildi, ya da bana akıl dışı gözüken şey sandığım kadar akıl dışı değildi. Ben de akılcı bilgiye dayalı düşünce çizgimin geçerliliğini araştırmaya koyuldum.

    Geçerliliğini araştırınca düşünce çizgimin gayet doğru olduğunu gördüm. Yaşamın hiçlikten başka bir şey olmadığı sonucuna varmak kaçınılmazdı, ancak bir hatayı fark ettim. Hata, akıl yürütme biçimimin sormuş olduğum soruyla uyuşmamasıydı. Soru şuydu:

    “Neden yaşamalıyım, yani benim bu aldatıcı, fani yaşamımın ne gibi gerçek ve kalıcı bir sonucu olacak? Bu sonsuz evrende benim sonlu var oluşumun ne gibi bir anlamı var?” Ben de bu soruya cevap verebilmek için var oluşu incelemiştim.

    Var oluşla ilgili akla gelebilecek her türlü soruya ilişkin çözümler beni açıkça tatmin etmiyordu, çünkü benim sorum ilk bakışta basit gözükse de sonlunun sonsuzla, sonsuzun da sonluyla açıklanmasını gerektiriyordu.

    Şu soruyu sordum: “Zamanın, sebebin ve uzayın ötesinde benim yaşamımın anlamı nedir?” Ve bambaşka bir soruya yanıt verdim: “Zamanın, sebebin ve uzayın içinde yaşamımın anlamı nedir?” Uzun düşünme uğraşları sonunda vardığım sonuç şuydu:

    “Hiçbir şey.”

    Muhakemelerimde sürekli olarak sonluyu sonluyla, sonsuzu da sonsuzla karşılaştırıyordum (başka türlü de yapamazdım zaten). Ancak bu yüzden de kaçınılmaz olan şu sonuca varıyordum:

    Güç güçtür, madde maddedir, irade iradedir, sonsuz sonsuzdur, hiçbir şey hiçbir şeydir. Elde edebileceğim tüm sonuç buydu.

    Bu matematiktekine benzer bir durumdu. Bir denklemi çözmek için kafa yorduğumuzda bir özdeşlik üzerinde çalıştığımızı anlarız. Düşünce çizgimiz doğrudur, ancak bu düşünce çizgisi a eşittir a, ya da x eşittir x, ya da ° eşittir ° yanıtına Ulaşır. Benim var oluşun anlamına yönelik sorumla ilgili akıl yürütüşümde de aynısı oldu. Bütün bilimlerin bu soruya verdiği yanıt özdeşlikti.

    Ve gerçekten de kuralcı bilimsel bilgi – Descartes’irı yaptığı gibi, her şey hakkında mutlak bir şüpheden yola çıkan o bilgi inanç adına kabul edilen her türlü bilgiyi reddeder, her şeyi yeni baştan aklın ve deneyin kanunları üstüne inşa eder ve var oluş sorusuna benim de ulaştığım o belli belirsiz yanıttan başkasını veremez. Sadece ilk başlarda bana bilgi pozitif bir yanıt – Schopenhauer’un yanıtını – veriyor gibi gelmişti. O yanıt da hayatın hiçbir anlamı olmadığı ve kötü olduğuydu. Ancak, konuyu incelediğimde anladım ki, bu yanıt pozitif bir yanıt değildi ve o yanıtı o şekilde ifade eden şey benim hislerimdi. Brahmanlar, Süleyman ve Schopenhauer tarafından kesin olarak ifade edildiği şekliyle yanıt ya belirsizdi, ya da özdeşlikti: O eşittir 0, var oluş eşittir hiçlik. Bu şekilde felsefi bilgi hiçbir şeyi inkar etmemekle birlikte soruyu kendisinin çözemeyeceği yanıtını vermiş oluyordu. Felsefe için bu sorunun yanıtı belirsizliğini koruyordu.

    Bunu anladığım için şunu da anlamıştım ki, akılcı bilgide soruma yanıt bulmam imkansızdı ve akılcı bilginin verdiği yanıt sadece şunu göstermişti: Böyle bir yanıt, ancak soru başka bir şekilde ifade edilirse ve de soruya sonlunun sonsuzla olan ilişkisi dahil edilirse, elde edilebilirdi. Şunu anladım ki, inancın verdiği yanıtlar her ne kadar akıldışı ve gerçek anlamından saptırılmış da olsa, bu yanıtların üstün olan bir yanı vardı. Bu yanıtların getirdiği her çözümde sonlu ile sonsuz arasındaki ilişkiye yer verilmişti. Bu ilişki olmadan bir çözüm olamazdı.

    Soruyu her ne şekilde sorduysam aldığım yanıtta bu ilişki vardı. Nasıl yaşamalıyım? – Tanrının kanunlarına göre. Benim yaşamamın ne gibi bir gerçek sonucu olacak? Sonsuz ıstırap ya da sonsuz mutluluk. Yaşamın, ölümün yok edemeyeceği nasıl bir anlamı var? – Sonsuz Tanrıyla birleşmek: Cennet.

    Böylelikle, bana tek bilgi türü gibi gelmiş olan akılcı bilginin yanı sıra yaşayan bütün insanların bir başka, akıl dışı bilgiye -yaşamayı mümkün kılan o şeye, yani inanca- sahip olduğunu kabul etme noktasına geldim. Inanç hala bana eskiden olduğu kadar akıl dışı geliyordu, ama sadece inancın insanlığın var oluş sorusuna yanıt verdiğini ve bunun sonucu olarak da yaşamayı mümkün kıldığını kabul etmekten başka çarem de yoktu. Akla dayalı bilgi beni yaşamın anlamsız olduğunu kabul etme noktasına getirmişti. Hayat akışım durmuştu ve kendimi öldürmek istiyordum. İnsanlığın tamamına baktığımda ise insanların yaşamayı sürdürdüklerini ve yaşamın anlamını bildiklerini söylediklerini görüyordum. Bir de kendime baktım. Geçmişte hayatta bir anlam bulabildiğim sürece ve onu yaşamaya değer kılabildiğim sürece yaşamaya devam etmiş olduğumu gördüm.

    Tekrar başka ülkelerin insanlarına, kendi çağdaşlarıma ve onların atalarına bakınca da aynı şeyi gördüm. Var oluşun olduğu her yerde, insanoğlu inanmaya başladığı günden beri yaşamı kendisi için yaşanılır kılmıştı ve bu inancın ana hatları her yerde hep aynıydı.

    Bu inanç ne olursa olsun, hangi yanıtlan verirse versin ve bu yanıtlan kime verirse versin, verdiği her bir yanıt insanoğlunun fani varlığına acıların, yoksunlukların ve ölümün ortadan kaldıramayacağı sonsuz bir anlam katmakta. Bu, ancak yaşamın anlamını ve olanağını inançta bulabileceğiz demektir. O halde inanç nedir? Şunu anladım ki, inanç sadece “görülmeyenin bilgisi” vesaire değildir; bir vahiyderı ibaret de değildir (bu, inancın yalnızca bir yönünü tanımlamaktadır), insanın Tanrı’yla olan ilişkisi de değildir (insanın inancı Tanrı yoluyla tanımlamaması, önce inancı sonra Tanrı’yı tanımlaması gerekir) . İnanç sadece insanın Bir denilen şeyle yaptığı bir anlaşma da değildir (inancın en çok da bu olduğu sanılır). İnanç insanın var oluşunun anlarına ilişkin bilgidir ve ancak bu bilginin sonucunda insan kendi kendisini yok etmeyip yaşamını sürdürebilir. İnanç, var oluşun gücüdür. Bir insan yaşıyorsa bir şeylere inanıyordur. Eğer bir şeyler için yaşamak gerektiğine inanmasaydı, yaşıyor olmazdı. Eğer insan fani olanın aldatıcı doğasını görmüyor ve fark etmiyorsa fani olana inanıyor demektir. Fani olanın aldatıcı doğasını kavrayabiliyorsa sonsuza inanmak zorundadır. Bir inancı olmadan yaşayamaz.

    Zihin uğraşı verdiğim bütün o süreci hatırladım ve dehşete kapıldım. Şimdi apaçık anlıyordum ki, bir insanın yaşayabilmesi için ya sonsuzu görmemesi, ya da var oluşun anlamına ilişkin sonlu olan ile sonsuz olanı birleştiren bir açıklamasının olması gerekiyordu. Böyle bir açıklamam eskiden olmuştu, ama fani olana inanmaya devam ettiğim müddetçe bu açıklamaya ihtiyaç duymuyordum ve akıl yoluyla kendi açıklamamın geçerliliğini araştırmaya başladım. Aklın ışığında benim eski açıklamam tamamen paramparça oldu. Ancak bir zaman geldi ki, fani olana inanmayı bıraktım. Sonra bildiklerimden yola çıkarak akılcı temeller üzerine var oluşun anlamını verecek bir açıklama inşa etmeye başladım. Ancak hiçbir şey inşa edemedim. insan aklının en iyileriyle birlikte ben de o, sıfır eşittir sıfır, sonucuna vardım ve bu sonuca çok şaşırdım. Gerçi bundan başka bir sonuç da çıkamazdı.

    Deneysel bilimlerde soruma yanıt aramakla aslında ne yapıyordum? Niçin yaşadığımı öğrenmek istiyordum. Bu amaçla da kendimin dışında kalan her şeyi araştırdım. Açıkça çok şey öğrendim, ama ihtiyacım olan şeyleri değil.

    Felsefi bilgide yanıt aramakla ne yapıyordum? Benimle aynı durumda olmuş olan kişilerin düşüncelerini inceliyordum, ama “Niçin yaşıyorum?” sorusuna yanıt bulamıyordum. Şurası açıktı ki kendi bildiğim şeyden başka hiçbir şey öğrenemiyordum. Kendi bildiğim de, hiçbir şeyin bilinemeyeceğiydi.

    Kimim ben? Sonsuzun bir parçası. İşte bütün sorun bu iki sözcükte yatıyordu.

    İnsanlığın bu soruyu kendisine sadece dün sormuş olması mümkün müydü? Benden önce herhangi birisinin kendisine bu kadar basit olan, her zeki çocuğun dilinin ucuna geliverecek o soruyu sormuş olması mümkün değil miydi?

    Şurası kesin ki bu soru insanoğlunun var oluşundan bu yana sorula gelmiştir ve doğaldır ki insanlık var olalı beri sonluyu sonluyla ve de sonsuzu sonsuzla karşılaştırmak aynı derecede yetersiz sonuç vermiştir. İnsanlığın var oluşundan beri de sonlu olanın sonsuz olanla ilişkisi araştırıla ve dile getirile gelmiştir.

    Sonlu olanın sonsuza uyarlandığı ve var oluşa ilişkin bir anlamın keşfedildiği bütün bu kavramları -Tanrı kavramı, irade kavramı ve iyilik kavramını- mantıksal incelemeye tabi tutarız. Ve bütün bu kavramlar da aklın eleştirilerine direnmekte başarısız olurlar.

    Eğer bu, bu kadar korkunç olmasaydı, bizlerin büyük bir gurur ve tatmin duygusuyla çocuklar gibi, bir saati önce parçalarına ayırıp, içinden yaylarını çıkarıp, ondan bir oyuncak yapıp, sonra da saatin çalışmamasına şaşırmamız gülünç bir durum olabilirdi.

    Sonlu ile sonsuz arasındaki çelişkinin çözümü ile var oluş sorusuna verilecek ve yaşamı yaşanılır kılacak olan o yanıt gerekli ve değerli bir yanıttır. Bu, her yerde, her zaman ve bütün insanlar arasında rastladığımız tek çözümdür: insanın var oluşunun izini yitirdiğimiz zamanlardan gelen bir çözüm; öylesine zor bir çözüm ki bir benzerini asla oluşturamayacağımız bir çözüm. Ve bu çözümü bizler tasasızca yok etmekte ve hepimizin doğasında olan ve bir cevap da bulamadığımız o aynı soruyu sormaya devam etmekteyiz.

    Sonsuz bir Tanrı kavramı, ruhun Tanrısallığı kavramı, insanın Tanrı’yla olan ilişkisi, ruhun birliği ve varlığı, insandaki ahlaki iyilik ve kötülük düşüncesi; bütün bunlar insan düşüncesinin gizli sonsuzluğunda özlüce belirtilen kavramlardır. Bu kavramlar, onlar olmaksızın ne yaşamın ne de benim kendimin var olması mümkün olmayan kavramlardır. Ne var ki, ben bu bütün insanlığın emeğini reddederek, onu kendim yeni baştan, kendi tarzımda oluşturmak istiyordum.

    O zamanlar böyle düşünmüyordum, ama bu fikirlerin tohumları çoktan içimde yer etmişti. tam olarak şunu anlamıştım ki, Schopenhauer ve Süleyman ile birlikte, bütün bilgeliğimize rağmen, içinde bulunduğum konum aptalca bir konumdu. Yaşamın kötülükten ibaret olduğunu görmekte ve yaşamaya devam etmekteydik. Bu açıkça aptallıktı, çünkü eğer hayat anlamsızsa ve ben de madem mantıklı olanı o kadar seviyor idiysem, bu durumda yaşama son verilmesi gerekirdi ve o zaman da kimse bunun yarılış olduğunu söyleyemezdi, ikinci olarak şunu anladım ki, insanın bütün muhakemesi boşta dönen bir pinyon çarkı gibi bir kısır döngüye sapıyordu. Ne kadar çok ve ne kadar iyi akıl yürütürsek yürütelim o soruya bir cevap bulamayız. Sıfır her zaman sıfıra eşit olacaktır ve bu yüzden tuttuğumuz yol büyük ihtimalle yanlıştır.
  • İŞTE GENE BEN ve SİZLERE YİNE OKUMUŞ OLDUĞUM ESKİ BİR KİTAPTAN BİR İNCELEME DAHA. :)

    Don Kişot ile ilgili söylenememiş şeyler hakkında kim ne söyleyebilir acaba? Miguel de Cervantes tarafından kaleme alınan ve yazılan roman, dört yüz yıldan bu yana, on sekizinci yüzyıldan kalma edebi akımlara, yirmi birinci yüzyıl post-modernizmine ilham kaynağı olmuştur. İngiliz yazar William Makepeace Thackeray, İspanyol filozof José Ortega y Gasset, Melville, Flaubert, Kafka, Nabokov, Dostoyevski, Proust, Jorge Luis Borges gibi yazarların eleştirel çalışmalarına da ivme kazandırmıştır.

    Don Kişot‘a, bir okuyucu yaklaşımı acaba nasıl yapılır? Gelin bunu ele alalım ve birlikte okuyalım. :)

    Yukarıda ilham alan yazarların dışında, İngiliz şair William Shakespeare, Cervantes’in Don Kişot adlı eserindeki Cardenio’nun öyküsünden esinlenerek yazdığı oyunlarından biri olan, Cardenio tragedyası için eseri kaynak malzeme olarak kullanmanın nadir bir övgüsünü Cervantes'e fazlasıyla ödedi. Shakespeare tarafından yazılan bu (Cardenio) romanda İktidar, zorbalık, aşk, iffet ve ölüm öğeleriyle şekillenen tragedyada kadınların sahip olduğu değerlerin üstünlüğü vurgulanmıştır. Eser sahnelendiğinde, ustaca düşünülen olay dizisi, canlı tabloları ve mükemmel oyun kurgusu ile övgü toplamıştır. Sanatçı burada aşırı materyalizm ve metinlerin sonsuz referanslarını biz sanatseverlere sunmaktadır.

    “Gözlerini kendine çevirip kendi kendini tanımaya çalış; varılması en zor olan bilgi budur. Kendini tanırsan, öküze özenen kurbağa gibi şişinmezsin.” S. 698

    Don Kişot, sıradan ve gündelik referansları hak eden birkaç kitaptan biridir. Bununla birlikte, hepimiz tarafından evrensel olarak bilinen bir sıfat olan "hayalperest" ile doğuran bağlantılı birkaç kitaptan da biridir. Peki ya biz okurlar, bu kültürel bir monolit olan romanı nasıl değerlendirmeye ve ele almaya başlıyoruz? Bunun için Tabii ki en basit yol, ilk yayınlanışından dört yüz yıl sonra, Don Kişot'un hala okunaklı bir ebedi eser olduğu gerçeğine dikkat ederek!

    Kitapta anlatılan mini hikâyeler, modern yayıncılarında dikkatini çekecek kadar güzel görünen şeylerdi. Açıklamalar insanı bazen belirsiz bir karmaşaya doğru sürüklerken, romanda bahse konu olan bazı silahlar veya dindarlık üzerine geçen uzun kesitler okuyucuların duyarlılıklarına garip gelebilir. Sancho Panza'nın kısa solo maceraları bizleri eğlendiriyor ve zihnimizde kitaba dair hoş şeyler bırakıyor.

    “Dağlarda bilginler, çoban kulübelerinde filozoflar yetişir.” S. 506

    Burada ele aldığımız romanı aslında iki kitap olarak yayınlandı. Bunlardan ilk cilt 1605 yılında yayınlandı ve o dönemde çok popüler oldu. Onun “devamı” niteliğinde olanı ise 1615 yılında yayınlandı. Cervantes, bu ikinci cildi bitirmek için bence biraz acele etmeliydi çünkü bir başka yazar, Alonso Fernández de Avellaneda, Cervantes'in kendi metninde eğlendiği ikinci ciltlik bir sahneyi zaten düşünmüştü. Bu derleme, hikâyeleri Don Kişot'un aldatmacaları tarafından çerçevelenen birçok küçük karakteri ile yalnızca ilk cilde odaklamaktaydı. Bu ikincil olaylar dizisinin çoğu, Erken Modern İspanya'da toplumun geniş bir kesimini ele geçiren karakterizasyonları barındırmaktadır. Kitabın bazı arketip’lere ait cazibesi, Cervantes'in İspanya dünyasındaki şövalyeliği, bizi çeken bir büyü olmaya, bu durumların kendiliğinden gittikçe daha acınası bir halde devam etmesi, biz okurlar için daha da çekici olmaya başlıyor.

    Kişinin “çılgınlığı” olarak bahsettiği, kendisinin ayrı kültürel bir davranışı olarak okumakta olduğumuz Don Kişot eseri boyunca mevcut olan daha büyük bir sosyal hoşgörüsüzlük teması üzerinde durmaktadır… Don Kişot bu edebi eseri ile İspanya tarihinin bir dönemine bizim için ışık tutuyor; burada yabancı düşmanlığı ve siyasi hoşgörüsüzlüğün yükselişine onun sayesinde tanıklık ediyoruz. İşte tamda tarihin, Kastilya ve Leon Kraliçesi I. Isabel ile Aragon Kralı II. Ferdinand’ın evlenmesine şahit olduğu bu zamanda, iki büyük gücün birlikteliği sağlandıktan sonra, İspanya’daki İslam aristokrasisinin tasfiye sürecinin hız kazandığı kayıtlara geçmiştir. 1478’de hayata geçmiş olan İspanyol Engizisyonu binlerce Yahudi’nin ve Konverso’nun ölüm emrini vermiştir. 31 Mart 1492’de I. Isabel ve II. Ferdinand, Yahudilerin ‘iyi Hristiyanları kendi kutsal inançlarından döndürmeye çalıştıkları’ gerekçesi ile birlikte yaşamakta oldukları Yahudileri ve Müslümanları İspanya’yı dört ay içinde terk etmelerini emreden Elhamra Kararnamesini imzaladılar. Üstelik giderken sahip oldukları altın, gümüş vb. yanlarına almaları yasaklandı. Kararnameye göre bu kurallara uymayanlar, bu süre zarfında ülkeyi terk etmeyenler ve onlara yardım edenler ölüm cezasına çarptırılacaktı.

    “Dikkat et; imkânsızın peşine düşersen, imkânı olan bile, haklı olarak senden esirgenebilir.” S. 338

    Aslında romanın konsepti oldukça basittir: Bu on yedinci yüzyıl romanımızda, La Mancha'da bir arazi sahibi olan ve felsefenin tutarsızlıkları yüzünden delirmiş olan ana karakterimiz, hayalperest Alonso Quijano ile birlikte olan köylü Sencho Panza’nın ve bu ikilinin yaşattıkları ile bizleri gerçekten güldüren, ama bir o kadar da düşündüren birçok olaylar zincirini içermektedir. Quijano’nun, batı kültüründe artık son demlerini yaşayan şövalyeliğin kaybolan mesleğine haysiyet kazandırma çabasının mizahi ve alaycı bir eleştirisidir. Hikâyemizde bu histerik inanç hareketine karşılık, kötü niyetli hırsızları, alaycı çobanları ve sadist asilleri okuyacağız ve ilk birkaç sahne, çağdaş dünyaya karşı tek başına duran Don Kişot'u konu ediyor, ancak ilerleyen sayfalara doğru kendisine romanımızda eşlik eden yancısı Sancho Panza'yı tanıtıyor. Don Kişot ve Sancho'nun kişilik olarak birbirinden ayrıldığını hayal etmek okur olarak çok zor değildir: ikisi, sürekli olarak dünyaya ve karşılıklı olarak birbirinden ayrıcalıklı görüşlere odaklanmış kişiliklerdir.

    “Söz gümüş ise sükût altındır. Ne olursun, mecbur kalmadıkça söze karışma. Sık sık ipliğini pazara döküp ne kötü bir kumaştan yapıldığını gösterme!” S. 141

    Böylece, kitabımız karakterlerimizin ideal ya da birer komedi figürleri olarak tasvir edilip edilmediklerine, İspanya'nın Engizisyonunun çarpıtıcı etkisine işaret eder, çünkü karakterler genellikle farklı bakış açılarıyla Katolikliği desteklemektedir. Bu nedenle, romanda karşıt görüşlü bakış açıları, varsayılan olarak kültürel normlara bağlı “doğal” karakterlerden, bu kültürel normları yapay olarak yerine getiren “doğal olmayan” karakterlere kadar uzanır. Don Kişot'un performansı, karakterlerin tümü arasında en çekici olanıdır çünkü kendisi kişilik olarak herhangi bir otoriteye bağlı değildir. Katolik metinleri yerine, kendi seçtiği otorite, kutsal kitapmış gibi çalıştığı popüler bir edebiyat timsalidir. Böylesi bir “sapkınlık”, yetkililerin dikkatini, dini, manevi anlamda değilse de, hukuki anlamda fazlasıyla çekmektedir. Kendisinin yaptıkları ve idealleri statükoyla keskin bir tezat oluşturmaktadır. Okumakta olduğumuz Don Kişot'un rolünün, mizahının büyük bir kısmı, dönüştürülen Müslümanlara ve Yahudilere benzer şekilde kendi ülkesinde bir yabancı olduğu gerçeğinden kaynaklanmaktadır. Kendi baskın laik inanç sistemi, sapkınlığın gerçek suçlamalarından kaçınmaya yetecek kadar Hıristiyan normlarına bağlı kalmaktadır. Bu nedenle, Cervantes'in diğer karakterlerinin Don Kişot'un çılgınlığına tepkisini betimleme şekli, zamanın dini dogmasından güvenli bir mesafeyi korurken, İspanyol kültürel kontrol sisteminin mantığını ortaya çıkarmaktadır.

    “Bütün kötü huylar, beraberinde az da olsa bir zevk getirirler, Sancho; ama kıskançlık sadece tatsızlık, hınç ve öfke getirir.” S. 494

    Don Kişot'un devam eden izlenimlerimden biri çoğulculuk için bastırılmış bir özlemi içerir. Yazar Michael McGaha, bu eserin doğal olarak Cervantes'in Cezayir'deki kendi deneyimleriyle bağlantılı olduğunu düşünmektedir: “Cezayir'de Cervantes'in geçirdiği beş yıl, İspanyol okurlarının büyüleyici buldukları kesin bir malzeme kaynağı olmuştur. İspanya'dan çok farklı bir topluma uzun süredir maruz kaldığı, ama aynı zamanda, Orta Çağ'ın hoşgörülü, çoğulcu İspanya'sını andıran bir topluma uzun süreli maruz kalması, onun ufkunu genişletmiştir.” Kendisinin bu yorumu, anakronizmin derinliğinin altını çizmeye fazlasıyla yardımcı olur.

    Genel olarak, bu nedenledir ki Don Kişot, bugün bile okunabilecek en iyi ve en güzel olan temel edebiyat eserleri arasındadır. Don Kişot ile okuyucular antik dünyanın büyüleyici, pastoral atmosferini yaşarken, aynı zamanda gerçek dünyanın da acımasız, kötü yanlarını da kritize ederler.

    "Ey felâket, tek başına geldiysen hoş geldin." S. 426

    "Şimdi lütfen söyleyin bakalım, elinde olmadan deli olan mı, yoksa bilerek delirenler mi daha akıllıdır?" S. 308

    Şimdiden keyifli okumalar dilerim arkadaşlar.

    Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesin de görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

    ~ Adem YEŞİL ~