• Korku filmlerini, öykülerini, oyunlarını çok severim. Ama bu sevgimle çelişen bir korkmama durumum da var. Korku filmleri beni eğlendirir, fakat korkutanı bulmakta zorlanırım. Günümüzün klasik "jumpscare" korkuları benim üzerimde bir etki yaratmıyor ve maalesef artık korku sineması (istisnalar var elbette) bunlarla dolmuş durumda. Türk korku sinemasının halinden zaten bahsetmeye gerek yok. Can Evrenol sağolsun son zamanlarda gerçek korkunun ne demek olduğunu gösteren örneklerle karşımıza çıkıyor. Dünya sinemasından da yakın zamandan örnek verecek olursak, izleyicilerin beğenmediği fakat eleştirmenlerden ve tabi ki benden tam puan alan It Follows'u öne çıkarabilirim. Çünkü korkunun asıl amacı bana göre, yerinden sıçratmak olmamalı. Korkunun asıl amacı içinde barındırdığı dehşeti karşıdakine aktarmak olmalıdır. It Follows bunun güzel bir örneğiydi. İzlerken dehşete düşüp kendinizi filmin içinde düşünmemeniz elde bile değildi.

    Neden böyle bir giriş yaptım? Aslında üzerinde durmak istediğim konuyla son derece alakalı. Yüce Tanrı Pan, korku edebiyatının ilk örneklerinden. H.P. Lovecraft'ın bile ilham aldığı bir eser. Aynı zamanda Guillermo Del Toro'nun Pan'ın Labirenti adlı, üç Oscar'a layık görülmüş şaheserinin de ilham kaynağı. Yani görüyorsunuz ki, kısacık bir korku hikayesi geçmişten günümüze etkisini hala ilk günkü gibi gösterebiliyor. Yüce Tanrı Pan'ı okurken, asıl korkuyu ve asıl dehşeti hissedebiliyorsunuz. İnsanlara saldıran ve arkasından cesetler yığını bırakan bir yaratığın kısa maceralarını okumuyorsunuz. Bu yaratığın fikrinin ne kadar dehşet verici olduğunu okuyorsunuz. Ve işte asıl korku böyle olmalı.

    Anlatımındaki teknik unsurların çağına göre mükemmel olması göze çarpan ilk unsurlardan. Ayrıca karakterlerin gerçekçiliği ve öykü anlatıcılığının temposu zaten kısa olan öykünün akıp gitmesini sağlıyor.

    İthaki'ye kitap baskıları konusunda kızgınım. Zaman Çarkı serisinin altıncı kitabını hiçbir yerde bulamadığım için başlamaya korkuyorum ve yayınevinden bu konu hakkında sorularıma cevap alamıyorum. Koca bir fantastik destanı bünyesi altına aldıktan sonra beraberinde getirdiği tüm sorumlulukları da üstlenmesi gerektiğini düşünüyorum yayınevinin. Ama yiğidi öldür hakkını yeme; Karanlık Kitaplık derlemesi son zamanlarda yaptıkları en iyi iş olabilir. Devamını da edinmeye başladım. Tavsiyem, kısa zamanda bu eserlere ulaşın, baskısı bittikten sonra ne olur bilemiyorum.
  • Nesin Köyü'nü duymuştum. İnternetten bakıyorum: "Köyde Yaşam". Okuyorum: “ Nesin Köyü alabildiğine özgür bir ortamdır. Köyün amacı çalışmak ve düşünmektir. Kimse kimsenin özgürlüğünü kısıtlayamaz, inancına düşüncesine karışamaz, çalışan kimseyi rahatsız edemez.” Ne güzel… Nesin Matematik, Sanat, Felsefe Köyleri var. Bilgisayar programlama dersi bana gayet uygun. Köye gitmek isteyenler için ihtiyacı varsa burs veriliyor. İstersek Şirince’den kendileri gelip bizi alıyor. Yani köye gitmeyi ellerinden geldiğince kolaylaştırıyorlar. Oraya gitmeyi çok istiyorum. Sırada aileye söylemek var. Babama köyden bahsediyorum. “Hadi ama baba, akıllı telefon falan bekleyebilir. Ben oraya gitmeyi çok istiyorum.” Neyse ki babam konu eğitim olduğunda daha hassas davranıyor. Belki de kendisi okuyamamış ve eğitimden hevesini alamamış olduğundan.
    İnternetten kaydoluyorum. Kaydolurken hedeflerime, neden köye gitmek istediğime dair sorular sormuşlar. Bunlar köye kabul edilebilmek için. Fark ettim de bunlar ne bildiğime değil, ne istediğime yönelik sorular. Daha önce matematik kursuna gitmiş olanlar, oraya sınava çalışmak, inekleyip ezberlemek isteyenlerin değil; kanıtlarıyla mantığıyla gerçekten matematik öğrenmek isteyenlerin gitmesi gerektiğini söylüyorlar (bkz. eğitim sisteminde eksik olan her şey  ). Kayıt süresinde öğrencileri seçiyorlar. Kabul edildiğimi öğrenince gitmek kalıyor geriye. Annemle, İzmir’e doğru yola çıkıyoruz. Annem beni bırakıp geri dönecek. ‘Kız başıma’ orada kaldığımı duysalar çok karşı çıkacakları için akrabalara söylemiyoruz. Oranın güvenli bir yer olduğunu nasıl anlatabilirsin ki onlara?..
    Yol uzun… Okuyor olduğum kitabı bitirip Mustafa Kemal’in Romanı-3’e başlıyorum. Mustafa Kemal’in Romanı-1’de bahsedilen Yorgo’nun mahzeni bu kitapta da anılmış.
    Şirince’ye vardık, aç ve yorgunuz. İlk gördüğümüz yerde yemek yiyoruz.

    Mustafa Kemal'in Romanı-1’de henüz Mustafa Kemal’in doğmadığı, Zübeyde Hanım’ın genç bir kız olduğu zamanlar… O zamanlar Osmanlı’nın durumundan, çetelerin yaptıklarından bahsediyor yazar. Yorgo’nun Mahzeni ismi sık sık geçiyor. Hikaye şöyle: Yorgo’nun Mahzeni, ticaret malları da satan bir şarap mahzenidir. Orada küçükken öksüz kalan, sonra köle olarak satılan bir Rum kadın çalışmaktadır. Kadın artık hayattan bıkmıştır. Oradan ticaret için Anadolu’dan Selanik’e gelen bir adam alışveriş yapmaktadır. Zübeyde Hanım’ın annesi ve komşusu, adamın sık müşterisidir. Rum kadın adamın iyi niyetli biri olduğunu görür. Artık yaşamını değiştirmek istemektedir ve mahzene bir dahaki gelişinde yardım ister. Onunla evlenirse mutlu olacağını söyler. Adam da Müslüman olması şartıyla kabul eder ve evlenirler. Ancak adamın kalacak yeri yoktur. Zübeyde Hanımların komşusu bahçesindeki bir odayı verir onlara. Genç Zübeyde o kadınla çok iyi anlaşır, ona Müslümanlığı öğretir. Rum Çeteciler , Yorgo’nun Mahzeni’nde çalışan kadının Müslüman olup kaçtığını ve evlendiğini duyunca onun ve kocasının peşine düşerler…

    Yolculuk yüzünden o kadar yorgundum ki yemek yediğimiz yerin isminin Yorgo’nun Mahzeni olduğuna dikkat etmemiştim! Çıkarken gözüme takıldı ama ‘belki isim benzerliğidir, belki de ben yanlış hatırlıyorum’ diye düşündüm. Oradan köye gittik. Kayıt işleri falan bittikten sonra annemle biraz köyü gezdik. Köyde göze en yoğun çarpan renk yeşildi. Koğuşlar, derslikler gibi bütün yapılar taştandı. Alıştığımız o binaların arasından çıkan birkaç ağaç görüntüsünün aksine sanki taş evler iğreti duruyordu. Tam bir şirin köy ortamıydı. Annemin gitmesi gerekiyordu. Annem gittikten sonra boşlukta hissetmiştim kendimi… Koğuş temizleniyordu ve etrafta hiç tanıdık yüz yoktu. Bir süre ortalıkta boş boş dolandım. Kütüphaneyi gördüm, kapıda “ziyarete kapalıdır” yazdığı için girmedim. O yazının dışarıdan gelen misafirler için olduğunu henüz bilmiyordum. Boş boş dolanmam, koğuşun önünde koğuş arkadaşlarım olacakların oluşturduğu küçük kalabalığı görmemle bitti. Onlarla tanıştım. Hepsi çok iyiydi. Hani, 1K buluşmalarına “sanattan, bilimden konuşan beni dinleyen insanlar vardı” yazıyorsunuz ya… İşte o türden insanlardı.
    İlk dersime girdim. Köyde çalışanlar, öğretmenler, asistanlar herkes gönüllü. Bir çıkar için gelmemişler buraya. Bunu bildiği için çalışası geliyor insanın. Okulda falan dersten kaçabilirdiniz, ama sırf size bir şeyler öğretmek için çıkar gözetmeden bu kadar zahmete katlanmış birileri varsa karşınızda, o daha farklı oluyor. Bunu anlayacak olgunluğa erişmemiş olanlar ve ciddiye almayanlar köyde daha fazla kalamıyor. Bu yüzden bu köy öyle herkese göre değil. Sana şuraya git, şunu yap diyen kimse yok. Ne yapmamız gerektiğine kendimiz karar veriyoruz. Köyde Gönüllü çalışanlardan başka kimse yok. Bu yüzden çoğu işi öğrenciler yapıyor. Örneğin koğuşların temizliği, tuvalet temizliği, bulaşık yıkama gibi. Şunu da ekleyeyim ki en kolay iş çöp toplama. Çünkü çöp atan yok ve yerde çöp gören küçük çocuk da olsa, Ali Nesin de olsa -Ali Nesin’i yerden çöp çekerken gördüm- eğilip alıyor o çöpü.
    Sınıflar açık havada ve kara tahta kullanılıyor. Oraya kadar gitmişken Ali Nesin’le de biraz konuşmak istiyordum. Bazen bizim koğuşun önündeki sınıfta ders veriyordu. Birkaç gün sonra dersten ne zaman ve hangi taraftan çıktığını öğrenmiştim. Bir gün onunla konuşmak için dersten çıkmasını bekledim. Çekinirim, utanırım gibi şeyleri bir kenara bırakmıştım. Dersten çıkınca yaklaşıp “merhaba” dedim. Karşılığını aldıktan sonra yürürken konuşmaya başladım. Bilimi ve matematiği sevdiğimden, dünyaya yararımın olmasını, kendimi daha çok geliştirmeye başlamak ve sevdiğim şeyi yapmak istediğimden, kuantum fiziğinin ilgimi çektiğinden ama bir yandan da çevremin işsiz kalacağımı bu yüzden mantıksız olacağını vs. söylediğinden yani Türkiye’deki tipik aile kaygısını taşıdıklarından ve şimdiden hevesimi kırıcı şeyler söylediklerinden bahsetmiştim hızlıca. Bana “Fizik istiyorsan önce matematik oku” demişti. “Çok çok oku, çok çok çalış zaten yararlı olursun. Mesleği şimdi düşünme, sonra düşünürsün mesleği” demişti “Başkalarını bırak, sen yeter ki kendini geliştirmeye odaklan”. Sonra yolunu değiştireceğinden, teşekkür edip ayrıldım. Oradaki arkadaşlarıma anlattım bunu. Sonra düşündüm, çevrem bana kendi düşüncelerini aşılayabilmişti. Daha şimdiden bir gelecek kaygısı oluşturmuşlardı ve bunda eğitim sisteminin de etkisi vardı. Ali Nesin’in dediği gibi çalışmalarım, öğrendiklerim sınava, mesleğe yönelik değil, kendimi geliştirmeye yönelik olmalıydı.
    Köye geldikten sonra kitapta Yorgo’nun Mahzeni’ni görünce ismin benzemediğini, tıpatıp aynısı olduğunu gördüm. Köyden gitmeden oraya gidip sormak istiyordum. Köyden gitmeme 2 gün kala temizlik görevimin akşama olduğunun öğrenince tam zamanı dedim. Koğuş ablamdan izin alıp fırladım Şirince’ye. Yorgo’nun Mahzeni’ne girdim. Yaşlıca bir adam yemek yiyeceğimi düşünüp yer göstermek için geldi. Ona bir şey sormak istediğimi söyledim. “Sor, tabii.” “Bir kitap okuyordum, içinde Yorgo’nun Mahzeni geçiyordu. Buraya geldiğimde Yorgo’nun Mahzeni ile karşılaşınca çok şaşırdım ve bir alakası var mı diye çok merak ettim.” “Hımm” dedi. “Onu git Çeşmeci Ahmet’e sor, o bilir bunu. Şurdan çık dışarı, şapkalı bir adam görmezsen aşağıdakilere sor.” Neyse işte, buldum Çeşmeci Ahmet’i. Yolun karşısında durmuş, trafikte sıkışan arabaları el kol hareketiyle yönlendirmeye çalışıyor. Başında, çenesinin altından iple bağladığı bir şapka; gözlerinde güneş gözlüğü, bıyıkları da var. Yanına gittim,“Merhaba”. O da merhaba dedi ama fazla takmadı beni. Meşguldü çünkü. Hem azcık sinirliydi de. Bir an ne cevap verir diye düşündüm: “Napiyim senin kitabını ben? İşim başımdan aşkın…” Yok canııım, öyle cevap vermezdi herhalde. Hem İzmir’e geldiğimden beri insanların nazik ve samimi konuşmaları, rahatlıkları dikkatimi çekmişti. Şoföründen esnafına çok sıcak insanlardı. Trafik rahatlamıştı. Çeşmeci Ahmet yolun kenarındaki sandalyeye oturdu. Belli o koymuştu sandalyeyi oraya. Şapkasını biraz kaldırıp koluyla alnındaki teri sildi. Tekrar yaklaşıp yaşlı adama söylediğim şeyi söyledim. Az önceki stresi geçmişti. Anlattı: “Yorgo’nun Mahzeni çok eskiden beri kurulmuştur.” Kapandığından ve sonra dede ismiyle tekrar açtıklarından bahsetti. Kitaptaki olayları anlattım. Atatürk’ün henüz doğmadığı dönemlerde geçtiğini, Rumların kurduğunu söyledim. “Aynen öyle” dedi. “Rumlar kurdu. Taa o zamanlardan beri vardı ama kapandı. Burası 20 yıllık” dedi. Rum kadını da sordum. Yorgo’nun Mahzeni’nin bir sürü kitapta geçtiğini söyledi. “Olaylar öyle olmayabilir” dedi. Çeşmeci Ahmet amcaya teşekkür ettim. “Ne demek, çayımızı içmeye de bekleriz” Bu sohbet çok hoşuma gitmişti. Tekrar gitmek isterdim ama ertesi gün hava yağmurlu gibiydi. Son gün de yaptığımız bilgisayar oyununu Ali Nesin’e sunmak için bitirmemiz gerekiyordu. Bu yüzden köyde kalıp çalıştım. Ama köyden ayrılırken bir ‘kolay gelsin’ demeyi ihmal etmedim.
    Nesin Köyü’nde birçok deneyim yaşadım. İlk defa ailemden bu kadar uzak kalıyordum. Akıllı telefonum olmadığı için 2 hafta internete girememiştim. İnternetten uzak, doğayla iç içe, arkadaşlarımla eğlendiğim, bol düşünmeli, bol çalışmalı 2 hafta olmuştu. Köy, öğrencilerin dikkatini dağıtacak şeylerden, şehrin gürültüsünden uzaktı.
    Dersler dışında vakit geçirmek için etkinlikleri öğrenciler düzenliyordu. İlk defa gerçek bir münazara izlemiştim. Şiir okuma etkinliği düzenlemişlerdi. Çok güzel şiirler dinledim. Köyün hemen yanında Tiyatro Medresesi diye bir yer vardı. Zamanımız varsa ve ücretsizse arkadaşlarla dinleti ya da konsere gidebiliyorduk. Bir keresinde arkadaşlarla Kürtçe müzik dinletisine gitmiştik.
    Eve dönünce, eski rutinime döndüm. Ama fark ettim ki köy bana gerek sorumluluk, gerek düşünce, gerek sosyalleşme açısından çok şey katmış. Daha liseye yeni başlıyorken üniversite ortamını yaşamıştım…
  • Bir Hogwarts macerasının daha, hatta bir Harry Potter’ın başını belaya sokup kurtulduğu bir romanın daha sonuna geldim. Güzel miydi? Evet çok güzeldi. Peki sıktı mı? Evet önceki 3 kitaba göre sayfa sayısının çokluğundan da olsa gerek daha çok sıktı. Nelerdi mesela sıktığı konular dersem 4 kitapta da olan, Hogwarts’daki her sene okula yeni gelen Karanlık Sanatlara Karşı Savunma hocasının altından her bir kitapta bir şeylerin çıkması bana gereksiz bir tekrarlar zinciri olarak geliyor. Bilemiyorum her kitapta bu durumun olması gerekiyor mu gerçekten ya da kalan kitaplarda da bu durum tekrar edecek mi ve J. K. Rowling yine kitabın sonlarında bu durumu bize beklenen ve sıkan bir sürpriz olacak sunacak mı merak ediyorum. Ateş Kadehi ise ilk üç kitaba göre sayfa sayısı olarak daha uzun dedim ama maalesef ki bu sayfa sayısının fazlalığı da Hogwarts içindeki gündelik olaylar üzerinden olmuş. Yanlış anlaşılma olmasın ama kitaba kötü kitap demiyorum, verdiğim puandan ve beğendiğim kitaplara eklememden de belli olacağı üzere kitabı çok sevdim, sadece bu saydıklarım kitabın ve serinin güzelliğine biraz gölge düşürüyor o kadar.

    İkinci kitaptan beri seride beklediğim bir şey var ki o da ev cinlerinin maruz kaldıkları durumlar ve bunların düzelip düzelmeyeceği. Bu kitapta ise sağ olsun Hermione bir şeyler yapmaya çalıştı ama sonuç? Yok işte sonuç. Sayfalarca okudum, sayfalarca hak verdim hatta rozetini zihnimde ben de taktım ama maalesef sonuçlanan bir şey olmadı, işin kötü tarafı ise her şey havada kaldı, birden kesildi yani bu konuyla ilgili yazılanlar. Umarım devam kitaplarında güzel bir sonuca ulaşır ve ev cinleri rahatlarlar en azından. Ve keşke de Dobby’e çoraplar gönderebilme imkânım olsa.

    Harry Potter kitaplarında sevdiğim bir nokta var ki o da kitapların bazı bölümlerinde gerçekten de keyifli ve kaliteli esprilerin olması. Tebessüm ettirebilmeyi ve güldürmeyi gerçekten de başarabiliyor. Mesela kitabın başındaki Harry’nin Dumbledore’un yaz tatillerini nasıl geçirdiği hakkında düşüncesi çok iyiydi, insan gerçekten de Harry’nin düşünecesini okuyunca Harry gibi gülebiliyor ve kitabın ortalarında kehanet dersi için Ron ve Harry’nin sallamasyon bir çalışması vardı ki mizahın kalitesinin gerçek manada konuşturulduğu kısımlardı ya da yine bir bu kadar kaliteli olan Ron’un muggle çözümleri diyebilirim, yani büyüde çözemediği olayları mugglelar gibi bir çözüm getiriyor ki hoşlanmamak elde değil. Ama bunların yanında Rita’nın yaptığı bir aşk haberi var ki maalesef bu güzel romanı ergen romanı havasına sokmuş.

    Rowling sanki bu sefer bu kitabında edebiyatçıların, romancıların sürekli kullandığı bir yöntemi kullanarak Doğu-Batı kıyaslamasına girmiş gibi geldi. Batı’nın uçan süpürgesi ile Doğu’nun uçan halısını sanki kıyaslamış gibi. Uçan süpürgelerin olduğu ve sihir dünyasının hâkim olduğu bir seride zaten uçan halıların olmaması, adının geçmemesi düşünülemezdi. Rownling de Ateş Kadehi’nde uçan halılara yer vererek ve karakter ismini de Ali Beşir yaparak istemsiz bir şekilde güzel bir sürpriz yapıyor. Ama halıların yasaklanmış sihirli bir nesne olarak gösterilmesi de uçan süpürgelere karşı uçan bir halıyı ezmek midir o da haklı olarak düşündürtüyor. Yanılmıyorsam uçan halı figürü ilk olarak edebiyatta Binbir Gece Masalları’nda kullanıldı, Yahudilik inancında da Süleyman’ın uçan halısının olduğu bilgisi geçiyor diye biliyorum. Uçan süpürge de bu tarihlerden eski midir bilemiyorum ama sanki halıya karşılık tarihte de uçan süpürge kullanılmaya başlanmış gibi geliyor. Zaten halıya karşılık süpürgenin de olması bana fazlasıyla da manidar geliyor, sonuçta süpürge ile o halı süpürülür ve halıya göre daha hızlanan ve daha çok manevra yeteneği olan eşyadır.

    Ateş Kadehi Harry Potter’ın esas konusuna biraz geç giriyor, bekletiyor fazlasıyla okuru ama mükemmel bir finalle de son buluyor. Bekliyorum devam kitaplarında artık daha fazla hareketlilik olacak gibi.
  • The Manager; Futbolun Dahi Liderleri, bir futbol kitabı değil, tam olarak bir ilham kitabı.

    Kapağında Arsene Wenger, Jose Mourinho ve Alex Ferguson’un olduğu kitap, öncelikle futbol severleri kendisine bağlıyor. Kitabın içine girdiğinizde ise bambaşka bir dünya karşılıyor sizi.

    Evet örnekler olaylar hep futbol dünyasından fakat bu kadar göz önünde olan ve albenisi yüksek bir sektörün hayattaki yansımaları da bir o kadar somut oluyor. Bir teknik direktörün bir sezon veya bütün kariyeri boyunca yaşadığı/yaşayabileceği zorlukları, baskı altında alması gerektiği kararları, değişim ve sürekliliği sağlamak için alması gereken tedbirleri ve dahasını ünlü teknik adamların yaşadıkları üzerinden anlatıyor kitap.

    Futbol kazanmak üzerine kurulu bir oyun, artık hayat da öyle. Hayatta kazanmak için her yol mübah olsa da insan karakteriyle kazanmalı, karakterinden vazgeçerek değil. İşte kitap bu noktada ilham olabilir.

    İçinde bulunduğunuz her kurum ve kuruluşu bir futbol kulübü olarak görebilirsiniz. Takım olmak, takım içinde uygun hareket etmek, çalışmak, sürdürülebilir başarı ortamını kurmak ve devam ettirmek, krizleri yönetmek ve zafere ulaşmak. Bunların hepsi için ünlü teknik adamların yaşadıkları olaylardan yola çıkarak okuyacaksınız.

    Mesela Roy Hodgson birlikte çalışıp başarmak için üç etken sayar; “yeterlilik, çalışkanlık ve iletişim.” Bu üç etken hayatta da şirketler de geçerli değil mi? Ya da Carlo Ancelotti’ye göre başarı “Her oyuncuyu anlamaktır.”

    Jose Mourinho’ya kulak verdiğimizde başarının anahtarı; “bireysel motivasyon ve davranışları, takım motivasyonu ve davranışlarıyla harmanlamaktır.” İşte bu ve benzeri bir çok anahtar cümle kişisel gelişim ve iş dünyası için ilham verici kapılar açacaktır okuyucuda.

    Bütün bunların üstüne bir ek yapacak olursak; “Büyük Resmi Görmek” isimli bölümde anlatılan ve gerek sosyal hayatta gerekse iş dünyasında sıklıkla karşılaştığımız bir problematik ve çözüm önerisi önemli bir ipucu veriyor: Problematik bağlılık ile takıntı arasındaki ince çizgi. Çözü ise lidere düşüyor. “Lider hareketlerini akılla değil de korku ile belirlerse işte o zaman aşağı doğru düşüş başlıyor.”

    Kitapta bu ve benzeri birçok örnek ve sonuç var. Futbol sadece futbol değildir ve bir top peşinde koşan 22 futbolcudan oluşmaz. Sahne arkasında önemli bir takım var ve sahne önünü hazırlayanlar onlar. İş dünyasında olduğu gibi, sosyal hayatta olduğu gibi…

    Son söz olarak; liderlik tamamen insalarla alakalıdır. Hedeflerini ya da büyük vizyonu ne olursa olsun hiçbir lider, çalışanlarına ilham verme becerisi olmadan gerçek anlamda kayda değer bir şey başaramaz.
  • Görevim, insanlığın en yüksek anlamda kendi benliğine döneceği, geriye dönüp bakacağı, ileriye bakacağı, rastlantının, rahiplerin boyunduruğundan kurtulup, niçin ve neden sorularını ilk kez toptan ortaya koyacağı o anı, o büyük öğle'yi hazırlamaktır. Ödevim, şu inaçların zorunlu
    sonucudur: İnsanlık kendi başına doğru yolu bulamamıştır; yönetilişi hiç de tanrısal değildir; tersine, o bozguncu içgüdüler, d6cadence içgüdüsü onu baştan çıkarmış,
    hem de en kutsal değerleri üzerinde hüküm sürmüştür. Ahlaki değerlerin kaynağı sorusu bu yüzden benim için en başta gelen sorulardan biridir; bunun yanıtına bağlıdır çünkü insanın geleceği. Her şeyin en iyi ellerde yürütüldüğüne, Kutsal Kitap'ın bize insan yazgısını yöneten tanrısal bilgelik üstüne en son yanıtları verdiğine, ötesini araştırmamak gerektiğine inanmamızı istemek, gerçekçi
    bir dile çevrildiğinde şu anlama gelir: Bunun tam aksinin —acınası bir durumun— doğru olduğu; yani bugüne dek insanlığın en kötü ellerde yönetildiğini, en yetenek-
    sizlerin, sahtekârların, intikamcıların, o "ermiş” diyerek yücelttikleri ama insanlığı lekeleyen kimselerin, onu yönettikleri gerçeği ortaya çıksın istemiyorlar. Rahiplerin (o kılık değiştirmiş rahipler, filozof kılığındaki rahipler
    de buraya giriyor) sadece belli bir topluluk içinde değil, bütünüyle egemenliklerini kurmuşlardır. Döcadence ahlakıyla sonlanma istencinin gerçek ahlak sayıldığının en kesin göstergesi, çıkar gözetmezliğe verilen yüzde yüz değer ve bencilliğe duyulan kindir. Bu konuda benden başka türlü düşüneni mikrop bulaşmışlardan sayıyorum... Ne
    yazık ki herkes de benden başka türlü düşünüyor... Bir fizyoloğun bu değer karşıtlığı üstüne hiç şüphesi yoktur.
    Organlar içinde önemsiz parça dahi, kendini korumayı, güç birliğini, "bencilliğini" teklemeden yürütmekte; az da olsa bir kusur işledi mi, organların bütünü yozlaşıverir. Fizyolog, yozlaşan organın kesilip atılmasını ister; onunla
    yardımlaşma diye bir şey bilmez; hele hele ona acımayı hiç aklından geçirmez. Ama tam budur rahibin istediği,
    bütünün, insanlığın yozlaşmasıdır. İşte bu yüzdendir saklayıp koruma isteği yozlaşan parçayı; bunun karşılığı olarak da hükmeder ona... O yalancı kavramların, "ruh", "tin” ozgür istem, tanrı” gibi, ahlakta kullanılan kavramların içeriği, insanlığı fizyolojik olarak yozlaştırmaktan başka
    nedir ki?.. Kendimizi korumaktan, bedenin, yani yaşam gücünü artırmadüşüncesinden bizi alıkoymak, kansızlığı bir ideal, bedeni hor görmeyi "ruhun kurtuluşu” saymak;
    bunlar döcadence'a götüren yol değil de nedir? Dengeyi yitirmek, doğal güdülere direnç, kısaca "çıkar gözetmeyiş'i Ahlak buydu şimdiye dek... Tan Kızıllığı ile ilk kez o bencil olmayan ahlaka karşı savaş açtım.
    Friedrich Nietzsche
    Sayfa 84 - Sis yayıncılık
  • Diyalektik
    Diyalektik, Yunanca tartışma sanatı anlamına gelen dialektike tekhne’den türeyen bir terim olarak, genelde akılyürütme yoluyla araştırma ve doğrulara ulaşma yöntemi. Diyalektik kavramı, başlangıçta tartışma sanatı, ya da çelişkili yollardan muhataplarını ikna etme sanatı anlamına gelmektedir.

    Karşıtlıkları kullanarak gerçekleştirilen akıl yürütme biçimidir, diyalaktik ve Sokratik yöntem, tartışma ve düşünme sanatı olarak diyalektiğin Antik Çağ’daki en yetkin halidir. Değişimin ve hareketin sürekliliği düşüncesi bu aşamada diyalektik olarak ifade edilmiştir. Bir fikirden ya da ilkeden içerdiği olulmlu ve olumsuz bütün düşünceleri çıkarma yöntemine diyalektik denilmekteydi.

    Diyalektik, değişik dönemlerde ve değişik filozoflarda farklı bir anlam kazanmış olduğu için, yukarıdaki genel diyalektik tanımı, örneğin Hegel ve Marx’ın diyalektik anlayışını kapsamaz. Bu durum dikkate alındığında,

    1- Diyalektik her şeyden önce, bir tez ya da görüşü, onun mantıksal sonuçlarını incelemek yoluyla çürütme yöntemi anlamına gelir. Yine diyalektik,

    2- Sofistik akılyürütmeyi, cinsleri türlere bölmeyi ya da cinsleri türlerine ayırarak mantıksal bir biçimde analiz etme yöntemini gösterir. Bundan başka diyalektik,

    3- En genel ve soyut fikirleri, tikel örnek ya da hipotezlerden hareket edip bu fikirlere götüren bir akılyürütme süreciyle araştırma yöntemi olarak ortaya çıkar. Diyalektik,

    4- Daha olumsuz bir anlam içinde, yalnızca olasılı olan ya da genel olarak kabul edilmiş bulunan öncülleri kullanarak akılyürütmeyi ya da tartışma yöntemini ifade eder. Bu çerçeve içinde,

    5- Diyalektik yanılsama mantığının, aklın deneyime aşkın nesneleri konu alırken, deneyimin sınırlarını aştığı zaman düştüğü çelişkilerin gözler önüne serilmesi suretiyle, eleştirilmesi anlamına gelir. Ve son olarak

    6- Diyalektik, düşüncenin ve gerçekliğin bir tezle antitezden, söz konusu iki karşıtın bir sentezine varmak suretiyle, gelişmesini gösteren varlık ve düşünce yasası olarak ortaya çıkar.

    İşte bu genel çerçeve içinde, diyalektiğin farklı filozoflar için ifade ettiği farklı anlamları kısaca ele alacak olursak Aristoteles’e göre, bir yöntem olarak diyalektiği bulan filozof olan Zenon’da diyalektik, saçmaya indirgeme şeklinde gerçekleşen akılyürütmeye karşılık gelir. Buna göre, Zenon diyalektik yöntemini kullanarak, bir karşıtın tezini ya da inancını, onun kabulünden ya mantıksal bir çelişki ya da kabul edilemez bir sonuç çıktığını göstererek çürütür.

    Elea Okulunun karşısında yer alan Herakleitos’ta ise, diyalektik evrende hüküm süren ve kendisinden dolayı varolan her şeyin kendi karşıtına dönüştüğü değişme sürecini, karşıtların birliğini ve bunu ifade eden çelişki mantığını ifade eder.

    Oysa, diyalektik Sokrates’te, soru yanıt yoluyla tartışma tekniği ne; Sokrates’in tartışmak üzere karşısına geçen kişiye uyguladığı ve o kişinin verdiği tanımların mantıksal sonuçlarını çıkartmasından ya da tanımların çelişkilerini göstermesinden oluşan çürütme yöntemine karşılık gelir. Söz konusu çürütme yönteminde amaç,

    Sofistlerin yaptığı gibi, bir tartışmada kişinin karşıtını alt etmesi değil de, kişiye gerçek bilgiye erişebilmesi, araştırma yoluna girebilmesi için, bilgisiz olduğunu göstermektir. Diyalektik Sokrates’te, yine şeylerin nesne ya da öz tanımlarına ulaşmayı amaçlayan araştırma yöntemini, şeyleri sınıflarına, doğalarına ya da türlerine göre ayırma yöntemini ifade eder.

    Sokrates’in öğrencisi olan ve diyalektiği insan tarafından yaratılmış tüm sanatların en üstünü ve önemlisi olarak gören Platon’da, üç farklı diyalektik anlayışı söz konusudur:

    1- En yüksek felsefi yöntem olarak değerlendirilen diyalektiğin temelinde, Sokrates’ten miras alınan soru ve yanıt olarak diyalektik, uygun soru ve yanıtlarla tartışma, tekniği olarak diyalektik anlayışı vardır. Diyalektiğin konusu da her zaman aynıdır; onda filozof, diyalektiği kullanarak, var olan her şeyin değişmez özünü arar.

    2- Orta dönem diyaloglarında ise, diyalektik hipotezlerden yola çıkarak akılyürütme anlamına gelir.

    3- Buna karşın, yaşlılık dönemi diyaloglarında, diyalektik, bir yöntem olarak bölme tekniğine dönüşür. Platon’un yaşlılık dönemi diyaloglarında görülen söz konusu diyalektik ya da bölme anlayışı, bölünemez olan ve altında yalnızca bireylerin bulunduğu bir türün tanımına ulaşıncaya dek, cinsleri türlerine bölmekten meydana gelmektedir.

    Aristoteles’e gelince, o diyalektiği, kesin ve zorunlu sonuçlara götüren bir akılyürütme olarak olmasa bile, yararlı olan bir akılyürütme tarzı olarak görmüştür. Ona göre, öncülleri genel olarak hemen herkes tarafından ya da çoğunluk veya filozoflar tarafından kabul edilen bir akılyürütme, diyalektik bir akılyürütmedir; buna karşın, öncülleri yalnızca olasılı görünen bir akılyürütme ise, eristik akılyürütmedir. Aristoteles, diyalektiği bilimin yöntemi olarak görmez, çünkü biz bilimsel bilgide, doğru ve apaçık olan öncüllerden hareket eden geçerli akıl-yürütme olarak tanıtlamayı kullanırız. Bununla birlikte, onun tarafından bir olasılık mantığı’ olarak değerlendirilen diyalektik, üç bakımından, yani entellektüel eğitim ya da zihin jimnastiği olarak, başka insanlarla, onlar tarafından kabul edilen öncüllerin oluşturduğu temel üzerinde yapılan tartışmalar için ve bilimlerin kanıtlanamaz ilk ilkelerini incelemek bakımından önem taşır.

    Modern felsefede diyalektiği ilk kez olarak kullanmış olan Kant’ta diyalektik, deneyimin sınırlarının ötesine giden transendental yargıların yanlışını ya da çelişkilerini gösteren mantık türü anlamına gelir. Hegel’de ise, diyalektik bir düşünce ya da gerçek bir şeyi önce zorunlu olarak karşıtına (ya da çelişiğine) dönüştüren ve daha sonra da onların her ikisini birden içeren bir senteze (ya da birliğe) götüren sürece karşılık gelir. Buna göre, diyalektik, hem düşüncede ve hem de varlıktaki çelişkilerin karşıolumu aracılığıyla, bilgide ve varlıkta daha yüksek bir düzeye götüren değişme sürecine, yani sırasıyla varolan bir şey ya da düşünce (tez), onun karşıtı ya da çelişiği (antitez) ve nihayet onların karşılıklı eylem ve etkileşimlerinin sonucu olup, daha sonra başka bir diyalektik hareketin temeli olan birlik (sentez) gibi üç öğeyi içeren zorunlu değişme sürecine karşılık gelir.

    Kaynak: https://www.turkedebiyati.org/diyalektik/