"Doğan Apartmanı'nın, üç kişinin güçlükle sığdığı antika asansörüne binip aşağı indikten sonra, Şah Kulu Bostan Sokağı'nı takip ederek, Tünel'in yakınlarına çıktım. Burası Galata ile Pera'nın iç içe geçtiği yerdi. Zaten Galata ile Pera'yı birbirinden ayırmak ne kadar doğru olurdu ki? Baksanıza Beyoğlu Caddesi'nin ortasında yer alan lise binamız bile Galata Sarayı olarak kurulmuştu. Galata, kendini koruyan surlarıyla yüzyıllarca önemli bir ticaret merkezi olmayı sürdürürken, Pera, mezarlıkların ve bağların yer aldığı kırlık bir bölgeymiş. Bu bağlık, bahçelik tepeliğe yerleşik yaşamın gelmesini sağlayan ilk adım Fransızlar tarafından atılmış. Fransız Sarayı olarak adlandırılacak olan elçilik binası XVI. yüzyılın sonlarında bu bölgede inşa edilmiş. Fransızları, Venedikliler, Hollandalılar, Ruslar ve İngilizler izlemiş. Elçiliklerin çevresine ticaret erbabı da konutlarını yaptırmaya başlayınca, şu anda üzerinde yürümekte olduğum Pera'nın, günümüzdeki adıyla Beyoğlu'nun doğumu gerçekleşmiş. Doğumunun üzerinden yüzlerce yıl geçmiş olan günümüz Perası bu ılık sonbahar gününde, adım başı rastlayacağımız her keseye uygun restoran, kafe, lokanta, kebapçı, büfe, börekçi gibi yerlerde karınlarını doyurduktan sonra bürolarına, işyerlerine dönen insanların geçici kalabalığını yaşıyordu. Bu kalabalık, ne ikindi döndükten sonra sökün eden insanlara ne de akşam çöktükten sonra meyhaneleri, birahaneleri, şarap evlerini, ocakbaşlarını, içkili restoranları, caz barları, rock barları, türkü barları zapta gelen, eğlence düşkünü güruha pek benzemiyordu. Beyoğlu onlar için bir eğlence merkezi değil, ekmek teknesiydi. Sanırım bu yüzden daha dikkatli, daha saygılı, daha kibardılar. Ertesi gün, buraya yine geleceklerini bildikleri için Beyoğlu'na karşı daha vefakâr, daha özenli davranıyorlardı.