"Karım tek kalır, bizi görmezse korkar, dedi." Kelimeleri zorla topluyordu. "Anneyi hemen göremiyorsa babayı görmesi gerekiyormuş. Yanına girebiliyor muyuz?"
"Biraz bekleteceğim," diyerek içeri yöneldi hemşire. "Oksijen değerleri normale döndüğünde yanına girebilirsiniz. Erken bir doğum olduğu için kontrol amaçlı kuvözde kalıyor. Maşallah, iri ve tatlı bir bebek. Gayet de sağlıklı, merak etmeyin."
Hemşire uzaklaşırken Timur sessizce başını sallamak ve olduğu yerde kıpırdamadan durmaktan başka bir şey yapmadı. Bakışları yeniden cama dönmüş, minik cana odaklanmıştı. Zaafım, hayatım, benliğim ve ailem yok, derdi. Buğulu camın ötesinde kıpırdanan minik elleri her şeyi yerle bir etmeye yetti. "Neresi iri?" diye mırıldanırken sesi varla yok arasındaydı. "Küçücük bir şey bu, Murathan."
"Timur," dedim nefes nefese. Ve ona söylenebilecek en son cümleyi söyledim. "Çok konuşuyorsun, sus ve arabayı sür."
Murathan, "İşte bize konuşsaydın birader, biz yenge gibi sana bunları söylemezdik," dediğinde Timur'a bir konuda hak veriyordum. Bazen kaynana gibi oluyordu. İstemsizce ağrılarıma rağmen gülmek istedim.
Avuçları saçlarımı sevmişti.
Kendime dair değersiz hissettiğim ne varsa çekip almak istiyordu, dokunuşlarının ritmini ezbere bilecek kadar onu tanıyordum.
Güneş'le konuştuğu, benim uyuduğumu düşündüğü bir an kamuflajını, silahını ve postallarını özlediğini söylemişti. Onun ait olduğu bir yer vardı ama Ahuzar için o neredeyse ev orasıydı. Rize, İstanbul, bu ev, Silopi... Bu hikâyenin evsizi aslında hep Ahuzar'dı. Onun bir ruhu yoktu. Ben ona bunu vermiştim. Benim ise bir evim yoktu. O ise bana bunu veriyordu.