• Nasıl başlasam bilemiyorum. Bir film izledim ve içimde yıllar önceden itibaren birikmiş Vincent merakım şimdi an itibariyle parmaklarımdan dökülmek için can atıyor.
    Sanıyorum 13-14 yaşlarımdayken sıkı takipçisi olduğum Doctor Who adlı dizide Vincent ve onun hayatıyla tanıştım. Daha öncesinde Yıldızlı Gece Tablosunu görmüş ve fazlasıyla etkilenmiştim. Ancak bir tablonun ardındaki koskoca merak uyandıran hayattan bi haberdim. Neyse Doctor yine geçmişe bir yolculuk yapıyordu yanındaki Amy ile… Ve Vincent’ın yaşadığı yere ve onun yaşadığı döneme gidiyorlardı.


    (İzlemek isteyenler için şuraya iliştireyim. https://dizipub.co/...sezon-10-bolum-izle/ )
    Bu bölüm beni çok etkilemişti ve Vincent’a aşık olmuştum. Sonra tablolarına baktım. Her resmi içimde tarifi zor bir şey uyandırıyordu, hala da o şeyi tarif edemiyorum…

    Vincent sanatının insanları etkilemesini istiyordu etkilemesini ve “ne kadar derin” demelerini. Resim yapmaya başladığından ölümüne kadar geçen 8 yılda tam 800 tablo yapmış ve o yaşarken sadece bir tanesi sadece BİR TANESİ satılmış. Bir insan takdir edilmek ister yaptığı işin değerli olduğunu hisseder ve bu yüzden çalışır. Yaptığı şey için takdir topladığında motive olur daha canlı çalışır, arzuyla, azimle. Ancak Vincent tam 8 yıl birçok ithama maruz kalarak resimlerini yapmaya devam etmiş. Belki istediği takdiri ve satışları yakalasaydı intihara kalkışmazdı. Çünkü istediği satışlar olsaydı kardeşini maddi anlamda yıprattığı düşüncesi onu buna itmeyecekti. Böyle bir şey olmayacaktı çünkü. Yaşarken üreten insanların değerini neden bilemiyoruz da öldükten sonra bu kadar kıymetini anlıyoruz? Bu çok büyük bir gaddarlık değil mi? Bu kadar derin ve hassas bir ruh neden anlaşılmadı? Neden dışlandı yaşadığı dönem…

    * “İnsanları sevmekten daha sanatsal bir şey olmadığını düşünüyorum” diyen bir insanın iç dünyasının ne kadar güzel olduğunu tahmin bile edemiyorum… Ruhu ay çiçekleriyle dolu bir insan nasıl oldu da intihar edebildi? Hayat insanı bazen farklı şeylere zorluyor, hayatla ölüm arasında seçim yapmaya bazen de…

    * “Ama yıldızlara bakmak beni hep hayallere daldırıyor.”

    Yıldızlar bu kadar güzelken insanlar neden başları eğik geziyor? Neden gökyüzüne bir kere bile bakmazlar gün içinde? Gözleri gökyüzünde olan bir insanın kötü şeyler düşünebileceğine asla inanmam. Doğanın güzelliğini fark etmiş bir insan yaşadığı her şeyde her yerde güzelliğe dair şeyler bulabilir… Hayat öyle temiz ve güzel ki bunu insanlardan başka hiçbir şey bozmuyor…

    “Sonra birden sessizleşti. Çirkin bir karga ona yaklaştığı için çok mutlu görünüyordu. Yemeğini yemesini umursamıyordu. Kendi kendime düşündüm ve bu adam ne kadar yalnız ki hırsız bir karga bile onu neşelendirebiliyor…”
    Yazdığım alıntılar filmden ve Vincent’ın Theo’ya (kardeşi) mektuplarından…
    Gelelim izlediğim ve beni bu yazıyı yazmama iten filme…

    Film önce gerçek aktörlerle çekilmiş ve Van Gogh tarzında çizilen 125 ressamın çizimleriyle birleştiren resimlerle eşleştirilmiş. Animasyon tadında bir film. Her sahnenin bir resim olduğunu düşünürsek tamamen resimlerden oluşan bir film. Müzikler gerçekten çok etkileyici, sahneler gerçekçi ve vurucu…
    Filmin konusu Vincent’ın abisine yazdığı son mektubun ulaştırılması… İşler işte burada başlıyor ve onun ölümüne dair dedektif edasıyla bir yolculuğa çıkıyoruz…

    Bu harika filmi izlemenizi kesinlikle tavsiye ediyor ve okuduğunuz için teşekkür ediyorum…

    Film için yapılmış bu parçayı da şuraya bırakıyorum…https://youtu.be/vp5qJlr4go0
    Filmi izlemek için http://www.hdfilmcehennemi2.org/...sevgilerle-izle.html
    Filmin fragmanı için https://youtu.be/CGzKnyhYDQI


    “Ressamın hayatında ölüm en zor şey olmayabilir. Bu konuda pek bir şey bilmediğimi de belirtmeliyim. Ama her zaman yıldızları görmeyi düşlerim. Niçin gökteki yıldızlar bizim için erişilmez olsunlar? Belki bir yıldıza gidebilmek için ölümü göze alabiliriz. Ve Böylesi bir ölüm huzur içinde ölüme yürümek değil midir? Şimdi yatacağım, çünkü geç oldu. İyi geceler ve iyi şanslar dilerim. İçtenlikle. Sevgiler Vincent.”

    Herkese güzel bir gece diliyorum…
    Huzurla.
    Sevgiler İnci Küpeli Kız
  • Arkadaşlar, ilginç ve yer yer komik bir yazı biraz uzun ama vakit olunca okunabilir Pierre Flener, bir süre Ankara'da çalışmış Lüksemburglu genç bir akademisyen. İnternet'te gezinirken Türkiye'ye ve Türk insanına dair tuttuğu "sosyolojik günlüğü" gördüğümüzde, Evrensel Pazar için uygun bir malzeme yakaladığımızı düşündük. Yaklaşık on gün süren uzun bir "elektronik mektuplaşma" faslının ardından günlüğü kısaltarak Türkçeye çevirdik. Okuyacağınız günlük, yer darlığı nedeniyle orijinalinin yaklaşık dokuzda biri ve bu nedenle Flener'in bir çok ilginç gözlemi dışta bırakıldı; ama kalanlar okumaya değer...

    Bir Yabancının Türkiye Günlüğü - Pierre Flener

    8 Eylül 1993 İşte Ankara'dayım.
    Venedik'e gidiş sorunsuzdu, Korinth Boğazı üzerinden vapurla İzmir'e geçiş ise bir zevk. Ardından otomobille olağanüstü Batı Anadolu topraklarını geçtiğimi ve yol boyunca Anadolu türküleri çalıp yüksek sesle eşlik ettiğimi söylemeyeceğim, herhalde duymuşsunuzdur! Mucize eseri, sadece bir lastiğim patladı ve 25 ölümcül kazadan kurtuldum (burada deli gibi sürüyorlar)... Ankara iki yüzü olan bir şehir; bir tarafta kendinizi bir Batı metropolünde hissetmenizi sağlayan süper-modern bölgeler, diğer tarafta ise tek adımda yüz yıl geriye gittiğiniz yerler. Birçok park var, sokaklar ise her zaman insan kaynıyor. Türk ürünleri/taklitleri ülkemdeki fiyatlardan üç kat daha ucuz, ithal mallar ise üç kat daha pahalı. Peki hava? Gündüz saatlerinde 28 derece civarında, gökyüzü masmavi, akşamlar hoş, geceler ise serin. Türk mutfağı dünyanın en iyi üç mutfağından biri sıfatını hak ediyor; hele mezeler ve tatlılar müthiş.

    30 Eylül 1993 Burada en önemli sıkıntı dil elbette; radyo, televizyon, gazete, reklam, paket vesairede söylenenleri/yazılanları anlamamak sinir bozucu. Türkçe hazırlık kurslarına yazıldım; bu hem ev sahibi ülkeye borcum, hem de bir ölüm kalım meselesi...

    16 Aralık 1993 Bir gün hem havaalanının nerede olduğunu ve geri nasıl döneceğimi öğrenmek, hem de dostlarım geldiğinde onları nasıl karşılamam gerektiğini görmek için havaalanına gittim. Yol, etkileyici bir zaman tüneli gibiydi: Önce Ankara'nın modern tepeleri, ardından da uzun süre boyunca gecekondudan köyler... Buralarda evler bir gecede yapılıyormuş; çünkü yüzyıllar önceki eski bir Osmanlı yasası, böylesi evlerin yıkılamayacağına hükmetmiş. Dolayısıyla, bu devasa banliyölerde şehir planlaması yok, hayat koşulları ise şehrin geri kalanıyla karşılaştırıldığında berbat. Üst sınıflardan bazı Türkler bu evlerden utanç duyuyor ve sizin onları görmenizi engellemeye çalışıyorlar. Buralarda bir yürüyüş yapmaya gittiğinizi söylediğinizde ise şok oluyorlar (çünkü onlar böyle yerlere asla gitmez). Buralara kenar mahalle diyorlar, ama bence şehir kenarındaki köyler olarak da görülebilirler. Ayrıca, ortalama Türk'ün yaşam tarzını, tüm hayatımızı geçirmemizi istedikleri o Beverly Hills gibi yerlerden kesinlikle daha iyi yansıtıyorlar. Türkiye'ye çalışmaya gelen hiçbir Batılının, çok az sayıda olan ihtişamlı zenginlerin nasıl yaşadığını (özetle, Batı'da olan biteni yorulmak bilmez bir şekilde taklit ediyorlar) görmek istediğini sanmam. Çünkü bu onlar için yeni bir şey değil; böylesi bir yaşamı, hatta daha iyisini ülkesinde de bulabilirler. Burada ilginç bir çıkar çatışmasıyla karşı karşıyayız: Çalıştığım yerdekilerin durumu oldukça iyi (bazılarınınki acayip iyi) ve ülkenin geri kalanı umurlarında değil gibi. Oysa yabancıların burada olma nedeni tam da bu! Türk toplumu hâlâ Batılı toplumlardan çok farklı; özellikle de nüfusun yüzde 1'ini oluşturan zenginleri düşerseniz. İnsanlar sevecen ve konuksever; size yardım etmek için kendi işlerini güçlerini bırakıyorlar ve henüz şu para kazanma/çağdaşlaşma/rekabet çılgınlığına boyun eğmemişler... Elbette, üstteki yüzde 1 bu durumu geri kalmışlık/azgelişmişlik olarak tanımlıyor, ama bir Ortadoğu ülkesine Batılı yöntemleri dayatmak zorundalar mı? Bu dünyayı McDonalds ve MTV'ci keşlerden oluşan küresel bir köye çevirmek zorunda mıyız? Bu fikirlerin "kendini besleyen ele tükürmek" olarak algılanabileceğinin farkındayım, ayrıca bir gecekonduda da yaşamak istemem, ama durun biraz, Ortadoğu'daki sayısız çelişkiye teslim oluyorum galiba... Artık bir televizyonum var; ama henüz kablolu yayın yok. Yine de apartmandaki çatı anteni 14 kanalı izlememe olanak tanıyor; MTV dışındaki hepsi Türk kanalları. Ben de oturdum ve insanları neyin çektiğini kavramak için bol bol zapping yaptım. Bir spor tutkunu olarak istediğimden fazlası var ama, maçların dışında elde ettiğim sonuç, diğer tüm ülkelerde olduğu gibi, oldukça üzücü. İthal edilip dublajlanmış film ve pembe diziler dışında birçok Türk yapımı ve müzik şovları (bazılarında o mükemmel sanat müziği var)... Ayrıca, hiçbir içeriği olmayan, tek varoluş nedeni her fırsatta Amerikalı amigolar gibi hoplayıp zıplayan taytlı kızları göstermek olan bazı aptal şovlar. Türkiye'ye ilk gelişimden (1986) bu yana ülke bir uçtan diğerine kaymış gibi: O zamanlar erotizme hiç izin yoktu (?), şimdi ise denetim sıfır ve kadınlar medyada aşağılanıyor (oldukça hassas konulara geldik, ama yine de devam edelim). Tüm bu şovlardaki çelişki şu ki, kamera seyircilere döndüğünde sadece erkekleri görmeyi bekliyorsunuz ama bir bakıyorsunuz birçok kadın var; hepsi de iyi vakit geçiriyor! Üstelik, bu kadınların çoğunun başı örtülü (türbanlı değil); yani erkeklere saçlarını göstermek istemiyorlar. Yine de, sahnedeki diğer kadınlar saçlarından çok daha fazlasını gösterdiği halde, oldukça eğleniyor gibiler... Bunu açıklayın bakalım! Bazı Türk kadın arkadaşlarla tartıştıktan sonra oluşturduğum tek teori şu: Türk toplumu kadınların sınıflandırılması konusunda ikiye bölünmüş. Birinde aile dünyası var; burada kadınlardan sadakat bekleniyor, itaatkâr eş, anne, aşçı ve temizlikçi. Diğeri ise erkeklerin dünyası; burada kadınlar "eğlence" için. Bu iki dünya kesişmiyor ve eş- kadın, eğlence- kadınını değersiz bir nesne (!) olarak görüyor. Bu nedenle, erkeklerin kendi dünyasında eğlenmesini hoşgörüyor, hatta teşvik ediyor. Aynı nedenden ötürü, polis ve doktor gözetimi altında fahişelik yasal; çünkü nesne-kadın, eş-kadının kıymetinin bilinmesini sağlıyor. Kapak kızları (birçok ciddi günlük gazetede bile varlar), birçok reklam ve televizyon şovunda çıkan kızlar, kadın şarkıcılar, aktrisler, dansözler vs., sadece erkeklerin dünyasına ait. Televizyon kanallarıyla ilgili kafamı kurcalayan bir başka şey de, genellikle zenginlere yönelik yayın yapmaları (birçok reklam, çoğu insanın sadece hayal edebileceği şeyleri tanıtıyor, stüdyolardaki dinleyiciler de oldukça zengin gösteriyorlar). Yapılanlar ise Batılı televizyonların bir taklidi sadece: Gruplar Batı enstrümanları çalıyor, Batı ritmleri besteliyor, gençler konserlerde Batı dansları yapıyor ve kızlar tıpkı bizim oralardaki isterik "groupie"ler gibi çığlıklar atıyor. Orkestralar Batı senfonileri çalıyor, herkes Batılı gibi giyiniyor vs. vs. Bu insanlar kendi kültürlerini fırlatıp atıyorlar, herhalde hepsi de MTV bağımlısı. Batı kültürünün, dünyanın hangi köşesinde olursa olsun herkese hitap etme anlamında evrensel olduğunu reddediyorum. Batı kültüründen zevk almamaları gerektiğini söylemiyorum (ne de olsa ben de Türk klasik müziğini çok sevmekteyim), ama bu işi öyle pervasız bir teslimiyetle yapıyorlar ki beni korkutuyorlar (bizim oralarda insanlar Klasik Türk Müziği dinlemek için kuyruk olmaz). Dedikleri gibi "en iyisi Batı" ise, Batılılar neden kaçıp buralara geliyor? Batıda herşey mükemmel değil. O zaman, insanın, bazı kusurları olsa da kendi kültürünü terkedip başka kusurları olan başka bir kültüre sarılmasının anlamı ne? Kabul ediyorum, hataları olduğuna ikna olmak istemiyorlar. Ayrıca Kemalizm, gidilmesi gereken yolun bu olduğunu söylüyor (Mustafa Kemal'in çıkardığı ilk yasalardan biri, o sıralarda geriliğin simgesi olarak kabul edilen bazı geleneksel giysilerin yasaklanmasına ilişkindi). 24 Mart 1994 Dolmuş Ortadoğu'nun her yerinde kısa bir süre içinde "kollektif taksi" kavramını keşfedeceksiniz. Bu, genellikle büyük bir otomobil veya bir minibüs; şehir içinde veya iki komşu şehir arasında sabit bir hatta gidiyor. Otobüsten farkı ise, biraz daha pahalı olmasına rağmen, uyması gereken bir tarife olmadığı için, dolar dolmaz kalkması ve yol sırasında istediğiniz yerde durdurup inebilmeniz. Üstelik, bu hatlardan neredeyse dakikada bir kollektif taksi geçiyor! Bunlar Orta ve Güney Amerika'da "collectivo", bazı Arap ülkelerinde ise "servis" diye adlandırılıyorlar, ama ben, çok anlamlı olan Türkçesini yeğlerim: Dolmuş! Gerçekten de, dolmuş sürücüleri, aldıkları yolcu sayısı ile Guiness Rekorlar Kitabı'na girmeye kararlı görünüyor. Şoförler tek başına çalışıyor, ama yolculuk, çok toplumsal bir olay. Yeni yolcular binip, gidecekleri yerin ücretini vermek istediklerinde öndeki yolculardan biri gönüllü kasiyer oluyor ve para elden ele geçiyor. Öndeki yolcu, şoförün para kutusunu açıp para üstünü alıyor ve arkaya uzatıyor! Bu para nakillerinde herkes işbirliği içinde ve Türkler, dolmuşun içinde bir yabancı görünce pek keyifleniyorlar, özellikle de ne yapacağını bilen ve iyi yapan bir yabancıyı. Bütün bu süreç, şoförün yola konstantre olmasını sağlıyor ve bu şoför freni sadece yolcu indirip bindirmek için kullanmakta. Dolmuş şoförleri, gözükara sürücülükleri ile ünlü... Bu dezavantajı dışta tutarsak, kollektif taksilerin, trafiğe boğulmuş ülkeler için çok mantıklı ve çevreci bir çözüm olduğuna inanıyorum. Batılı ülkelerde de dolmuşlar olmalı. Hamam Birkaç diğer "yabancı" ile birlikte bir "hamam hayranı" grup oluşturmuş durumdayız. Orta/üst sınıf Türkler, bugünlerde hamama, "hijyenik değil" (!) diyerek burun kıvırıyor. Dolayısıyla, hamamı şehrin daha yoksul bölgelerinde aramak durumundayız. Bulduğumuz hamama yaklaşık 5 haftada bir gidiyoruz. Belirtmek gerekir ki, Türk hamamlarındaki masajın, rehberimin deyimiyle "Kaliforniya'nın dokun- hisset yöntemleri" ile ilgisi yok. Daha çok ortaçağdan kalma askı-tekerlek yöntemlerine benziyor... Bu benzetme bir abartı değil, ama insan sonra kendini öyle iyi hissediyor ki! Tellak derinizi ve kaslarınızı yoğuruyor, her bir kemiğinizle tek tek ilgileniyor, izin verirseniz üzerinizde yürüyor, kol ve bacaklarınızı her yöne kıvırıp şekilden şekile sokuyor, göğsünüzü ve ensenizi tekmeliyor vs... Tabii bu sırada siz de bağırıp bayılmamak için direniyorsunuz. Tipik Bir Cumartesi Hafta sonları ne mi yapıyorum? Geçirdiğim başarılı bir hafta sonundan örnek vereyim. Evimden 12 kilometre uzaklıkta olan Sıhhiye Köprüsü'ne giden sabah otobüsüne biniyorum. Buradan geçen doğu-batı demiryolu, Ankara'yı kabaca güney ve kuzey olarak ikiye bölüyor. Kuzeyde eski Ankara ve gecekondular, güneyde ise modern Ankara ve orta/üst sınıf yerleşim bölgeleri bulunmakta. Sıhhiye Köprüsü'nnü altındaki boşluğu, tuhaf bir zar olarak görüyorum: Sadece yerinden yurdundan göçüp gelmiş Ankaralılar güneyden kuzeye geçiyor (birçok orta sınıf/zengin Türk kuzeye gitmez; kuzeydeki bazı lokantalara gitmek dışında). Alt sınıf Türkler ise sık sık güneye geçiyor; alışveriş veya sadece zenginlerin nasıl yaşadığını görmek için; tıpkı gerçek hayattaki bir Dallas gibi. Tahmin etmişsinizdir; ben elbette ki kuzeye gidiyorum. Burada insanlar daha farklı giyiniyor; başörtüleri, çarşaflar ve bıyıklar giderek çoğalmakta. Yollarda işportacılar, güneydekinden daha farklı şeyler satan dükkanlardan yükselen müzik ve yaşam var; müezzinlerin sesi artık daha yakından geliyor. Bir anlamda, Türkiye hakkında önyargılarımızın doğrulanması: Tipik bir Ortadoğu ülkesi! Atatürk Bulvarı'nı bırakalım ve sağımızdaki tepeye tırmanalım: İşte eski Ankara. Sokaklar daha dar ve eğri büğrü, eski Osmanlı mimarisi her yerden sizi gözlüyor ve her yer koca bir pazar. Her sokak bir üründe uzmanlaşmış; giysi, bakır, kilim, elden düşme mobilya, baharat, meyve- sebze... Sık sık kebapçılara, pastanelere veya çayhanelere rastlıyorsunuz (çayhane, içi duman dolu, sadece erkeklerin girebildiği ve politika ile futbolun tartışıldığı bir yerdir). Anadolu Uygarlıkları ve Etnografya müzelerinde birkaç saat geçirdikten sonra, medyada hiçbir zaman çalmadıkları türden gerçek Anadolu türküleri duyuyor ve sesi takip ediyorum. İşte saat kulesi; politikacının biri, herhalde belediye başkanlığına aday, kalabalığı toplamak için müzisyenler kiralamış, konser verdiriyor. Konser ve alkışlardan sonra politikacı işini yapmaya başlıyor ve okul, kanalizasyon, daha fazla ağaç vaadediyor... Kapılardan geçiyorum ve işte Ankara Kalesi'ndeyim. Kudretli duvarlarla çevrili. Sakinleri, bir mucize eseri, kırsal yaşam tarzlarını korumuş. Bir yüzyıl geçmişe adım atıyorum sanki; tek değişen, bazı Osmanlı yapımı ahşap konakların, sınıf atlattırılıp güzel manzaralı orta sınıf lokantalarına dönüştürülmesi. Yuppilik emareleri yok (henüz?) ve koşullar oldukça kötü. Çocuklar sokaklarda futbol oynayıp surların ötesine uçurtmalar salıyorlar. Hemen ileride duvarın üzerine çıkmış koca bir halıyı aşağı yukarı sallayıp tozunu atıyor. Ben geçerken büyük bir incelikle (belki de alçakgönüllülükle?) duruyorlar. Dar sokakların oluşturduğu labirentte kaybolmamaya çalışıyor ama sık sık geri dönmek zorunda kalıyorum, çünkü farketmeden bir bahçeye girmişim... Yeniden güzel bir müzik işitiyor ve "İşte bir politikacı daha" diyorum kendi kendime, ama öyle görünüyor ki bu, sokaklara taşmış özel bir eğlence (belki bir sünnet düğünü?). Ağaçlara yerleştirilmiş hoparlörler, ritmik el çırpmalar, dans ve şarkılar. Yakınlarda bir çayhane var ve sahibine, dışarıya bir masa çekebilir miyiz, diye soruyorum. "Tabii". İşte oturmaktayım, elimde lale şeklinde, güneşin ısıttığı bir bardak; müziği dinliyor ve dansedenleri seyrediyorum. Yoldan geçen meraklılar, bir Türk gazetesindeki haberleri okumaya çalışan, gelip geçeni seyreden bu sarışın yabancının aralarında ne aradığı hakkında fısıltılı tahminler yürütüyor. Bir namaz vakti daha geldi ve konumum mükemmel; üç camiden aynı anda üç müezzin birden ezana başlıyor. Gizemli bir an. "Güney"deyken çok aradığım o Ortadoğu havasını yakalıyorum... Türkler Hakkında Bazı Gözlemler Orta Anadolu'da binlerce yıl süren ağaçsızlandırma (bronz ve demir çağları, odun fırınlarına, tarımsal araziye ve limanlara büyük talep yaratmıştı) nedeniyle Türkiye'nin bu bölgelerinde pek fazla doğal orman kalmamış. Bu durumun farkında olan Türkler birçok ağaçlandırma programı yürütüyor ve yavaş büyümelerine rağmen, birçok ağaç dikilmiş. Ne yazık ki, tuhaf bir "sapma" nedeniyle bu yeni ağaçlar dama tahtası gibi dizilmiş; bu nedenle nereden bakarsanız bakın ormanın diğer ucunu görebiliyorsunuz! Türklerin, doğal haline bırakılması gereken şeyleri örgütlemesi ve öte yandan örgütlenmesi gereken şeyleri (örneğin şehir planlaması) kendi haline bırakması oldukça komik. Genel olarak, simetri ve mükemmellik kavramları Türklerin kafasında pek yer etmiyor gibi görünüyor (dama tahtası gibi dizilmiş ağaçlar hariç). Bu nedenle tasarım, mühendislik, inşaat, elişi vs. işleri oldukça kötü: Paralel duvarlar, tuğlalar ve kiremitler seyrek, kapı ve pencereler yuvalarına oturmuyor, su ve elektrik tesisatı her nasılsa dış duvarlardan geçiyor, yazılan şeyler düseltimiyo, vs. Ama Batı'nın simetri ve mükemmellik anlayışının geçerli tek yaklaşım olduğunu savunmuyorum elbette. Çoğu Türk için yüzde 80 doğruluk ve işlerlik yeterli; bu da kafayı kaliteyle bozmuş "Batılılar"ı umutsuzluğa sürüklüyor. Bir şey çalışmazsa, bir sonraki ve kaçınılmaz bozulmaya kadar alelacele onarılıyor. Türkler sorunun belirtilerine boşveriyor, nedenlere ise çok az eğiliyorlar. Bazı uluslar için geçerli olan "kaya öyküsü" burada da geçerli. Varsayalım ki kocaman bir kaya yolu tıkamış. Türkler kayanın çevresinden dolaşır ve zamanla bir patika yaratırlar. Ama kayanın bir tehlike olduğu, ayrıca istendiğinde kaldırılabileceği akıllarına gelmez! Elbette, bu Türk tarzı esneklik ve doğaçlama yeteneğinin işe yaradığı durumlar da var. Örneğin Türk tamirciler, otomobilinizi yeniden yola çıkacak hale getirmekte eşsiz, yedek parça veya aletleri olmasa bile! Bu onarım; aracın sadece biraz daha dayanmasını sağlıyor, ama yeterli. Olanaksızı tamir etme gibi gizemli bir yeteneğe sahipler! Bir başka nokta da, işlerin kurallara göre yürümemesi... Ne örgütlenme, ne program, ne öngörü, ne disiplin, ne kalite kontrol, ne optimizasyon var; ama çok sıkı çalışıyorlar. "İş gururu" ve "iş etiği"nin bu kadar belirgin yokluğunun nedeni ne acaba? Göçebe özellikler hâlâ devam mı ediyor? Yoksa işçiler çok düşük ücret aldıkları ve aşırı çalıştırıldıkları için iyi iş çıkarmaya aldırmıyorlar mı? Yoksa sorun devlette mi, yani insanlar belirsiz bir geleceğe yatırım yapmak mı istemiyor? Türk toplumu çok "sınıf bilinçli" bir toplum; yüzlerce sınıfsal tabaka vardır herhalde. Lokantalardaki garsonlardaki rütbe sistemine, veya kendisini temizlikçiden çok daha üstün gören çaycıya bir bakın! Türkiye'de orta sınıf neredeyse hiç yok. Zenginler daha da zenginleşiyor, yoksullar daha da yoksullaşıyor ve orta sınıf büyük bir hızla yokoluyor. Gelir dağılımı berbat: En düşük maaş ile en yüksek gelir arasındaki oran korkunç. Bazı insanlar "Batılı" standartlara göre bile zengin; yoksa son model bir Mercedes alamazlar. Dürüstçe çalışan hiçbir kişinin bir hayat süresince Mercedes alabileceğini sanmıyorum. Zenginleşmenin hızlı bir yolu ise zenginleri kazıklamak (ve zenginler her fırsatta kazıklanmaktan hoşlanıyor gibiler). Ne iş yaptığını sorduğunuzda, her Türk size "işadamıyım" diyecektir. Bu "işadamlığı" oldukça geniş bir kavram; çünkü kaldırımda (yasalara aykırı olarak) çakmak satan kişi bile kendini "işadamı" sayar. Ancak ortalama Türk'ün oldukça kötü bir işadamı olduğunu eklemeliyim. Açıklayayım: Birçok işyeri küçük, tek kişi veya tek ailelik işyerleri ve böyle oldukça mutlular. Tıpkı Osmanlı zamanındaki gibi, karşıdaki dükkan aynı şeyleri satıyor. Tek bilmeniz gereken, eski şehrin hangi bölümünün hangi üründe uzmanlaştığını bilmek. Bunu bilirseniz artık müşteri cennetindesiniz, çünkü tek yapmanız gereken "rekabete oynamak". Ama rekabet duygusu da pek yok; bir manava girip portakal istediğimde, bana portakalının bittiğini, ama komşu manavda olduğunu söyleyen çok oldu. Üstelik benimle birlikte komşu manava gelip, ben alışveriş yaparken komşularıyla sohbet ettiler! Avrupa'da manav kendi malını över ve komşusunun adını bile ağzına almaz. Ben bu nedenle Türk işadamlarını, Avrupa'daki hırs küplerine tercih ediyorum! Türk işadamlarının bir diğer ilginçliği de, paket delisi olmaları. Her nedense bir şeyleri gazete kağıdına sarmadan onu satılmış saymıyorlar. Sarılmasını istemediğinizi söyleseniz de boşuna... Trafik Buradaki trafik kuralları teoride Batıdakilerin aynısı, ama kimsenin bunlara uyduğu yok. Sonuçta, yollarda doğal seleksiyon kuralları işliyor. En büyük/en hızlı/en acımasız olan öncelikli; hangi yönden ve hangi hızla gelirse gelsin! Bu da yayaların en şanssızlar olduğu anlamına geliyor. Onlardan beklenen, bu durumu ve ezilmekten kurtulmak için hızlı olmayı bilmeleri. Sürücüler yayaların son saniyede önlerinden çekilmesine öyle alışmış ki, bunu "bekliyorlar". Kısacası burada tek bir trafik kuralı var: Başka kural yoktur! Birisinin dediği gibi: "Batılılar" kazayla ölür, Türkler kazayla yaşar! Ankara'daki yabancılar olarak, "Kritik Kütle Teorisi" (KKT) olarak adlandırdığımız bir şey var: Yayalar, 15-20 kişi olmaları koşuluyla, her yerden her zaman geçebilirler. Bu geçiş daima kendiliğinden, açık bir anlaşma olmadan, kitle, kritik kütle durumuna gelindiğini "hissettiğinde" gerçekleşir. Böyle büyük bir kalabalığın önlerinden yeterince hızlı çekilmeyeceğini, yani frene basmak zorunda kalacaklarını (aman tanrım!) bilen kızgın, kornaya basan sürücüleri ve o kaosu düşünün! Evet, "bu kadar". Lütfen bu izlenimlerimin, "Batılılar"ı Türkiye hakkında eğitmeyi amaçladığını, Türkler hakkında (olmayan) nefretimi dile getirmenin bir aracı olmadıklarını (nefret etseydim beş yıl burada kalmazdım) unutmayın. Eğer bazı Türklerin dikkatini bazı tuhaf yönlerine çekebildiysem, onları eğlendirmeyi bile başarmışım demektir! Hoşçakalın...
  • 430 syf.
    ·29 günde·10/10
    Somut bir varlık, en küçük bir nesne, sıradan bir hayal ve kaybolmaya yüz tutmuş bir anı Proust’un aynasında öyle bir başkalaşım geçirir ki, dağılan parçacıkların bir araya gelmesiyle kendini yenileyen düş gücü ve onu oluşturan halet-i ruhiye, tek kelimeyle hayran kalınası bir incelik kazanır. Bu olağanüstü ayna, adeta bir sihirli değnek etkisi yaratarak modern edebiyatın ‘zaman kavramı’na Proustvari bir nitelik bahşederken, paragrafların arasında zamanı bir süre dondurur, iç ve dış seslere kapalı durumda bırakıldığımızda bu parlak zihnin labirentlerinde yolculuğa çıkmaya başlamışızdır artık…


    Geçmiş dediğimiz, yaşadığımız şu anın ürünüdür. Şu an yazmakta olduğum bu satırlar ve geçmekte olan her saniye artık geçmiş haline gelir ve her zaman şu anın yaratısı halinde kalırız… Ya geçmişin sınırları? Bu soruyu en detayıyla yakın merceğe alan isim -ve belki de en büyük isim- Proust’un ta kendisi.


    Roman boyunca çeşitli norm ve tarihi olayların silsilesini isteyen satırlar, buna hazırlıksız yakalananlar için büyük bir handikap, bunu net bir şekilde görmek mümkün. Bilinçakışı anlatısının içine girmek, tekrar anlamlandırmaya çalışmak nasıl abes kaçıyorsa, dış ortamın ve hatta kendi iç sesimize kulak vermemiz de o derece sönük kalacaktır diye düşünüyorum. Tıpkı Proust gibi anlatılanları bir gözlemci edasıyla görmek, Proust’un aynasıyla bağ kurabilmek için gözden kaçırılmaması gereken bir düstur olduğunu söylemeliyim…


    Bir karakter ki annesine “iyi geceler” demek yerine bunu satırlarca uzatarak ifade etmeyi yeğliyor. Bir kadına olan tutku, bir tabloya olan hayranlık da aynı düzlemde yer bularak uzun uzun cümlelere dökülen abartılı bir anlatıya sahne almış oluyor. Romanda belirli bir zaman, olay ve karakter döngüsünün bulunmaması da tamamen bununla bağlantılı bir durum. Ancak tabii ki bu olağanüstü bir şey, Joyce’u Joyce yapan şey neyse, Proust’u Proust yapan da bu; bilinmeyen bir yerden kopan cümlelerin köprü haline getirilmesi ve bilinç akışının paragraflara boca edilip uzun uzadıya bir anlatı haline gelmesidir. Bu paragraflardan sağ çıkabilmek için kendimce çözüm yolu olarak, kitabı hiçbir süre şartı olmadan, zamansız ve uzamsız olarak bir ay gibi bir süreye yayıp, bir yolculuk kitabı olarak yanımda taşımam oldu ve bitirdiğim an romandan bana geçen-geçmeyen sorgulamasına hiç kalkışmadım bile. Okuduğumuz en küçük detayın bile bilinçaltımızın derinliklerinde yer tuttuğunu düşünenlere dahilim. Üstelik, Proust gibi bir tasvir ustası varsa karşınızda, okunulan her satır ‘kayıp zaman’ı tersine çevirmeye yetecektir!


    “Gerçek hayatta kalbimizin geçirdiği değişimler, tıpkı bazı tabiat olayları gibi, o kadar yavaş gerçekleşir ki, kalbimizin içinde bulunduğu farklı durumların her birini saptar, buna karşılık, değişim duygusu yaşamayız.”


    Bellek, tarih ve diğer şeyler…
    Sinestezik çağrışımlar ön plana çıkar romanda; Bergson’un zaman kavramı, aşk, roman ve onun yaratıcısı, yazar ve var olup olmadığından hissedilen varlık problemi, eşya tasviri gibi konuların bir romanda böylesine detay bombardımanına tutularak anlatılması cümlelerin şaha kalkan görüntüsünü oluşturdu zihnimde. Bir ressam, sadece Swann’ların Tarafı’ndaki betimlemelerin coşkusuna kapılarak çok mükemmel portreler ortaya çıkarabilir. Bir okur ise betimlemelerde bahsi geçen Rönesans tablolarının içindeki gravürlerde yaşayabilir. Bu alegorik betimlemeler çok şey uyandırdı nazarımda, bu kadar uzun bir süreye yaymamı sadece bu sebeple açıklamam kafi… Ne kadar sanatsal işaret ve gramatik yaklaşım varsa en uç noktasında kullanılmış bir anlatı Swann’ların Tarafı. Serinin bu ilk romanının akabinde okuyacağım herhangi bir romanın tasviri, öncesinde yeterli doyuma fazlasıyla ulaştığımdan bana yavan geleceği önyargısına yeterince ikna oldum artık. Romandaki üç işaretin en kalıcı olan nesnesi sanat; hiçbir zaman bükülemez, değiştirilemez, parçalanamaz, kaybolamaz… sanat eseri esastır, zamanla tutulabilir, çünkü söz gibi, anılar da uçar, ‘hayatımın en güzel anı’ dediğimiz anlar da, artık geri gelmeyececeğini bildiğimiz hatalarımız da. Ama yazı kalır; çünkü o sonsuzluktur, insanın adlandırdığı oranında rahatlaması, özgür olma biçimidir. Mozart’ın sonatası, Bellini’nin portresi, Sainte Beuve’in şiiri geride bırakılan, kaybolmayan izlerdir. Zaman kavramı öyle bir pik noktaya ulaşıyor ki burada, zaman kavramını ancak onu aşan bir sanat eseriyle ulaşabiliyoruz.


    İki zaman konsepti tüm sayfalara siner; gerçek ve kurgusal zaman, şu an ve kurgulanmış bir zamanla sentezlenir ve anlatılmak istenen uzun bir zamana mıhlanarak metin halini alır. Bergson’un bu konsepti zaman kavramını çatallar ve bir nevi Proust’un düşün dünyasının buna tamamen uyduğunu da söylemeye gerek yoktur. Bir nevi kılıfına oturmuş diyebiliriz. İkinci zaman konsepti ise, geçmişte bastırılmış olan kötü anıların hortlamasıyla gün yüzüne çıkan yüzleşmelerdir. Evet, Freud’un çocuk hikayesi tam olarak buna parmak basıyor. Swann sevindiğinde geriye dönüyor, yeni ve mutluluk veren bir işe kalkıştığında, geçmişin bir silüet gibi beliren o kötü anısı gözünün önüne geliyor, sevdiğinde geçmişin tozlu sayfalarını karıştırıyor, üzüldüğünde mutlu günleri anımsayarak mutsuz bir ‘şu an’ı kendine tattırıyor, geçmişe doğru yolculuk yaptığı ve altını eştiği her şey, ikinci bir kişiliğin doğmasına sebebiyet veriyor, ama karakterimiz için hiç de kötü bir durum değil, aksine bu gel gitli ruh hali, kendisinin şevkle bağlandığı ve kanıksamadığı bir durum. Swann’da hafıza yoktur, ya da yanlış hafıza vardır, yanlış hafızanın bir ürünü ya bu anlatı, geriye dönüldüğünde, nesnelere ve insanlara sürekli yeni biçimler verilir bu yüzden, binbir türlü tashih dökülür satırlara ve böylesine gelgitler içerisinde kendi kendini yenileyerek olgulara biçim veren bir ruh yapısının geçmişle gelecek arasına köprü kuran ‘gerçek yalan’ların izine düşeriz biz de... Karakterlerin de zaman gibi bölünmüş olması, kesinliğin yok sayılmasına büyük bir vurgudur. Zamanların sürekli kaybedilişinden duyulan bu isyan bizi de bir Swann haline getirir ve görüntülerin arasında kaybolmaya yüz tutarız…

    https://www.youtube.com/watch?v=Xsz_VFLAfg0

    “Swann, aylak bir hayat sürmüş olan ve aylaklığın, zekalarına sanat veya bilim kadar ilgilenmeye değer konular sunduğu ve “Hayat”ın, bütün romanlardan daha ilginç, daha romansı durumlar içerdiği fikrinde bir teselli, belki bir mazeret arayan zeki insanlar sınıfındandı.”


    Hatıralar ve travmalar beklenilmeyen zamanlarda yüzeye çıkar. Hafıza, mekan-tarih ilişkisi ile iskelet haline gelir; Swann kaybeder, unutur ama yeniden inşa ederek insanlara ve nesnelere yeniden biçim verir; geçmişin havada uçuşan renksiz görüntüsü “şu an”a taşınarak kayıp zamanı kurtardığına kendini inandıran-kandıran- bir benlik, kendisiyle ve geçmiş ile an’ın görüntüsü arasında sıkışarak ‘ben’liğiyle savaşım verir. Aşkla ölüm arasındaki en büyük benzerlik olan gerçeği kavrayamaz ya Swann, deli gibi korkar, şüphe bütün benliğini sarmaya başladığında duyularıyla emdiği her şey, binlerce hatıranın yoğunluğunu beraberinde getirir. Swann’ın aşka olan inancı sarsılmaya başladığı zaman, yeni şeylere gerçeklik kazandırma gücü de sarsılır. Bir zamanlar hayat bulduğu eski şeylere saplar kendini. Her şeyde, tüm yaşamın merkezinde Odette vardır, doğanın bir ışığıdır o, yokluğunda ise her şey sönük ve çoraktır. Çünkü bir hayatın parçası olduğumuzda, o aşkın hayatına nüfuz ederiz ve geride kalan her şey önemsizleşmeye başlar... Bu merhaleden çıkan kişiliğimiz başkalaşım geçirerek yeni bir kişilik haline gelir. Anılar geçmişteki izlerin yaratısıdır evet, ona anlam yüklemek üzere tekrar, tekrar tekrar hortlatırız. Beynimizde hayal kurduğumuz bölgenin hatırladığımız bölgeyle aynı noktada tetiklenmesi romanın düşün dünyasına dair küçük bir ipucu veriyor aslında. Havadaki buluttan yerdeki en küçük nesnelere kadar bütün detaylar, bu ürünün sonucu olarak en yoğun bir şekilde film şeridini andırırcasına karşımıza çıkar. Dairesel zaman algısı, hafıza ve onun labirentleri, çok iyi tanığımız, ama zihnimizde bulanık bir yer edinen hayatımızın film şeridini tekrar hatırlatıyor bize aslında…

    Zihnimizin sadece 8 yıl öncesini bulanık hatırlayışı, hatta bir çoğumuzun dün ne yediğini unuttuğu gerçeği bu oyunun en büyük mihenk taşı… Sanat eserleri kalıcıdır, ya insan? Bırakalım kendimizi, tarihin sayfalarına ismini kazımış çok büyük adamların bu dünyadan geçerek kendilerini dönüştürmeleri ve o sayfalarda tozlu olarak kalmaları buna en iyi örnek değil midir? Motosiklet kaskına dönüşen Schubert, bir tişört veya puro haline gelmiş Che Guevera veya kahve zinciri haline gelen Newton’ın sadece bir ikon haline gelmesinin geçiciliğini anlatır bize belleğin bu yolculuğu. İnsanlık unutur, her daim unutacaktır. Proust’un gayri iradi, unutmaya meyilli belleği gibi…

    İyi yolculuklar ve iyi Proustlanmalar dilerim.
  • Ben inanıyorum. Güzel şeyler düşünen insanlar güzel günler yaşayacak. Belki zaman alacak, belki biraz güç olacak, belki bazı zamanlar da yoracak ama sonunda herşey güzel olacak. İyi anılar bırakanlar iyi hatırlanır. Kötü şeyler yaşatanlar hep unutulmak istenir ama asla unutulmazlar. Hep bir pişmanlıkla hatırlanır onlar. Bir sürü keşke bırakırlar geride. Ve birgün herkes yaşattığını yaşayacaktır. Acıyıda Huzurda.
  • Sıradan bir geceydi benim için... Günüm oldukça yoğun geçmişti. Bedenim kadar zihnim de yorgundu. Boş gözlerle televizyondaki filmi seyrediyordum. Aslında sadece ekrana bakıyordum desem daha doğru olacak. Çünkü kendimi filme veremiyordum. Zaten elimde kumanda sürekli televizyon kanalları arasında dolaşıyordum. Sonrasında da sıkılıp bu filme bakmaya başladım.
    Terk etmekle alakalı bir filmdi. Erkek kadını terk ediyordu. Evlilikten sıkılmış, heyecanı tükenmişti. Daha heyecanlı bir hayat düşünüyordu. Sonrasında güzel bir kadınla karşılaşıyor o düşlediği hayatı yaşamaya başlıyordu. Ama çocukları vardı. Onlardan uzak duramıyordu. Sonra da onların hatırına o heyecanlı hayatı bırakıp yeniden eski hayatına dönüyordu. Yönetmen buradaki erkeği fedakar bir baba gibi göstermeye çalışıyordu ama bana göre hiç de öyle değildi. İnsanın sadece bir hayatı vardı ve onu istediği gibi yaşamalıydı. Çocuklar buna engel olmamalıydı.
    Çeyrek asrı çoktan devirdiğimiz bir evliliğimiz var. Karımı hala seviyorum. Dünyalar güzeli kızımızı evlendirdikten sonra yeniden başbaşa kalmıştık. Birbirimize sığınmıştık. Hele de karım… Kızım evden ayrıldıktan sonra daha bir duygusal oldu. Dünyası o kadar boşaldı ki… Kendisini kitaplara vermeye başladı. Sürekli okuyordu. Psikolojik, duygusal… Hatta bebek bakımı ile ilgili kitap bile vardı kitaplığında… Bu kitabı neden okuduğunu sorduğumda, ileride torunu olduğunda ona daha bilinçli davranmak için olduğunu söylemişti. Oysa zaten kendisi de zamanında iyi bir anneydi. Böyle düşünmesi garibime gitmişti.
    Emekli olduktan sonra da büyük bir boşlukta kalmıştı. Yıllarca süren memuriyet hayatından sonra sabah kalkıp işe gidememek öylesine garip gelmişti ki ona… Ne yapacağını bilemeden evin içinde sürekli dolaşıyordu. Bol bol da ev işi yapıyordu. Hiçbir şey bulamasa eşyaların yerini değiştiriyordu.
    Canım karım benim…
    O günlerde öylesine bunalıyordu ki… Günde birkaç kez beni arıyordu. Ne yapıyorsun, ne zaman geleceksin, sana ne yemek yapayım. Sürekli soruyordu. Hatta kızım da ben de onun emekli olmasından dolayı mutluyduk. Çünkü evde artık her şey yoluna girmişti.
    Öyle çoğu kadın gibi günlere katılmazdı. Ya da tek başına dolaşmayı sevmezdi. Beni beklerdi. Hele de haftasonlarını iple çekerdi. Beni çok seviyordu. Benim limanımda huzur bulduğunu söylüyordu. İyi ki karşılaştım seninle, iyi ki seni sevdim. Bu sözleri o kadar çok söylüyordu ki… Üstelik de söylerken içtendi, gülümsüyordu.
    Acaba…
    Acaba terk edip gitsem ne yapardı ki…?
    Ne yapacak ki… Eminim, bensiz sudan çıkmış balığa dönerdi. Nefes alamazdı. Boğulurdu. Yaşayamazdı.
    Ben kanepede uzanmış filme bakarken yan gözle de karımı izliyordum. Koltukta ayaklarını altına almış bir vaziyette oturarak kitabını okuyordu. Televizyonun sesini bile duymuyordu. Kitap sayfalarına o kadar gömülmüştü ki kendisini izlediğimin farkında bile değildi. Tabi, güvendeydi. Benim yanımda huzuru da mutluluğu da doyasıya yaşıyordu. Ancak kendisini güvende hisseden insanlar bu denli rahat yaşardı her şeyi…
    Şuna bak… Hala çok güzel… Nasıl başarıyor bu kadar güzel olmayı acaba… Yaşıtlarından bile çok genç duruyor. Yıllara nasıl da meydan okuyor.
    Neredeyse otuz yıla yaklaşacak birlikteliğimiz… Her zaman yanımdaydı. Her zaman bana destek oldu. En çaresiz anlarımda bana güç verdi, kol kanat gerdi üzerime… İyi bir eşti. Bana her zaman iyi eşlik etti. Ama ben de her zaman iyi bir kocaydım. Benim gibi birini bulduğu için şanslıydı.
    Ama yine de gidersem, terk edersem onu… Yaşayamaz. Kolu kanadı kırılır. Uçamaz.
    Yüzümde huzur dolu bir gülümsemeyle onu izlerken aniden bir şey hissetmiş gibi başını kaldırıp bana baktı. Gülümsedi.
    --Hayrola, sen beni mi seyrediyorsun?
    Güldüm.
    --Ne yapayım. Öylesine dalmışsın ki kitabına, dünyayı unutmuşsun. Seni izlemek filmden daha keyifli…
    --Yıllardan beri izliyorsun, hala bıkmadın mı benden…? Bıkmadın mı beni izlemekten…?
    Dudağında muzır bir gülümseme oluştu. Övgü bekliyordu. Birkaç güzel söz… Düşüncesi buydu. Ama ben o an kendi düşüncemle hareket etmek istedim.
    --Aynur… Sana bir şey sorabilir miyim?
    --Elbette, Murat’cım…
    Bir süre bekledim. Gözlerine baktım. Aslında bu soruyu sormak konusunda ne kadar istekliydim, bilmiyorum. Yine de kendiliğinden döküldü o sözler…
    --Mesela… Diyelim ki gitsem ben… Yani seni terk etsem… Ne yapardın?
    Bir süre yüzüme baktı. Biliyorum, beklediği türden bir soru değildi bu… Yüzündeki gülümseme silinmemişti. Ve benim gözlerimde sorduğum sorunun cevabını arıyor gibiydi. Sonra başını önüne eğdi. Ne tür bir cevap vereceğini biliyordum aslında ama yine de onun bu şekilde zor duruma düşmesini istememiştim.
    Gözlüğünü çıkardı. Elindeki kitabı kapatıp bir kenara koydu. Yüzündeki o gülümseme değişmemişti. Sonra da tane tane konuşmaya başladı.
    --Sen gitsen… Yani beni terk etsen… Ne yaparım. Sanırım nefes alamam. Yaşayamam.
    Tam da düşündüğüm gibi… Bunca zamanlık karım… Elbette ki neler düşündüğünü bileceğim. Bensiz yaşayamaz zaten… Ben olmasam bu hayatta rahatlıkla savrulabilir. Tutunacak dal bulamaz. Yok olur.
    Aynur bu sözleri söylerken ben dudağımda kendiliğinden oluşan gurur dolu gülümsemeye engel olamıyordum. Ne de olsa haklı olmak çok güzel bir duyguydu. Bu duyguyu içimde doyasıya yaşıyordum.
    --Evet, sen gitsen sanırım bocalardım. Ne yapacağımı bilemezdim. Çok kötü hissederdim kendimi…
    Sonra yeniden sustu. İçinde bir muhakeme vardı şu an, bunu hissediyordum. Bensiz bir Aynur’un ne kadar çaresiz kalacağını düşünüyor olmalıydı. Üstelik de ne düşünüyorsa saklamaz, söylerdi. Öyle politik bir yapısı yoktu. Her zaman objektifti. Onun bu huyunu her zaman takdir etmişimdir zaten… Şimdi de ne düşünüyorsa bana aktaracaktı.
    --Sen gittiğinde… Tanrım… Ne kadar da soğuk iki kelime… “Sen gittiğinde…”
    Bir süre anlamsızca başını salladı. Garip bir şekilde güldü. Sonra sesine belli bir ayar verip konuşmaya başladı.
    --Yine de söylemeliyim ki sen gittiğinde zaman duracak benim için… Her şey duracak. Dünya dönmeyecek bir daha… Ay dünyanın etrafında dönmeyecek. Sen gittiğinde bileceğim ki, bir daha sen dönmeyeceksin bana… Bu devran dönmeyecek. Sabahları günaydınlar olmayacak. Çünkü benim için bir daha gün aydın olmayacak, herşeyden önce… İyi akşamlar olmayacak. Dünyam kararacak. Geceler her zamankinden uzun olacak.
    Sözleri o kadar hoşuma gitti ki… Bir şey söylemek istedim ama izin vermedi.
    --Lütfen, Murat… Henüz sözlerim bitmedi.
    Yüzünde hüzün dolu bir gülümseme vardı. Sanki o an söylediklerini yaşıyor gibiydi.
    --Sen gittiğinde yüreğim ateş gibi yanacak. Canım acıyacak. Duygularım kanayacak. İçimde sadece seninle dolu olan dünyamda bir anda kocaman, ıssız bir boşluk oluşacak. Sonra o boşluk sensizliğinle dolacak. Sessiz çığlığımla haykıracağım. Ama benden başka kimse sesimi duymayacak.
    Bir anda sesi titremeye başlamıştı ama kendisini çabucak toparladı. Yine de yüzündeki hüzün dolu gülümseme silinmemişti. Soruma cevap vermiyor, sanki içinde yaşadıklarını bana anlatıyordu. Sorduğuma pişman olmuştum.
    --Bence bu kadar yeter, Aynur… Cevabımı aldım ben…
    --Hayır, yetmez Murat… Henüz sözlerimi tamamlamadım. Hem haklısın. İnsan ne kadar da sevse, ne kadar da kendisini güvende hissetse, yarının neler getireceği hiç belli olmaz. Kimbilir, belki de gerçekten gidersin bir gün… Gerçekten de beni terk edersin. Aslında böylesi bir durumla alakalı hiçbir şey düşünmemiştim şimdiye kadar… Hep denir ya, benim başıma gelmez diye… Gelebilir. Hem neden gelmesin ki…
    --Aynur’cum… Lütfen konuyu kapatabilir miyiz artık…
    --Hayır, Murat… Dediğim gibi, henüz söyleyeceklerim bitmedi. Üstelik de sensizliğin benim için ne kadar zor olacağını söylüyorum sana… Nefes alamam, diyorum. Bu sözler sanırım senin erkeklik gururunu okşuyor olmalı…
    Bu son sözlerinde bir ironi seziyordum. Yine de nasıl bir ironi olduğunun tam olarak farkında değildim. Karımı tanıyordum. Sakindi. Hem de hiç olmadığı kadar sakin… Böylesi durumlarda onun ne kadar tehlikeli olduğunu biliyordum. İnsanı sakinliğiyle ezerdi. Oysa ben öyle değildim. Çabuk parlayan, çabuk sönen bir kişiliğim vardı. En son söylenmesi gerekenleri en önce söyler, çoğu kez de haksız duruma düşerdim. Oysa Aynur sakin dururdu karşımda… Hiç sinirlenmeden, laflarını tartarak konuşurdu. Sanki avını yavaş yavaş ele geçirmeye çalışan bir yırtıcı gibi davranırdı. Çoğu zaman da beni alt ederdi. Oysa onun hırçın olmasını isterdim. Hırçın olup kendisini kaybetmesini… Hatta zaman zaman bilinçli olarak onun sinirlendirmeye çalışırdım ama o her seferinde kendine hakim olurdu. Şimdi de olanca sakinliğiyle hem de gözümün içine baka baka sözleriyle beni göklere çıkarıyordu. Gururumu okşuyordu. Henüz nereden geleceğini bilmediğim bir tehlikenin varlığını hissediyordum. Konunun uzaması beni iyice rahatsız etmeye başlamıştı. Biliyordum, Aynur tüm söyleyeceklerini bitirmeden susmayacaktı.
    --Sen gidersen eğer… Beni terk edersen, en çok da yüreğimi sızlatırsın. Orada sana ait öylesine büyük bir sevda var ki… Çünkü seni seviyorum. Yalan yok, sen bu hayatın bana vermiş olduğu en büyük ödülsün. Yüreğimde senin sevdanı taşımak benim için öylesine büyük bir ayrıcalık ki… Sen gidersen bu sevdaya zarar gelir diye korkarım en çok da… Yani onu eskisi gibi koruyamamaktan… Yani kendimden daha fazla içimdeki bu sevdayı yıpratırım korkusunu yaşarım. Hem en kötüsünü daha söylemedim.
    Bir süre yüzüme baktı. Benden bir cevap bekledi ama ben suskunluğumu devam ettiriyordum.
    --Sen gidince sadece kendin gideceksin. Ama pek çok eşyan burada kalacak. Mesela evin her yerinde senden izler olacak. Ne de olsa çok uzun zamandan beri burada birlikteyiz. Elindeki kumandadan tut da her eşyada sen varsın. Hatta kokun bile evin her tarafında… Sen gidersen geride bıraktıkların beni daha da yıpratacak. Evimi her zaman sevmişimdir. Burada çok güzel mutluluklar yaşadım seninle… Ama sen gidince burası benim tabutum olacak. Ya da hapishanem… Hele de yaşadığımız onca anı benden hesap soracak.
    Daha fazla dayanamadım. Karımın daha fazla üzülmesini istemiyordum. Cevabımı almıştım.
    --Aynurcum. Birtanem… Bence yeter artık… Böyle bir şey düşünmüyorum zaten… Merak etme… Seni terk etmeyeceğim.
    Güldü. Ama alaycı bir gülüştü bu… Karımı tanıyordum. Henüz bu kadar kolay pes etmezdi.
    --Teşekkür ederim. Bak, buna çok sevindim işte… Yine de o konuya dönelim. Yani senin beni terk edip gittiğine…
    Boşuna dememişler, insan ne çekerse kendi dilinden çekiyor, diye… Bir boşboğazlık etmiştim. Şimdi de neyle karşılaşacağımı bilmediğim bir uçuruma doğru sürükleniyordum.
    --Ama ne kadar kendimi kötü hissetsem, tüm düzenim alt üst olsa, içimde ve bu evdeki sensizlik beni deliye çevirse de ben yine yaşarım. Uykusuz gecelere rağmen, günün kasvetine rağmen, sessiz çığlıklarıma rağmen yaşarım. Yine her zaman ki saatte kalkarım yatağımdan… Yine her zaman ki saatte yaparım kahvaltımı… Hatta bir tabak da senin için koyarım masaya… Her zaman ki gibi… Sen sanki karşımdaymışsın gibi yaparım kahvaltımı… Sen yine yanımdaymışsın gibi yaşarım seni… Yeri gelince saklamam gözyaşlarımı… Üzüntümü, özlemimi saklamadan yaşarım. Sensizliği de yaşarım.
    Bir süre yüzüme baktı.
    --Diyelim ki sen beni terk edip gittin. Nereye gideceksin, peki..? Diyelim ki bir ev tuttun. Bence en mantıklı ihtimal bu… Çalışıyorsun. Para da kazanıyorsun. Maddi sıkıntı çekmeyeceğim malum… Yine de sen…? Sen bensiz yaşayabilir misin peki…?
    Bozulmuştum.
    --Elbette yaşarım. Madem ki sen yaşayabiliyorsun, ben de yaşarım.
    --Elbette yaşarsın. Ama şunu söylemeliyim ki; sen mükemmel değilsin.
    --Ben sana mükemmel olduğumu söylemedim. Ama ideal bir koca olmadığımı da söyleyemezsin.
    Yüzündeki sinir bozan gülümsemesi hala devam ediyordu.
    --Sen ideal bir koca değilsin, inan bana… Mesela mutfağın yerini bile bilmiyorsun.
    Konuşmaları canımı sıkmaya başlamıştı.
    --Yok daha neler…
    --Yani demek istiyorum ki; daha yağda yumurta pişirmesini bile bilmiyorsun.
    Bunu bilmediğim için mi ideal koca olamıyorum.
    --Hayır, canımın içi… Bak sana bir şey izah edeyim. Sen bir giydiğin gömleği ertesi günü giymiyorsun. Neden?
    Cevabımı beklemeden kendisi cevapladı.
    --Çünkü ben istemiyorum. Her gün temiz ve ütülü gömlek giymeni istiyorum. Her gün değişik şeyler giymeni seviyorum. O yüzden de hepsini hazır ediyorum. Hatta iç çamaşırlarını, çorabını… Çoğu zaman sen farkında bile olmuyorsun bu değişikliğin… Nasılsa bunu düşünen biri var. Mutfakta bir gün olsun bana yardım etmedin. Mesela bir salata… Bunu bile yapmaktan kaçındın. Her şeyi ayağına gelmesini seviyorsun. Ve sen beni terk etmekten bahsediyorsun. Söyler misin, Sevgilim… Gittiğin yerde nasıl yaşayacaksın? Sürekli lokantadan yemeyeceğine göre zaman zaman mutfağa girmek zorunda kalacaksın. Çamaşırı makine yıkıyor. Ama sen nasıl yıkayacağını biliyor musun? Hayatında hiç çamaşır astın mı? Ya da ütü yaptın mı?
    Yüzümdeki ifadeyi görmek onu daha da mutlu etmişti ki bol bol sırıtıyordu. Kedinin fareyle oynadığı gibi oynuyordu benimle…
    --Canım Sevgilim… Aklıma geldi de… Seninle bunca senedir evliyiz. Bir kez olsun bu evi süpürdün mü? Ya da temizlik yaptın mı? Temizlik derken, tüm evin temizliğinden bahsetmiyorum. Mesela bir kez olsun masayı sildin mi, ya da camları…? Genelde bu kanepenin üzerinde uzanmayı seviyorsun. Peki, sonrasında kanepenin örtüsünü düzelttiğin oldu mu hiç…? Tüm bunları geçtim Canım Kocacığım, bir kez olsun yemek yediğin tabağı mutfağa götürdüğün oldu mu?
    Bu kadarı da fazlaydı artık… Haddini aşmıştı.
    --Ne yani… Benim beceriksiz biri olduğumu mu söylüyorsun?
    --Elbette ki hayır… Senin öyle özelliklerin var ki, tüm bunlar fark edilmiyor bile… Bütün bunları zevkle yapıyorum ben, inan… Hiç de rahatsız olmuyorum. Ama beni terk edip de yalnız yaşamaya başladığında sadece bunları da değil, daha göze gözükmeyen pek çok şeyi de yapmak zorunda kalacaksın. Buna hazır mısın?
    Cevap vermedim. Aslında veremedim. Denize düşen yılana sarılır hesabı o an bir şeyler söyledim ama ağzımdan çıkanların ne anlama geldiğini düşünmedim bile…
    --Belki de yalnız kalmayacağım. Belki biri olur o evde…
    Canını yakmak istemiştim ama o tınmadı bile… Kahkaha atmaya başladı. Deli gibi gülüyordu.
    --Aynur, yeter…!
    Beni duymuyordu. Gülmeye devam ediyordu. Gözlerinden yaş gelmeye başlamıştı artık. Kendisini kaybetmişti.
    --Aynur…!
    Biraz olsun kahkahasını kontrol altına alıp konuştu.
    --Özür dilerim, Sevgilim… Bir an için boş bulundum.
    Yine de gülmesi kesik kesik de olsa devam ediyordu. Sonra derin derin nefes alarak içindeki kahkaha fırtınasını biraz olsun dindirmeye çalıştı. Sonra da olabildiğince ciddi bir tavır takınıp sözlerini sürdürdü.
    --Murat… Bu yaştan sonra ne herhangi bir kadın sana karılık yapar ne de bir erkek bana kocalık… Bu zamandan sonra sana en iyi eş olacak kişi sadece benim… Anlıyor musun, ben… Senin bana ihtiyacın var. Sen bensiz asla yaşayamazsın. Nefes bile alamazsın. İki yakanı bir araya bile getiremezsin. Bütün bunları laf olsun diye de söylemiyorum. Senin kahrını şikayet etmeden ve büyük bir zevkle ben çekiyorum. Üstelik de bundan mutluluk duyuyorum. Çünkü ben seni çok seviyorum. O yüzden de otur oturduğun yerde ve filmini seyret… Gece vakti canımı sıkma benim…
    Sonra yeniden gözlüğünü gözüne takıp kitabını eline aldı ve hiçbir şey olmamış gibi okumaya başladı.
    Bir süre Aynur’u izledim. Bir şeyler söylemeli miydim acaba… Belki konunun daha fazla uzamaması ikimiz için de iyi olurdu.
    Tekrar filmi setretmeye başladım. Ya da televizyon ekranına bakmaya… Ama koca ekranı görmüyordum bile... Yan gözle karımı izliyordum. Söyledikleri beni oldukça yaralamıştı. Moralim sıfıra düşmüştü. Altında kalamazdım. Karım da olsa haddini bildirmek istiyordum. Beni bu kadar aşağılamaya hakkı yoktu.
    --Aynur, sana bir şey söylemek istiyorum.
    Sesimde biraz kırgınlıkla karışık bir sertlik vardı. Yüzüme baktı. Tam da gözlerime… Nedense bakışlarından çekinmiştim.
    --Seni dinliyorum, Murat…?
    --Şey... Çay içer misin, diyecektim. Yani çay yapsam birlikte içer miyiz?
    Gülümsedi. Gülümserken öyle güzeldi ki…
    --Elbette içerim, Sevgilim… Hem de büyük bir zevkle…

    Özcan KIYICI
  • 68 syf.
    ·Beğendi·10/10
    "Duygusal şeyler okumayı sevmem!" diyerek bu kitabı okumaktan vazgeçebilirsiniz. Ben de öyleydim ama merakımdan okumak istedim ve iyi ki de okumuşum.

    Bir kız çocuğu düşünün henüz 13 yaşında; o masum, saf sevgisi ve ya hayranlığı ile birine düşkün olmuş. Çocuktur, zamanla geçer; unutur gider, dersin. Ama bu kitabın kahramanı olan o çocuk; erginliğinde ve hatta bir ağaç gibi çiçeklendiği yaşlarında bile O'nu unutmamış. Neydi ona bu kadar hayranlık duymasını sağlayan? O havalı duruşu mu, yoksa yazdığı kitaplar mı ya da o yakışıklı sevimli oluşu mu? Hepsi. Her saniyesini bilmek isteyen ve onu takip eden o çocuk, erginlik zamanlarında üvey babası yüzünden yaşadığı evi terk ettiği 18'li yaşlarında, taşındığı yerden kaçıp gelip hala O'nu takip eden, onun sevgisine mahzar olmak isteyen... Günün birinde de onunla tanışıp, güzel geceler geçiren... Daha sonraları ise O'nun çocuğunu doğuran... O'nun bilmediği çocuğu... O'nun olmadığı yıllarda yaptığı tüm fedakarlıkları bir bir kaleme döktü; kendini O'nun aşkıyla olan çocuğuna bakmak için nasıl sattığını, nasıl insanlar arasında seni ararcasına kendisini kaybettiğini... Fırsat olduğunda aradan yıllar geçse de seni bulduğunda seninle tekrar olması... Ama en kötü yanı da şu ki; O hiç bir zaman onu tanımadı, bu acı onun içerisinde her zaman, her görüşmesinde yeniden belirdi ve onu yaktı... Yazmaya başladığında ise aradan yıllar geçmiş, çocuğu büyümüş ve ne yazık ki mektubu kaleme almasından bir gece önce vefat etmiş; ve artık her şeyi O'na haykırarak "Sen yoksan hayatımda ben de yokum bu hayatta" diyerek kendi de ölüme sürüklenen o aşığın feryadı bu mektup. Karşılıksız aşkın, her karşılaşmalarında yeniden karşılıksız kaldığı ve bu acı içerisinde tüm yaşadıklarını sadece O'nun için yaptığını kaleme aldığı bu kitabı şiddetle okumanızı tavsiye ediyorum.