• 38 syf.
    ·2 günde·10/10
    Kafka Okur uzun zamandır başlamayı düşündüğüm ama bir türlü gidip almaya fırsat bulamadığım için okuyamadığım bir dergiydi. Gerçekten çok güzeldi beklentilerimi karşıladı ama insan hiç mi düşünmez gençlerin psikolojisi zaten bozuk biraz onları neşelendirecek bir şeyler yazalım :) Arkadaşlar gerçekten Nazım Hikmet'i yerden yere çaldık üç kadını sevdi diye tam saymadım ama Cemal Süreya hayatında ya 5 ya 6 kadın sevmiş şu dünyada edebiyatçılar, şairler bile kalplerini sadece bir insana veremiyorsa sadıkça sevilmeye olan ümitlerimizden yavaş yavaş vazgeçelim... Yine de yazdıklarıma bakmayın dergi gerçekten güzeldi özellikle de içinden çıkan poster ve ayraçları ayrıca sevdim. Bu arada daha önceden Kafka Okur okuyan varsa Harry Potter'ın ayracı hangi sayıda çıktı beni aydınlatırsanız sevinirim.
  • Uzun zaman sonra, “sana neden Kürt Cemo diyorlar” diye sorduklarında şöyle söylüyordu Cemal Ağabey;

    “bizi bir kamyona doldurdular, tüfekli iki erin nezaretinde. Sonra o iki erle yük vagonuna doldurdular. Günlerce yolculuktan sonra bir köye attılar. Aklımdan çıkmaz o yolculuk, o köpek havlamaları ve polis sesleri. Sürgün edilmiştik, annem sürgünde öldü benim” ve ekliyordu.

    “Aslen Dersim bölgesindenim ben. Erzincan’lıyım... Hem ne farkeder ki ? Dersim’liyim işte. Saklar oldum ben bu durumu herkesten. Alevi’yim ben, hem Kürt hem de Zaza’yım.”

    İşte burada başlamıştı bizim Cemal’in hayat hikayesi. Sürgün zamanı o unutulmaz tren yolculuğu, askerler nezaretinde uzun uzun gidilen yollar, polis arabalarının korkutucu siren sesleri, arka fonda havlayan köpekler, annesinin hastalığı... Cemal’in çocukluk dönemine de denk gelince tüm bunlar ister istemez etkisi daha büyük olmuştu.

    Bilecik’e yerleşmeleri ve Cemal’in büyümesi derken aradan bir hayli zaman geçmişti. Cemal annesini daha küçük denilecek yaşta ilk okula başlamadan bir sene evvel kaybetmişti. Babası uzun yol şöförü, amcası ise haftada bir eve gelir ya da gelmez ne yaptığı belli olmayan bir adamdı.

    Cemal’in yalnız kalmaması için babası bir evlilik yaptı ve Cemal’in üvey annesi çok acımasız bir kadın olduğunu daha evliliğin 3’üncü ayında göstermişti. Babası yeni evlendiği karısı ile de görüşüp Cemal’in devlet parasız yatılı okullarında okumasını daha sağlıklı bulmuştu. Cemal’in de isteği bu yöndeydi. Cemal henüz o sene başladığı ilkokulu devlet parasız yatılı okullarında tamamladı.
    Cemal her ne kadar başarılı bir talebe de olsa kimliğini gizler bir yapıdaydı. Alevi olduğunu, kürt-zaza bir kökene sahip olduğunu devamlı gizliyordu. Çünkü arkadaşları arasında alay konusu oluyordu. Aklına sürgün yılları geldiğinde ve annesinin acısını da üzerine eklediğinde içinden çıkılamaz bir duruma düşüyordu.

    Tam bu yıllarda olmuştu herşey. Bir öğretmeninin bazı zamanlarda “kürt inadı tuttu işte”, bir arkadaşının da “sümüklü kürt n’olcak” demesi Cemal’i derinden yaralamıştı. Kürt kimliği ile bu kadar alay edilen birinin alevi kökeniyle de alay edilir düşüncesi haiz olmuştu kendisinde... bu yüzden her zaman gizledi bu yönünü.

    Her ne yaptıysa da belli bir sıfat ile anılmaktan hoşlanmayan Cemal’e “Kürt Cemo” adı yapışmış kalmıştı. Kimine göre kötü birşey değildi tabi ki bu tabir ama herkesin söyleyiş tarzı farklıydı ve Cemal bu lakabın kendisine takılmasının bir alay sonucu oluştuğunu bildiği için üzülüyordu.

    Kürt Cemo bir gün düşündü ve her zamanki sessizliğiyle haykırdı kendi kendine;

    “Eğer ben bir Süreya isem soyadıma yakışan bir şekilde cevap vermeliyim. Beni bugün yerenler, yarın muhakkak ki övecekler” diye elini yumruk yapıp masaya vurdu ve hayatında yeni bir sayfa açtı.

    Kürt Cemo... Cemal Süreya...

    Cemal ilkokul, ortaokul ve liseyi devlet parasız yatılı okullarında üstün bir başarıyla bitirdi ve Mülkiye’nin Maliye bölümünde de yüksek öğrenimini tamamladı. Üniversite öğrenimi tamamladıktan sonra orta okul yıllarında tanıştığı Seniha ile evlendi.

    Cemal bir yandan devlet memuru olarak çalışıyor bir yandan ise yüreğini dile getiriyor, kalem tutturuyordu ona adeta. Cemal’in edebiyata olan düşkünlüğü onu şiir yazmaya itmişti. Yazdığı şiirleri dönemin dergilerinde, gazete köşelerinde yayınlanıyordu... Bir gün gazetede bir ilan gördü ve zamanın en popüler şiir dergisi “yeni şairler aranıyor” diye bir ilan çıkmıştı tam sayfa. Cemal vakit kaybetmeden bu kişi ben olmalıyım diyordu. Çünkü o yıllarda şair olarak bir dergide şiir yazmak popülerliğin simgesiydi. Cemal’in aklına ortaokul yıllarında kendi kendine verdiği söz geldi:

    “Eğer ben bir Süreya isem soyadıma yakışan bir şekilde cevap vermeliyim. Beni bugün yerenler, yarın muhakkak ki övecekler”

    Cemal, eşi Seniha ile de durumu paylaştı ve hemen ertesi gün yazdığı şiirlerinden bir buket yapıp koyuldu ilanda verilen adresin bulunduğu yere doğru.

    Cemal belki de ömründe bu denli şatafatlı bir yer görmemişti. Binanın dışı İstanbul’un en ihtişamlı yapılarından biriydi sanki. İçeri girdiğinde bir gala gecesi var gibiydi. Uzun bir merviden, merdivenin başında iki tane kolon... Merdiven ise boydan boya kırmızı halı ile döşenmişti. Rüyada olmalıydı. Belki de bu kadarını beklemiyordu Cemal... Görüşmenin önemi bir kat daha artmıştı onun için. Cesaret edebilecekmiydi ? Merdivenleri bir bir çıkıp, kapıyı açıp söyleyebilecekmiydi ben Cemal Süreya diye ?

    Cemal... Nam-ı diğer Kürt Cemo derin bir nefes aldı ve merdivenleri bir bir çıkıp hayalindeki görüşme için randevü saatinde, kendisine söylenen yere ve söyledikleri odaya girdi.
    Heyet toplanmış Cemal’e bakıyorlar, soru üzerine soru soruyorlardı. Bir çok soru sormuşlardı ve sadece dinlemişti Cemal. Söz sırası kendisindeydi artık. Tüm sorulara büyük bir rahatlıkla cevap vermişti. Son soruya sıra gelmişti.
    Şair olarak bir başkası değil de neden seni seçelim ?

    O an aklına geleni söyledi.

    "Benim adım Cemal Süreya. Kürt Cemo derler bana. Alevi ve Kürdüm. Zazayım da. Çoğusu bilmez bu yönümü. Küçüktüm ve sürgün edilmiştik. Arkadaşlarıma alay konusu oldum hep. Zaten Kürt Cemo lakabını da onlar taktı lakab olarak. Daha rahat alay ediyorlardı. Ben bu şekilde büyüdüm. Anasız, babasız. Her küçük çocuk görüşümde ağlarım ben. Yaşayamadığım çocukluğuma. Ne zaman mutlu bir aile görsem, o an çekerim fotoğrafını.
    Tek fark ne biliyor musunuz ? Çektiğim fotoğraf karesi her seferinde aynı. Kalemimle çekiyorum çünkü... O kılıçtan kuvvetli olan kalemimle... Hüzün var çünkü o karede... Gözyaşı var... Az önce gelirken çektiğim bir fotoğrafı sizlere sunmak isterim.

    Durakta üç kişi vardı.
    Adam, kadın ve çocuk...

    Adamın elleri ceplerinde,
    Kadın çocuğun elini tutmuş.

    Adam hüzünlü,
    Hüzünlü şarkılar gibi hüzünlü.

    Kadın güzel,
    Güzel anılar gibi güzel.

    Çocuk
    Güzel anılar gibi hüzünlü
    Hüzünlü şarkılar gibi güzel.

    İşte böyle sayın heyet. Şimdi karar sizin. Benim adım ya Kürt Cemo olur, devam ederim kaldığım yerden hayatıma; ya da koyarsınız adımı Cemal Süreya, unutamazlar beni 100 yaşıma bastığımda da.

    Çünkü biliyorum ki Hayat kısa kuşlar uçuyor...
  • Hükümet gibi kadın, Cemal Süreya şair olduğu için ve Nahit hanım da şairler sevgilisi olduğu için “cumhuriyet gibi kadın” diye övmüştü onu, devlet gibi akıl, tabiat gibi yakın, gökyüzü gibi güleç, suç gibi güzel...
  • 207 syf.
    ·5 günde
    20 OCAK 2019
    Bismil

    "Seni, anlatabilmek seni.
    İyi çocuklara, kahramanlara.
    Seni, anlatabilmek seni
    Namussuza, haldan bilmez,
    Kahpe yalana."

    Anadolu kokan canım Ahmed Arif'im, 21 Nisan 1927'de Diyarbakır'da açmış yeşil yeşil... Onunla beraber umut, direnç, onur ve sevda...
    Daha, daha nicesi yeşil, yeşil...
    Onunla, onunla, onunla, onunla...
    "Dağlarına bahar gelmiş memleketimin..."

    Puşt, hayın, sürüngen demeden ne de güzel yaşamış dimdik, soluk soluğa insanca...

    "Bin yıl,bahar içre ömrünü sürsün,
    Seni doğuran ana."


    Şimdi kitaba geçelim

    Leylim Leylim adlı yapıt Ahmed Arif'in Leyla Erbil'e 1954-1959 yıllarında gönderdiği (-ve 1977'de son bir mektup-) mektuplardan oluşur.
    Ahmed Arif hapisten çıktıktan sonra Leyla Erbil'e olan sevdası ile yaşama daha güçlü tutunur. Bu mektuplar, dönemin siyasi koşullarının, bir şairin şiir yaratım sürecinin, insanca sevdanın en büyük kanıtı! Ayrıca Ahmed Arif'in insana ve yaşama nasıl baktığının da bir göstergesi.
    "Zaten yaptığımız ne ki? Kimsenin karnında açlığı, ayağında yalınlığı ve sırtında çıplaklığı kalmasın diye ömrümüzden bir parça vermek. Hepsi bu." (s.72/ s.73)

    Beni en çok etkileyen ise ödediği bedeller üzerinden prim yapmaması. Hani bazı insanlar vardır. Birkaç yıl devrimci/ülkücü/şucu/bucu geçindi diye yaşam boyu kahraman edası ile gezinirler ortalıkta. Ona buna tepeden bakarlar. Aynı konuyu temcit pilavı gibi ısıtıp ısıtıp önümüze koyarlar. İnsanı kendi siyasi görüşünden tiksindirirler. Ahmed Arif öylelerine başlı başına bir örnek, bir yaşam biçimi... Mektuplarında halkına karşı en ufak bir sitemi yok. Kimseye öteki gözüyle bakmıyor. Bu yorumumu somutlayayım: "Biliyorum, ufak para değilim ben. Büyük oyunlar için yaratılmışım. Ya hep, ya hiç. "Ya hep" çıkarsa benden gayri herkesler -hiç değilse nispi de olsa- rahat bir nefes alacak, insan olduğuna pişmanlık duymayacak. "Ya hiç" çıkarsa yanacak olan sâde benim." (s.73/ s.74) Bu siyaset ötesi bir duruş, insan olmanın eşsiz güzelliği... Yarım porsiyon aydınların, şucu bucu diye geçinenlerin asla duyumsayamayacağı yalın gerçek! Katıksız gerçek... İnsanı insan kılan gerçek.

    Ahmed Arif'ten öğrenmemiz gereken o kadar çok şey var ki... Sözgelimi "Nasıl sevilir?" İşte bu yapıt bu sorunun başlı başına bir yanıtı! Bizler her zaman ne kadar sevildiğimizle ilgilendik, nasıl sevildiğimiz ve nasıl sevdiğimiz üzerine hiç düşünmedik. Biz sevmeyi bilmiyoruz. Bu kitabı okuduktan sonra bu yorumu getirdim. Pazardan elma armut alır gibi insan alıyoruz yaşamımıza. Ben o insanı hak eder miyim, o insan beni hak eder mi diye düşünmeden bodoslama dalıyoruz yaşamlara. Emek kimileri için salt siyasi bir sözcük, kimileri için ise kafa yormaya bile değmez. Kapitalizm aşkları ayaklar altına aldı. Kullan, at mantığı ile yaklaşılır oldu insana. Bütün bunlara karşı ne diyor canım yürek işçisi "Sevgiyi yaratmak gerek." (s.164)
    ( Aşk sözcüğünün içine ettik, o yüzden sevda sözcüğünü yeğledim. Sevda kuşun kanadında. Ahmed'in ise taa yüreğinde)

    Canım Ahmed Arif'in Sevdası

    Ahmed Arif'in bizden ayrımı ne? İşte burada bunun üzerinde duracağım. Sevdiceğinin evleneceğini okuyunca bakın ne yazıyor: "Evleneceksin demek? Herhal çocuğu sevdin! İnşallah mesut olursun canım. Ama müstakbel kocan bana yazdığına kızmayacak cinstendir inşallah. Yoksa seni kaybetmek, sesini duymamaktansa gebereyim daha iyi olur."
    (s.43)

    Bence içten içe üzülür. Ama sezdirmez bunu Leyli'sine. Çünkü yüreğindeki sevdadan salt kendi sorumludur. "Ulan, bu evlenme dalgan amma da kıyak be! Vay anasını! Desene, herifi çarptın! Hanımım, Ankaralı olucak gayrı" (s.47)

    "Seni kıskanıyorum da. Ama Memed'in yerine koynuna ben gireyim diye kıskanmıyorum."
    (s.164)
    Bir kadını mülkiyet olarak görmeden salt sevmek...

    "Hep seni yatağa atmayı kurduğumu, tertiplediğimi sanıp kaçtın. " (s.162)

    "Koca, okyanus yüreklilerin kaldırabileceği koca bir SEVDAYI, diyelim bir saatlik et-ter-acı-diş-dil-dudak alışverişiyle söküp atmanın mümkün olduğunu nasıl düşünebiliyorsun hâlâ?"

    Evli bir kadına aşık diye ahlakçı kesilenler, önce Ahmed Arif'in Leyli'sine yaklaşımını , bu mektuplar aracılığıyla, bilseler, anlasalar, yüzleri olur mu ki konuşmaya?

    "Said, sende bir yakınlık, korkusuz, işkilsiz, aldanmasız yatılabilecek bir kadın görüyordu. Nevzat'sa hiç sevmedi, etine,butuna, harikulade benzersiz yüzüne ve biraz da ileri görünen davranışlarına meyil verdi. Memleketimde içinden bir şeyler yapmak, kemdini bir şeylere vermek isteyen, ama bir tarafıyla bok makinesi bu düzene bağlı kalan, ondan kopamayan iki entelektüel tipi bunlar."
    (s.165)
    Ahmed Arif Leyla Erbil'in evliliğine hep saygı duyar. Ona zarar verecekler karşısında ise , bu "bok makineleri" karşısında, susmaz, Leyli'sini dostça uyarır.

    "Nemsin be? Sevgili, dost, yâr, arkadaş... Hepsi. En çok da en ilk de Leylâsın bana"
    (s.136)

    Kimi zaman kardeştir, kimi zaman en sevgilidir, kimi zaman zalımdır Leyla. Kimi zaman keçi yavrusu, kimi zaman da çekirge...

    Ahmed Arif'in sevdasının tek bir biçimi yoktur.
    Sevdanın tek bir giyiti, tek bir rengi yoktur.

    Umuda Dair

    "Nerede o cici anneler, namuslu bilimci öğretmenler, yiğit şairler? Belki 2000 yılından sonra... Ah be!". (s.98)

    Bu tümceleri okuyunca ben de "Ah be" dedim. Bu zamanlardan söz ediyor. Yüreğim burkuldu.
    Ama umudum diri, Ahmed Arif'in umudu gibi...

    Sevdadan geçsin yolunuz.
    Keyifli okumalar!











    .
  • https://www.youtube.com/watch?v=Ituzi_-9RJI
    Mevsim, hava, saat, gün, yıl farketmeden hep burdasınız biliyorum. Otobüstesiniz siz de biliyorum, metroda, sokaktasınız, iştesiniz, sonra evde, hava yağmurlu, mutlulukla ağır ağır yürüyerek ıslanıyorsunuz yahut bir saçak altına sığınmış yaşamayı ne kadar sevdiğinizi düşünürken bir yandan da intiharı düşlüyorsunuz, hayatınız üzerine güneş hiç vurmuyor, içinize yaşamın hiçbir güzelliği nüfuz edemiyor, Siz; nefes alıyor, su içiyor, yürüyor, uyuyor, tv izliyor, yemek yiyor, gülüyor; kendinize ve kimseye bir şey farkettirmeden yaşamaya devam etmek istiyorsunuz. Çabalıyoruz, allah şahidimdir görüyorum sizi de, siz de benim gibisiniz biliyorum, dışarıda yaşanan tüm ikiyüzlülüklerin, karaktersizliklerin, yalanların içinde barınamayan ve her seferinde bir fırsatını bulup içinizdeki hüznü beslemek için buraya koşanlar, evet biz her şeyi ve herkesi severek öleceğiz bu kesin, biz böyleyiz, o kadarız, varoluşumuz yalnız hüznedir ve yalnız keder için varız biz. Her duygumuz kötürüm bir sevdanın ardından biraz keder gibi; mutluyuz keder gibi, öfkeliyiz keder gibi, susuyoruz keder gibi, konuşuruz keder gibi, güleriz keder gibi...

    Büyük şairler gibi de değiliz biz, yazmayı beceremeyiz, anlatmayız, kelimelerin yan yana gelişleri hiçbir şekilde ifade etmek istediğimizi karşılayamaz, o yüzden, içimizde koyu bir katran gibi taşırız sözcükleri, nereye gitsek bizimle gelir bu hastalık. Katlanılmaz olduğunu düşünüyoruz her şeyin, her seferinde bu boktan gezegenin kendi etrafında tamamladığı her tur bizi uzunca zaman planlanmış bir cinayete, keskin bir ölüme daha da yaklaştırıyor, kendi bedenimizi görüyoruz, denizin derinliklerine doğru ilerleyen ölü bir bedeni, yavaşça, büyük bir haklılıkla, direnmeden.. Kalbimizi, sevgimizi anımsarsak ancak o zaman yapışıyoruz denizin yakasına, çıkmaya çabalıyoruz, çırpınıyoruz, bağırıyoruz işte her gün teşekkür ederek, iyi günler dileyerek; okuldayız biz öğrenciyiz, sırada oturmuş onu düşünüyoruz; sokaktayız, bir yerlerde çay içerek düşünüyoruz; işteyiz halledilmesi gereken yığınla işin arasında, burnumuzda tütüyorlar; dükkandayız kapatıp gitsek de onu düşünerek bir şeyler içsek diyoruz, vallahi kalabalıklar içindeyiz, en işlek yerlerinde varız hayatın, ama hep kendimizle tenhayız, huyumuz böyle.. Fakat bu onların dünyası biliyorum, hep onlar varoldular, onlar devam edebildiler, savaşlar onların yüzünden, ölümler, açlıklar ve bütün kötülükler, vallahi ne kızgın ne de kırgınım, her an kaybolmaya yakın bir gülümsemeyle bir akvaryumu izler gibi izliyorum dünyalarını, biz azız, akvaryumun dışındayız, kendimiz gibi olanlara bakınıyoruz, köpek balıklarıyla ve onları besleyen küçük balıklarla dolu o akvaryumu seyrediyoruz, işte o akvaryumda, ne küçük balık olmak kendimize yedirebileceğimiz bir şeydi, ne de köpek balığı saldırganlığındaydık.

    Gölgemize basarak yürüdük biz, elimizde bi cıgaralık; Nerede sevdiysek ordayız, küçük bir şehirde, metropolde, koca koca binaların arasında, alçak kaldırımların üstünde, eski bir teknenin içinde, gün gün oradayız, mevsim mevsim, yıl yıl.. Ölü bir kuş görünce ondayız, güzel bir şarap içince. Geçiyor yaşımız, saçımız ağarıyor, kanıksanıyor her şey, her gün ancak hep eskisi gibi seviyoruz, yeniden aynı kuvvetle ve incelikle seviyoruz, genç değiliz bir biçimde en alınmaz kararın, en öznel cinayetin kıyısındayız, kimimiz yirmilerinde şarkılarla öldürüyor kendini, peşi sıra yaktığı sigaralarla, gerçekliği yadsıyarak herkesi güzelleştirirken duvara yansıyan gölgesi gitgide tekilleşiyor.. Biz üstümüzde çul çaputla, biz üstümüzde pahalı kıyafetlerle, biz altımızda son model araçlarla, altımızda bisikletle, altımızda yalnız ayakkabılarımızla, gösterişli restoranlarda, yahut elimizde bir tek simitle, biz üstümüzde gök altımızda yer ile, her şeyin içinde her sokağın köşesinde özlüyoruz her şeyi. Ölmek de hayatın bir parçası diyoruz, korkmuyoruz, fakat ölürsem sevemem onu diyoruz, sonumuzu getiren sevgi bizi ölümden kurtarma büyüklüğünü gösteriyor..

    Güneşin her gün ufukta göründüğü anla birlikte iş başı yapacağız, hüzün işçileriyiz biz, işimiz kolay değil ve bu da bizim hüzün marşımız, keder tanrısının en sevdiği ilahi. Kederlerimizi, pişmanlıklarımızı büyüteceğiz biz, yapacak çok işimiz var ve yapılacak hiçbir şey yok. Bıkmadan ama devam edeceğiz, düşeceğiz yine aynı yere, aynı sızı, o bildik bulantılar.. Ama doğrulacağız, mecburuz, biz azız, işte bu yüzden, bizim gibi olanlar için varolacağız. Çünkü biz başka meslek bilmeyiz, hüzün işçisiyiz. Her günün sonunda, o gün öldürdüğümüz umutların, bizden biraz daha uzaklaşan anıların yakıcı gölgesine sığınıyoruz bu parçayla. O tahta kapı her çarptığında bizim yüreğimiz o kadın için o adam için çarpıyor biliyorum. Kemanın sesi kanımızda dolaşıyor, devasa bir sevgi ordusu, sevilmemişler ordusu, pişmanlıklar ordusu, kırılganlar ordusu, geçmişe dönmek isteyenlerin ordusu, geleceği olmayanlar ordusu. Her şeyi ve herkesi severek öleceklerin ordusu...Bizim ordumuz yani onların değil.DİYAR AYDIN
  • 283 syf.
    ·5 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Bu kitap benim için iki türlü önem taşıyor. Biri Puşkin'in, modern Rus edebiyatının kurucusunun, “ulusal şair”inin kaleminden çıkmış olması bir diğeri de elbette Aralık'tan beri yürüttüğümüz etkinlik ("Sabahattin Ali'nin Kayıp Kitaplarının İzinde" #34700268 ) yani kitabın Sabahattin Ali‘nin ölmeden önce yanında taşıdığı iki kitaptan biri olmasıydı.

    Öncelikle Sabahattin Ali'nin edebiyatımızda muhteşem bir yerinin olmasının yanı sıra onu anlamak, ona yaklaşmak adına hem kamp ekibi olarak hem de kendi şahsi araştırmalarımla her geçen gün farklı şeyler okuyor ve öğreniyorum. Bu etkinlik sonunda da kendimce bazı fikirler geldi aklıma. Mesela neden bu iki kitap vardı Sabahattin Ali’nin çantasında: Yevgeniy Onegin ve Modeste Mignon .

    İki kitabı da okumuş biri olarak, biri edebiyatın tanrısı Balzac diğeri Rus edebiyatının kurucusu Puşkin. İkisi de aynı yıl hatta neredeyse aynı gün doğmuşlar. Yani o zamanın şartlarında birbirlerinden haberlerinin olması çok da mümkün değil gibi. Ama ikisinin de bu kitapta o kadar çok ortaklıkları var ki. İkisinde de toplumsal sınıflara eleştiriler, kadınların eline, tercihine, aşkına, insafına bırakılmış şairler, okumuş güçlü kadınlar, toplumsal yapıyı değiştirmeye çalışanlar... Sonra düşünüyorum Sabahattin Ali bu iki kitabı boşuna seçmiş, öylesine seçmiş olabilir mi? Bence kesinlikle hayır. Bu benzerlikleri göz ardı etmeyecek zekada bir adamdı. Belki de çıkış noktası olarak bu iki kitabı kullanacak ve enfes bir roman daha yazacaktı.
    Ama işte ülkemiz...

    Etkinliğimiz sürerken kitabı okuma listesine alan 1000Kitap İstanbul Okuma Grubu 'na ayrı teşekkür etmem lazım bence. Çünkü benim bu etkinliği yapma amacım zaten bu okunmayan kitapları konuşma ihtiyacıydı. İhtiyacım fazlasıyla karşılandı tekrar teşekkürler. Öyle güzel oldu ki hem Sabahattin Ali'nin hem de Puşkin'in ruhuna değsin.

    Yevgeni Onegin'i daha önce okuduğum yine bir Puşkin kitabından, Bakır Atlı 'dan öğrenmiştim. Orda da muhteşem Puşkin şiirleri var, ama bu kitap dünyada şiirsel romanın ilk örneği. Peki bu kitap bir aşk romanı mı? Kusura bakmayın aptallar için öyle olabilir ama Anna Karenina ne kadar aşk romanıysa Yevgeni Onegin de o kadar aşk romanı.
    Puşkin sürgünde iken yazıyor bu şiir - romanı. Yani onu tam da toplumsal meselelerden uzak tutmaya çalışanlara dahiyane bir karşılık değil mi? O kadar çok şey söylemiş o kadar çok şey ima etmiş ki... Ama büyük başlar o kadar küçük beyinli oluyor ki içindekini anlayabilene rastlanmadı.

    Kitapta en etkilendiğim yerlerden biri coğrafya değişse de kadınların kaderinin yüzyıllarca değişmediğini görmemdi. Fikri alınmadan küçük yaşta kızların evlendirilmesi, tercihine bir şey bırakılmaması, evden çıkarılmaması, ikinci sınıf insan muamelesi görmesi... Puşkin bu algıyı bu kitapta yıkıyor, o döneme göre öylesine büyük bir adım ki bu, o yüzden de büyük işte. Kadın okuyor, düşünüyor, sağlam duruşla, cesaretle konuşuyor hareket ediyor ve reddediyor. O yüzden şu noktada Dostoyevski'ye katılmamak olanaksız:
    "Puşkin bize gelecekten haber getiren peygamberimizdir."
    Hatta Yevgeni Onegin kitabının ismi "Tatyana" olmalıydı, diyebiliriz ki o zamandan beri edebiyatımızda Rus kadınını böylesine olumlu, böylesine güzel görmedik de diyor, kesinlikle haklı.

    Biliyor musunuz Rusya'da kadınlar Tatyana'nın Yevgeni'ye mektubunu "güçlü kadınlar" ın cesaretini anlatma amacıyla kullanırlarmış, bir örneğini de koyayım;
    https://www.youtube.com/...7rr69E7pu9s&t=5s

    Onegin'in kişisel özellikleri, insanlarla olan ilişkileri, hayat tarzı üzerinden müthiş bir aristokrasi eleştirisi var. Onegin aslında her şeyden parça parça bilen ama aslında içi bomboş, kendini iyi satabilen, her şeyi tüketen,insanlara küçümseyerek bakan sevgisiz bir adam, o dönemde işaret ettiği bu adamlar kim ola ki... Bir yapıtı yazarından bağımsız düşünmek mümkün mü? Bence kesinlikle değil. Onegin'in iyi arkadaşı şair, duygusal, iyi niyetli, alçakgönüllü Lenskiy de aslında Puşkin'in ta kendisi işte. Belki bilerek bilmeyerek kendi sonunu bile Lenskiy'de yazmış Puşkin. Anlamsız bir gelenek "düello" da cabası.
    Lenskiy'in ölmesi de bence kitaptaki "iyi"nin ölmesi demek. Yani bu toplumsal şartlarla, baskılarla "iyi" olan yaşayamaz, içindeki iyi de böylece ölüyor. Yani dünya iyilerin yaşayacağı bir yer değil.

    Yevgeni Onegin üzerine yıllarca bir çok film, opera, bale, tiyatro yazılmış, nasıl yazılmasın. Bunlardan en etkileyici olanlardan biri ünlü besteci Çaykovski'nin çok etkilenerek -ki kendini Yevgeni Onegin ile eşleştirmiş buna benzer bir hayatı var- yazdığı senfonisidir. Dinlemek isteyen olursa küçük bir parça;
    https://www.youtube.com/watch?v=Cz7JREul22g

    Not: Ben hayıflanırken bu kitaplarla ilgili hiçbir bilgi yok diye, "etkinliğini yap da okuyak" diyerek beynimi açan canıms arkadaşım Li-3 ' e sevgiler, teşekkürler.
  • Kürt Cemo

    Zaman sonra, “sana neden Kürt Cemo diyorlar” diye sorduklarında şöyle söylüyordu Cemal Ağabey;

    “bizi bir kamyona doldurdular, tüfekli iki erin nezaretinde. Sonra o iki erle yük vagonuna doldurdular. Günlerce yolculuktan sonra bir köye attılar. Aklımdan çıkmaz o yolculuk, o köpek havlamaları ve polis sesleri. Sürgün edilmiştik, annem sürgünde öldü benim” ve ekliyordu.

    “Aslen Dersim bölgesindenim ben. Erzincan’lıyım... Hem ne farkeder ki ? Dersim’liyim işte. Saklar oldum ben bu durumu herkesten. Alevi’yim ben, hem Kürt hem de Zaza’yım.”

    Saklanılacak birşey miydi acaba Cemal’in yaptığı. Cemal orta direk bir ailenin erkek çocuğu olarak dünyaya geldiğinde ailesi çok sevinmişti. 
    Amcası memo biraz koyu duygulara sahipti ve 1937 Dersim isyanında başı çekenlerdendi. Hepsi aynı evde kalıyorlardı. Günler geçti ve Dersim isyanından ötürü Memo’ya sürgün kararı verildi. Memo ve Ağabey’i Bilecik’e doğru gönderildiler.

    İşte burada başlamıştı bizim Cemal’in hayat hikayesi. Sürgün zamanı o unutulmaz tren yolculuğu, askerler nezaretinde uzun uzun gidilen yollar, polis arabalarının korkutucu siren sesleri, arka fonda havlayan köpekler, annesinin hastalığı... Cemal’in çocukluk dönemine de denk gelince tüm bunlar ister istemez etkisi daha büyük olmuştu.

    Bilecik’e yerleşmeleri ve Cemal’in büyümesi derken aradan bir hayli zaman geçmişti. Cemal annesini daha küçük denilecek yaşta ilk okula başlamadan bir sene evvel kaybetmişti. Babası uzun yol şöförü, amcası ise haftada bir eve gelir ya da gelmez ne yaptığı belli olmayan bir adamdı. 

    Cemal’in yalnız kalmaması için babası bir evlilik yaptı ve Cemal’in üvey annesi çok acımasız bir kadın olduğunu daha evliliğin 3’üncü ayında göstermişti. Babası  yeni evlendiği karısı ile de görüşüp Cemal’in devlet parasız yatılı okullarında okumasını daha sağlıklı bulmuştu. Cemal’in de isteği bu yöndeydi. Cemal henüz o sene başladığı ilkokulu devlet parasız yatılı okullarında tamamladı. 
    Cemal her ne kadar başarılı bir talebe de olsa kimliğini gizler bir yapıdaydı. Alevi olduğunu, kürt-zaza bir kökene sahip olduğunu devamlı gizliyordu. Çünkü arkadaşları arasında alay konusu oluyordu. Aklına sürgün yılları geldiğinde ve annesinin acısını da üzerine eklediğinde içinden çıkılamaz bir duruma düşüyordu. 

    Tam bu yıllarda olmuştu herşey. Bir öğretmeninin bazı zamanlarda “kürt inadı tuttu işte”, bir arkadaşının da “sümüklü kürt n’olcak” demesi Cemal’i derinden yaralamıştı. Kürt kimliği ile bu kadar alay edilen birinin alevi kökeniyle de alay edilir düşüncesi haiz olmuştu kendisinde... bu yüzden her zaman gizledi bu yönünü.

    Her ne yaptıysa da belli bir sıfat ile anılmaktan hoşlanmayan Cemal’e “Kürt Cemo” adı yapışmış kalmıştı. Kimine göre kötü birşey değildi tabi ki bu tabir ama herkesin söyleyiş tarzı farklıydı ve Cemal bu lakabın kendisine takılmasının bir alay sonucu oluştuğunu bildiği için üzülüyordu. 

    Kürt Cemo bir gün düşündü ve her zamanki sessizliğiyle haykırdı kendi kendine;

    “Eğer ben bir Süreya isem soyadıma yakışan bir şekilde cevap vermeliyim. Beni bugün yerenler, yarın muhakkak ki övecekler” diye elini yumruk yapıp masaya vurdu ve hayatında yeni bir sayfa açtı.

    Kürt Cemo... Cemal Süreya...

    Cemal ilkokul, ortaokul ve liseyi devlet parasız yatılı okullarında üstün bir başarıyla bitirdi ve Mülkiye’nin Maliye bölümünde de yüksek öğrenimini tamamladı. Üniversite öğrenimi tamamladıktan sonra orta okul yıllarında tanıştığı Seniha ile evlendi. 

    Cemal bir yandan devlet memuru olarak çalışıyor bir yandan ise yüreğini dile getiriyor, kalem tutturuyordu ona adeta. Cemal’in edebiyata olan düşkünlüğü onu şiir yazmaya itmişti. Yazdığı şiirleri dönemin dergilerinde, gazete köşelerinde yayınlanıyordu... Bir gün gazetede bir ilan gördü ve zamanın en popüler şiir dergisi “yeni şairler aranıyor” diye bir ilan çıkmıştı tam sayfa. Cemal vakit kaybetmeden bu kişi ben olmalıyım diyordu. Çünkü o yıllarda şair olarak bir dergide şiir yazmak popülerliğin simgesiydi. Cemal’in aklına ortaokul yıllarında kendi kendine verdiği söz geldi: 

    “Eğer ben bir Süreya isem soyadıma yakışan bir şekilde cevap vermeliyim. Beni bugün yerenler, yarın muhakkak ki övecekler”

    Cemal, eşi Seniha ile de durumu paylaştı ve hemen ertesi gün yazdığı şiirlerinden bir buket yapıp koyuldu ilanda verilen adresin bulunduğu yere doğru.

    Cemal belki de ömründe bu denli şatafatlı bir yer görmemişti. Binanın dışı İstanbul’un en ihtişamlı yapılarından biriydi sanki. İçeri girdiğinde bir gala gecesi var gibiydi. Uzun bir merviden, merdivenin başında iki tane kolon... Merdiven ise boydan boya kırmızı halı ile döşenmişti. Rüyada olmalıydı. Belki de bu kadarını beklemiyordu Cemal... Görüşmenin önemi bir kat daha artmıştı onun için. Cesaret edebilecekmiydi ? Merdivenleri bir bir çıkıp, kapıyı açıp söyleyebilecekmiydi ben Cemal Süreya diye ?

    Cemal... Nam-ı diğer Kürt Cemo derin bir nefes aldı ve merdivenleri bir bir çıkıp hayalindeki görüşme için randevü saatinde, kendisine söylenen yere ve söyledikleri odaya girdi. 
    Heyet toplanmış Cemal’e bakıyorlar, soru üzerine soru soruyorlardı. Bir çok soru sormuşlardı ve sadece dinlemişti Cemal. Söz sırası kendisindeydi artık. Tüm sorulara büyük bir rahatlıkla cevap vermişti. Son soruya sıra gelmişti.
    Şair olarak bir başkası değil de neden seni seçelim ?

    O an aklına geleni söyledi.

    "Benim adım Cemal Süreya. Kürt Cemo derler bana. Alevi ve Kürdüm. Zazayım da. Çoğusu bilmez bu yönümü. Küçüktüm ve sürgün edilmiştik. Arkadaşlarıma alay konusu oldum hep. Zaten Kürt Cemo lakabını da onlar taktı lakab olarak. Daha rahat alay ediyorlardı. Ben bu şekilde büyüdüm. Anasız, babasız. Her küçük çocuk görüşümde ağlarım ben. Yaşayamadığım çocukluğuma. Ne zaman mutlu bir aile görsem, o an çekerim fotoğrafını. 
    Tek fark ne biliyor musunuz ? Çektiğim fotoğraf karesi her seferinde aynı. Kalemimle çekiyorum çünkü... O kılıçtan kuvvetli olan kalemimle... Hüzün var çünkü o karede... Gözyaşı var... Az önce gelirken çektiğim bir fotoğrafı sizlere sunmak isterim.

    Durakta üç kişi vardı.
    Adam, kadın ve çocuk...

    Adamın elleri ceplerinde,
    Kadın çocuğun elini tutmuş.

    Adam hüzünlü, 
    Hüzünlü şarkılar gibi hüzünlü.

    Kadın güzel,
    Güzel anılar gibi güzel.

    Çocuk 
    Güzel anılar gibi hüzünlü
    Hüzünlü şarkılar gibi güzel.

    İşte böyle sayın heyet. Şimdi karar sizin. Benim adım ya Kürt Cemo olur, devam ederim kaldığım yerden hayatıma; ya da  koyarsınız adımı Cemal Süreya, unutamazlar beni 100 yaşıma bastığımda da. 

    Çünkü biliyorum ki Hayat kısa kuşlar uçuyor...