“O sırada içeriye bir gölge girdi, iki büklüm ve karanlık bir gölge, yavaş hareketlerle kapı niyetinde bir örtüyü aralayıp içeriye girdi. Oha derdim azıcık daha az korksaydım ama diyemedim, öyle korktum ki.. nefes bile alamadım. Aha dedim geldi işte, zebani.. hadi yürü diyecek bana. Ölmüşüm ben. Ya da belki, zebani değil de.. orak var mı elinde? Aahh, ah hep batı sembolizmi. Vay anam, bunları ben mi söylüyorum. Batı sembolizmi ne abi. Ben nerden biliyorum da ya da uyduruyorum da söylüyorum bunları. Töbe. Dur bakalım, topla kendini. Bir iki üç.. tamam şimdi baştan alalım. Korkuyor muyum? Hayır.. Neden korkmuyorsam.. aklım başımda değil de ondan korkmuyorum neden olacak. Gölge kapıdan fışt diye sıyrılıp geldi yanıma kadar, çöktü ki çökmek için pek çaba harcamadı, zaten acaip derecede kısaydı bir de üstüne üstlük kamburdu. Alnımdan bezi aldı, fısır fısır mırıldandığını o an fark ettim. Belki her şey geride kalmıştı, şu an Afrikadaydım, bu kadınımsı yaratık da benim annemdi, ben de aslında bir avcıydım, fil avcısı mesela, fil avlamaya çıkmışken, -dişleri için, filleri öldürüp dişlerini söküyor ve bilardo topu yapmak üzere İtalyanlar'a satıyor, aldığımız parayla İtalyanlardan makarna alıp karnımızı doyuruyorduk. Böyle geçiniyorduk. Böylece biz hayvan düşmanı katiller, İtalyanlar ise modern ve zengin Avrupalılar oluyorlardı.”