• Gecenin bir vakti kulağımda kulaklık kendimi şarkının eşsiz tınısına kaptırmış hayallere dalıyor; bir yandan da yorumları okuyorum. Binlerce hayat, yaşam hikayesi, çıkarılmış onca ders. Kapatıyorum gözümü geçiyor gözümün önünden bir bir yaşadıklarım. Yine çıkarılmış onca ders görüyorum. Beni ben yapan onlarca olay. Tekerrürden ibaret hepsi. Değişmeyen hisler, 10, 20, 30... Yaş ne olursa olsun. Nedense gamsız insanoğlu akıllanmıyor bir türlü. Aynı dersi tekrar tekrar çıkarıyor yaşadıklarından. Söylüyor içinden, kendini şartlıyor. Uykuları kaçıyor belki de. Kimi zaman insanlara akıl veriyor; ben olgunlaştım diyor. Gecenin bir vakti uykusundan uyanıyor; nefesi kesiliyor, kan çanağına dönmüş gözlerine aynada dakikalarca bakıyor. Düşünüyor insanoğlu. Sorguluyor yaşadıklarını. "Hak ettim mi?" diyor. Çevresine bakıyor, onlarca kusursuz hayat. Yansıtılan mıdır yoksa gerçekten yaşanılan mı bilmem. İçine kapanıyor, konuşarak hiçbir şey anlatılamayacağını, anlamak isteyen olursa gözlerden dahi anlayabileceğini öğreniyor insan. Susuyor, bir ortamda gözleri dalabiliyor mesela; elindeki kalemle saatlerce oynayabiliyor. Kafasındaki ufacık şey çığ gibi büyüyor adeta. Çığı oluşturan kar taneleri de zihnindekiler oluyor genelde. Görüyor insan, salak olmadığını anlıyor, yapılan hiçbir şeyi hak etmediğini anlıyor. Bahane uydurmayı bir kenara atıyor; realist yaklaşıyor. Böyle oldu çünkü böyle böyleydi demiyor. Böyle oldu çünkü böyle istendi diyor. İstemeseydi yapmazdı. Hangi güç insanın içinde olmayan bir şeyi yaptırabilir ki? Hem de hiçbir zorlama olmadan. Anlıyor insan dünyada bir başına olduğunu. Büyütüyor kendini. Çoğu zaman da avutuyor. Yoksa nasıl kafasındakileri durdurabilir ki? Günün sonunda herkes kaybediyor. Ben bir başkası tarafından; o bir başkası. Böyle böyle gidiyor bu döngü. Bu yüzden de herkes yaşattığını yaşar deniyor. Böyle de olmalı. Merhamet duygusunu bir kenara atabilmeli insan. Bana yaşattı ama yaşamasın o dememeli. Bana kim ne yaşattıysa herkes yaşasın aynısını. Benim uykularım kaçarken buna neden olup başını yastığa rahat koyabilen herkes yaşasın.

    https://www.youtube.com/watch?v=ZBV0iHjWPu8
  • Vasatların Dayanışması ve Bir Çığlık


    1 ay önce
    Sakarya’da sanat ve özelde de film sanatı üzerine yaptığımız programlara katılıp önemli katkılar yapan, aslında siyasi anlayış ve hayat görüşlerimiz açısından epey karşıt olmamıza rağmen çok saygı duyduğum bir cerrah kardeşim “Hocam, havarisi olmayan İsa’ya deli derler!” demişti bir dersimizde. O günden beri düşünürüm bu meselenin doğruluk payını… Deli sayılmamak için havarilerin çokluğuna tutunmak ya da havarilerin çokluğu ile kendini İsa ilan ettirmek! İkisi de eş derecede vahim değil mi?

    “Bizim” kelimesini her yazdığımda, genelde tırnak içinde kullanma sebebim, “bizim” tabirine kolay adapte olamıyor olmamın yanında, ama ondan da çok, bir “bizim” bulmaktaki zorluğum oluyor aslında. Ülkenin kültür-sanat-sinema camiasının hem en içinde hem de şahsi seçimim gereği çeperinde duruyorken her zaman denk geldiğim şey, sinemayı en az benim kadar seven o cerrah kardeşimin sözlerinin acı verici doğruluğu oluyor maalesef. Yazarımız, çizerimiz, sanatçımız, şairimiz, politikacımız, akademisyenimiz, velâkin aklımıza kim gelirse, hemen herkes, her şeyden önce bir havari kümesi oluşturmaya çalışıyor ve havari olmayanlar için “ya sev ya terk et!”ten başka bir seçenek bırakmıyor.

    Bu ülkede, özellikle “tırnak içindeki bizim” camiada kültür-sanat alanlarında yapılan işlerde genelde hâkim olan şeydir vasatlık. Bu vasatlık, korkunç bir sürü mantığıyla birlikte yürür. Zira bir sürüye dâhil olmadığında hiçbir şey olduğunun kurnazca bilincinde olanların tutunması gereken daldır vasatlar sürüsü… Bu yüzden de vasatlar sürüsü, rant edinimlerinin sürekliliği için, birbirine havarilik etmeye mecburdur. Ortaya çıkansa, korkunç bir cehaletin yönlendirdiği özgüven kılıfı altındaki eziklik ve bitmeyen aşağılık kompleksi olur genellikle.

    Bunları neden söylüyorum: Özellikle yakinen bildiğim bir meseledeki derdimin her geçen gün büyümekte olduğunu haykırmak için… Neden 15 Temmuz kıyamının ya da Ayasofya’nın bizi “diriltmeye” bir türlü yetemediğinin kanıtını tam da arayacağımız yerler bu vasat sürülerin egemenlik alanları… Mesela basit bir örnek, film festivalleri meselesidir. Mesela, bu ülkede Boğaziçi Film Festivali’nden Malatya’ya, Kayseri’ye, geçmişte Adana’ya, Antalya’ya kadar film festivallerini yöneten, İstanbul Medya Akademisi gibi bu ülkenin en yüksek destek alan kurumlarına hâkim olan “biz”in, neden, yüksek bir aşağılık kompleksiyle en çok da “nitelikli bizleri” yemeye başladığını anlamamız gerekiyor öncelikle. Niteliksiz olan, vasat olan “biz”ler, nasılsa, “onlar”ın yanında iki büklüm durup ezikliklerinden feragat etmeyecekleri için sorun olmazken, “nitelikli biz”lerin en büyük düşmanlar olarak nasıl kara listelere girmeye başladıklarını tartışmalıyız acil olarak. Hemen her yerde vasatlığım hükümranlığının nasıl damgasını vurduğunu ve ilk dışarı attıklarının kendileri için büyük “tehlike arz eden” “nitelikli bizler” olduğunu…

    Mesela, neden, Boğaziçi Film Festivali’nden Malatya’ya, İstanbul Medya Akademisi’nden Eyüp Film Akademisi’ne kadar her yerde, bu “bizle” hiç ilgisi olmayan, üstelik “onların da vasatları olan” Ümit Ünal, Semir Arslanyürek gibiler, her kademede önemli işler/görevler yapıp, ödüller alırken, Semih Kaplanoğlu gibi, ülkenin değil sadece, belki de dünyanın yaşayan en kıymetli yönetmenleri, sanatçıları küstürülüp dışarı atılır? Neden “bizim” yaptığımız festivallerde “bize” her türlü aşağılamayı yapanlar baş üstünde tutulurken, mesela Nazif Tunç gibi bir davanın cesur mücadelesini veren birisinin, üstelik hiç de kötü olmayan son filmi, önce yarışmaya alınıp, sonra “neden belli olmaz şekilde” yarışma dışı bırakılabilir?

    Vasatların dayanışması, bu döngüyü sağlam tutmak için ilk önce “kendi camiasından niteliklileri” devre dışı bırakmakla uğraşır ki kendi vasatlığı fark edilmesin… Bu, neredeyse her kademesinde daha da şiddetlenen bir oyuna dönüşür. Kendi niteliksizliği ortaya çıkmasın diye, en niteliklileri ısrarla ve maddi güç kullanarak, gözden, akıldan, işitmeden uzak tutmak!

    Küsmek, Allah’a inanan kimseye yakışmaz, biliyorum; ancak “bizim” camianın kültür-sanat dünyasında adeta birer çeteye dönüşmüş olan vasatlar dayanışmaları, korkunç derecede tehlikeli bir hâl almaya başladı. Bu hâl içinde, hakikaten nitelikli işler yapmaya niyetlenmiş kimseye yer kalmayacak korkarım. Sadece nicelikle uğraşan ve karşılığında da olabildiğince “yaygınlaşmayı” önceleyenler el üstünde tutulacak, mesela kimi vasatların filmlerinin biletleri belediyeler, kurumlar tarafından satın alınıp “bizim” insanlarımıza dağıtılacak, “bizim” gençlerimiz de bu izletilenleri film ya da sanat eseri sanacak! Ya da belediyelerimiz “otomobilli film gösterimleri” diye salak bir şeyi mal bulmuş mağribi gibi kabullenip BKM soytarılıklarına deli gibi para akıtacak! Şuurlu gençlik mi demiştiniz? Belki başka bahara…

    Vasatlığın en karakteristik özelliği her yerde sürü olarak var olmak iken; cins olanların, nitelikli olanların bazen tercihen ama çoğu zaman da zorunlu olarak bırakıldıkları hâldir yalnızlık. Sezai Karakoç’u münzevi yapan da, Semih Kaplanoğlu’nu “yaptıklarım değiyor mu ki!” diye üzen de, Tarkovsky’yi “Tanrım, benim kimseye faydam dokunmuyor!” diye acılara ve umutsuzluğa sevk eden de, vasatlığın nitelikli olana yürüttüğü bitip tükenmek bilmeyen bu zorbalıkla alakalıdır. Sürü, nitelikle baş edemediğini nicelikle öldürmeye uğraşır zira…

    Kıymetli dostlar, sevgili gençler… Yalnızlık kıymetlidir, vasat bir sürünün içinde, o vasatlığın yönlendirdiği havari döngüsü içinde aklınızı kaybedip birer omurilik robotuna dönmektense, bu dünyada adınızın silinmesi daha iyidir. Hiç olmazsa, gururla “Hayata karşı lekesiz bir tavır aldım!” dersiniz kendinize… Dayatılan bütün o “nicelik şovmenlerine” reddiye getiremeyen, velâkin, insan olmanın en önemli özelliği olan “seçme” yeteneğine sahip olmayan kimse kendisine insan diyemez. Kıymetli işler yapan, niteliği ve derdi önceleyen insanları tanıyın, onlara destek verin, onları yalnız bırakmayın. Ahmet Uluçay’a, Turgut Cansever’e ve daha nicelerine yaptığımız gibi, öldükten sonra birilerinin cesedi üstünde “övgüyle” tepinmek hiçbir işe yaramıyor zira!

    Enver Gülşen
  • İlk sözüm Rosa Cabarcas'a oldu: "Evini satın alıyorum, dükkân ve meyve bahçesiyle birlikte hepsini."

    O da bana dedi ki: "Gel bir yaşlılık bahsine tutuşalım: Kim hayatta kalırsa ötekinin her şeyi noter huzurunda imzalanarak onun olsun."

    "Olmaz," dedim, "çünkü ben ölürsem, her şey ona kalmalı."

    "Fark etmez," dedi Rosa Cabarcas, "ben kızın bakımını üstlenirim, sonra da her şeyi ona bırakırım, hem seninkini, hem benimkini, bu dünyada başka kimsem yok. O arada senin odanı her türlü konforla yeniden düzenleriz, klima koyarız, kitaplarını ve müziğini de."
           "Sence o da kabul eder mi?"

           "Ay benim zavallı akıllım, yaşlı olmana bir diyeceğim yok da, salak olma," dedi Rosa Cabarcas, gülmekten katılarak. "Ayol bu zavallı çocuk senin aşkından deli divane."
  • Artık şunda bir anlaşalım bence;*

    Halk "zavallı"

    Halk "uyuşturulmuş"

    Halk "kendisinden gizlenen gerçeklerle kör, sağır olmuş"

    Halk “dinini bunlar yüzünden yanlış yaşamış”

    Halk “ahlaklı”

    Halk “dürüst”

    Halk “namuslu”

    Falan değil!

    Benim de ara ara yaptığım burnu büyüklükle onlara “halk” falan deyip, hümanist düşüncelerle “ah bir görseler gerçekleri” diyoruz ya; hah işte onlar o senin ‘gerçekler’ dediğin şeyin dibine kadar farkındalar.

    Onlar kandırıldıkları için o partiye oy vermiyorlar, onlar kendileri gibi oldukları için o partiye oy veriyorlar.

    Onlar senin sandığın gibi uykuda değiller, aksine senden on kat daha fazla uyanıklar.

    O “halk” aslında kim biliyor musun?

    O halk Havalimanında çalışan, turisti kazıklayan, taksici,

    O halk Cuma namazından sonra torunu yaşında kızın kıçına bakıp iç çeken tonton amca,

    O halk altın günlerinde üst katında ki günahsız öğrenci kıza “eve erkek alıyor, orospular doldu apartmana” diye dedikodu yapan hacı teyze,

    O halk tecavüze uğramamak için camdan atlayan kızın haberinin altına “zaten açık kapıymış, ne kaybederdi ki?” yazan türbanlı bacı,

    O halk daha geçen gün elimden zorla aldıkları, “çaldıysa çaldı, öncekiler çalmadı mı? Bu hiç olmazsa müslüman, diğerleri siyonist köpeklerdi” diyen güvenlik görevlisi,

    O halk ambulansın peşine takılıp üç araç geçmeyi kar sayan trafikteki şoför,

    O halk ağzından “cahiliye devri” düşmeyen ama “kitap okuyunca başıma ağrılar giriyor” diyen adam,

    O halk “erkekler birbirini düzüyordu, Allah’ da Lut kavminin üzerine bela yolladı” diye derste anlatıp, akşam erkek öğrencilerinin üzerine çullanan cemaatçi dernek öğretmeni ,

    O halk anaları, babaları öldüğünde üzülmeden önce “sana bir daire fazla düştü” diye saç saça, baş başa giren insanlar,

    O halk kendi yaşam alanında insan gibi yaşamak için sosyalist partilere oy verip; senin ülkende “müslüman caaanım” diye ŞERİAT DİYE BÖĞÜREN Almancılar, Gurbetçiler,

    O halk her ramazan ekranda ki sahtekar “kütük Allah diyorduuu” dediğinde ağlayanlar,
    .
    O halk ağzından
    "Tanrı Misafiri" düşmeyip Pippa Bacca'
    ya tecavüz edip öldürenler.
    .
    O halk rutin trafik çevirmesinde polise
    nereli olduğunu sorup en alttan, en
    üstte otoriteye biat edip, yaltaklanmaya
    çalışanlar...
    .
    Halk; tek bir kitap okumayıp,her konuda
    fikri olanlar.
    Halk; kendisi gibi düşünenden
    başkasının yaşamasını istemeyenler.
    .
    Halk; cehaletin hadsizliğinden izlediği
    salak saçma dizilerden veya yarışma
    programlarından mutlu olanlar.
    .
    Hakikatten şunda bir anlaşalım bence
    Halk bu
    .
    Sen ben biz değiliz belki aynı
    parayı kazanıyor belki aynı hayat
    standartlarında yaşıyoruz ama halk
    ne kandırılmış garibanlar, ne de senin
    onları sandığın kadar masumlar.
    .
    Ortada bir savaş var ve bu ideolojik
    savaş değil!
    .
    Sadece iyi ve kötü'nün savaşı
  • Acı çekiyorum, farklı bir acı bu. Hiç bir nedeni yok gibi dururken o kadar çok nedeni olan bir acı ki. Anlatamıyorum kimseye, anlatsam ağlarım, ağlarsam gülerler. Kırıldığım her saniye büyüyor içimdeki boşluk. Siz hiç elinizde olmadan üzülmeye mahkum ettiniz mi kendinizi? Gökyüzüne bakarken takıldığınız taşı önemsediniz mi? Uzun uzun konuşmak isterken, içinizdekileri sessizce haykırmak geçerken aklınızdan, sesinizin çıkmadığı oldu mu hiç? Benim oldu, hiç çıkmadı ki üstümden. Bildiklerim, işittiklerim öyle çok yük oldu omuzlarıma. Taşıyamıyorum sanki artık onları, her geçen dakika gülümsemek salak salak mutluymuş rolüne bürünmek öyle zor geliyor ki bazen. Unutuyorum kim olduğumu, hiç bilmedim ki zaten. Sessizce fısıldıyorum rüzgara içimdekileri, sessizce çığlıklar atıyorum. Ne duyulduğum oluyor ne görüldüğüm. Günden güne yok oluyor gibiyim, birilerinin el uzatmasını dahi beklemiyorum artık bu zifiri karanlık olan boşluk o kadar derin ki beni içine çekiyor. Nefes alamıyorum, hareket edemiyorum. O boşlukta yaşayıp gidiyorum öylece hasbellader...
  • Boktan bir hayale sığınmışım...
    Konu bak nerelere geldi.
    Otur hele oturda dinle,
    Bak neler yaşamışım.
    Bir babanın tek çocuğuyum,
    Burada mucize derler buna.
    Her evde yedi, sekiz çocuk var.
    Sayısı belirsiz akraba, eş, dost.
    Bu yüzdendir kavgacıyım,
    Bu yüzdendir üstüm başım yara bere.
    Okulu da bıraktım,
    Sanayiye çırak gittim.
    Küfür etmeyi orda öğrendim sanma,
    Küfür bizde genetik sayılır.
    Sütten kesilip sigaraya başlamışım,
    Kim sorsa sevgilim diyorum, sigaraya.
    Benimle böyle ateşli öpüşen başka kimim var?

    Kör, topal geçti işte çocukluk,
    Hatta çocukluk bile sayılmaz ya neyse.
    Dedim ya sütten kesilip başlamışım sigaraya,
    O günden beridir antidepresan sayılır sigara bana.
    Ergen aşklar yaşamadım hiç,
    Biz de hep platonik bir beklenti durumu vardı.
    Öyle sıradan platonikler değil haa.
    Bizde namus sayılırdı baktığımız her kız,
    Memesi çiçek açmış gül, gonca, taze filiz.
    Bakanı kör eder alimallah gireceğim kavga.
    Belaya atlar giderdim bakarsa biri kıza.

    Yılmaz Güney izleyip, Ahmet Kaya dinlerdim,
    Bir de arada Azer Bülbül,
    'Duygularım darmadağın anlayamazsın' diyerekten.
    Arabeskin kıyısından geçmişliğim var bilesin.
    Kolumda kesik yok ama ruhumu anlatamam.
    Rakıya da selam vermiş olalım.
    Neyse, zaman su gibi geçti işte
    Şimdi sen varsın son platonik
    Salak gülümsemelerimin sebebi.

    Tarık İpek
  • Sana seni göstersem kim bu salak dersin...