• Ruhumdaki sabır,
    kalbimdeki aşkla kurdum
    kor dantellerden bu yolu
    ormanın altına,
    yeter ki oku onu.
    Senin gördüğün
    ağzımın kenarında duran dua,
    ben ayaklarımın altındaki toprağa, döktüğüm
    gözyaşına inandım.
    Öyle uzun ki dünya;
    katlanmaya,
    kıvrılmaya,
    açılıp çarşaf olmaya.
    Mümkündür yol yapmaya bir ömür,
    yol almaya.
    Ah,
    yine de yolumdaki kederi kimse bilmesin !
    Büyüsün, genişlesin, dolansın ömrümü;
    kapısı kapalı çoktandır, penceresi dargın. Kim anlayacak bu kor işaretleri?
    Kimsenin dilinden okunmasın içimde ufalan.
    Ovada ve dağda saklı bir mavi için
    düştümdü yola.
    Benim de yaban bir çığlığım vardı,
    çok zaman oldu,
    teslim ettim onu rüzgara.
    Kışa girdik
    kıştan çıktık
    ama değişmiyor insan
    karınca duası diyorlar
    ördüğüm bu yola

    | Birhan Keskin- Karınca |
  • Ruhumdaki sabır, kalbimdeki aşkla kurdum 
    kor dantellerden bu yolu, ormanın altına 
    yeter ki oku onu.

    Senin gördüğün ağzımın kenarında duran dua, 
    ben ayaklarımın altındaki toprağa, döktüğüm 
    gözyaşına inandım. Öyle uzun ki dünya; 
    katlanmaya, kıvrılmaya, açılıp çarşaf olmaya. 
    Mümkündür yol yapmaya bir ömür, yol almaya.

    Ah! yine de yolumdaki kederi kimse bilmesin, 
    büyüsün, genişlesin, dolansın ömrümü; 
    kapısı kapalı çoktandır, penceresi dargın.

    Kim anlayacak bu kor işaretleri? 
    Kimsenin dilinden okunmasın içimde ufalan. 
    Ovada ve dağda saklı bir mavi için 
    düştümdü yola. Benim de yaban bir çığlığım vardı, 
    çok zaman oldu, teslim ettim onu rüzgara.

    Kışa girdik kıştan çıktık 
    ama değişmiyor insan 
    karınca duası diyorlar ördüğüm yola.
  • Güvercin değişiyor gittikçe ondan
    Güvercin değişiyor vardıkça onlara
  • Dünya A.Ş….
    Dünyanın nasıl bir şirket haline geldiğinin tarihsel ve ekonomik verilerle anlatılmaya çalışılması bu kitabın özü. Üretimin makinelere ve dış kaynaklara yapılandırılması sonucunda, kendi kendine yeten, kendi iç dinamikleri olan Dünya’ mızı nasıl Dünya A.Ş ye evirdiğimiz, Dünya A.Ş nin ortaya çıkışından fayda sağlayan elitlerin, işlerin kamu sektörüne kaymasını engellemek için birikmiş servetlerini ve siyasi nüfuslarını nasıl etkin bir şekilde kullandıklarının, ekonominin nasıl bir güce dönüştüğünün ve bu ekonomik gücün GELECEĞİMİZİ nasıl şekillendirdiğinin özeti.
    İnsanlığın gelişimi hep iletişim, özellikle yazımsal iletişim yoluyla olmuş bunu bir kez daha anlıyoruz bu kitap sayesinde. Al Gore’ da kitabın ilk bölümlerinde bu gerçeğe dayanan somut örnekler vermiş. Yazı ile başladı her şey diyor. Matbaanın bulunması en önemli gelişmeydi. Fikirleri yaymak ve çok kişiye ulaştırmakla başladı düşünsel gelişim. Matbaanın bulunmasından neredeyse 300 yıl sonra 1776 yılında Thomass Paine Amerikan Bağımsızlık savaşının fitilini ateşleyen ‘’Common Sense (Sağduyu)’’ yi yayınlarken diğer tarafta aynı yıl içinde Adam Smith (Kapitalizmin babası) kişiler piyasalarla ilgili ücretsiz bilgi erişimine sahip olurlarsa, özgür bir biçimde satın almayı ve satmayı tercih edecekler ve bir ‘’görünmez el’’ onlara her alanda yardımcı olacaktır diyordu.
    Bu becerikli görünmez el, kaynakları tahsis edecek, arz ve talebi dengeleyecek, ekonomik verimliliği arttıracak fiyatları en iyi seviye de tutacaktı. Bu ‘’görünmez el’’ sayesinde yukarıda ki öngörüleri gerçekleşti mi Adam Smith’ in tartışılır ama yeni bir toplumun şekillenmeye başladığı su götürmez bir gerçek. Kendi ellerimizle bir ’’Tüketim Toplumu’’ canavarı yarattık ve bu ‘’Tüketim Toplumu’’ şimdi yarattığı bu canavara teslim olmuş durumda.
    Tüketim toplumu olmak teslimiyeti kabul etmek demek, sadece yiyeceklerimizi, giyeceklerimizi değil bilgiyi de tüketiveriyoruz. Belki de o nedenledir hep bir telaş içinde olmamız, hep bir yerlere yetişme çabamız. Sakinleşemiyoruz. Öğrendiklerimizi sindiremeden yeni bir bilgi bombardımanı ile karşı karşıya kalıyoruz. Geleneksel uygulamalarla teknolojik gelişmelerin arasında sıkışıp kalmış bir zaman dilimindeyiz. Al Gore un belirttiği gibi Avcılık ve toplayıcılık dönemi 200.000 yıl, Tarım devrimi 8.000 yıl ve Sanayi devrimi sadece 150 yılımızı aldı ve neler göreceğimizin ve daha ne kadar hızlanacağımızın garantisi yok.
    Öyle ki adil gelir dağılımında ki eşitsizliğe, ücret politikalarına, çalışma koşullarına karşı çıkacak bir devrimci işçi hareketi de yok artık. Çünkü işçilerin yerini makinalar almaya başladıkça ses çıkaracak işçi sayısında mutlak bir azalma söz konusu oldu. Ludd’ u değil de ‘’Ludd Yanılgısı’’ nı savunan kişilerin sayısı hiç az değil.
    Dövüşerek öleceğiz yada özgür yaşayacağız
    Kral Ludd sayesinde tüm kralları devireceğiz … diyen Lord Byron’ un bu sözlerinin arkasında halen duran birilerinin var olduğunu savunabilir miyiz bu tüketim toplumu ile?
    Matbaadan sonra fikirlerin yayılmasını hızlandıran ikinci gelişme de İnternet Al Gore’ a göre… İnternetin hayatımıza girmesi ile birlikte fikirlerin yayılması daha kolaylaştı ama sakıncaları ile birlikte. Evet her fikre ulaşabiliyoruz artık ama her fikir de bize ulaşabiliyor. George Orwell e göndermeler yaparak anlatıyor bu durumu yazar. İnternetin halkın değil daha çok hükümetlerin işini kolaylaştırdığı fikrini ileri sürüyor. Üretimde insanın yerini makinalar alınca Dünya nasıl şirket haline dönüştüyse, internetin gücü de bilgi ve düşünceyi ışık hızında milyarlarca insana aktaran bir sinir sistemi ağına dönüştü.
    Bizler istesek te istemesek te, desteklesek te desteklemesek te tarihe tanıklık ediyoruz. Dijital ağlar sayesinde dünyanın ilk ‘’Küresel Uygarlığının’’ doğuşuna şahit olmaktayız. İçinde yaşadığımız dönemde bu küresel uygarlık kendi içinde bir savaş vermekte. İnternetin gelişmesi ile ortaya çıkan küresel uygarlığın galibi kim olacak. Bu savaş iyi ile kötünün savaşına dönüştü ve geleceğimiz bu savaşı kimin kazanacağına bağlı.
    İşte bu iyi ve kötünün savaşı sürüp giderken dünyamız nasıl değişiyor. Doğal kaynaklarımız nasıl tüketiliyor, nasıl kirletiliyor, su savaşları dünyanın sonunu mu getirecek? Toprak savaşı tank ve tüfekle yapılan mıdır yoksa zengin ülkelerin, fakir ülkelerde ki verimli toprakları satın alması mıdır? Daha fazla protein tüketebilmek için okyanuslarda kurduğumuz balık çiftlikleri nelere mal olacak? Sıcaklıkların arttığı her bir derece tarım ürünlerinin verimliliğini nasıl etkiliyor? Tüm bunları bilimsel gerçekliklere dayandırarak fizik, kimya, biyoloji ve istatistik yardımı ile ama anlaşılır bir dille anlatmış Al Gore.
    Meşhur tanıma göre Ekonomi; ‘’Sınırsız insan ihtiyaçlarının kıt kaynaklar ile dengelenmesi bilimidir’’ Kıt kaynaklar toprak, emek, sermaye ve girişimci dörtlüsünden oluşmakta. Adam Smith’ in şu maharetli görünmez eli sayesinde sermaye ve girişimci kendi elleri ile önce toprak ve emeği yok etti. Daha sonra doğal kaynaklar ve emeğin yerine ikame edeceği yeni keşifler peşine düştü. Şimdi de bu keşifler sonucunda dünyanın başına sardığı küresel ısınma, çevre kirliliği, ortaya çıkan genetiği değiştirilmiş ürünler vs. ile mücadele etmek için milyarlarca dolar harcadığı yeni bir sektör yaratıyor.
    Teknoloji: Sınırsız yenilik ve bu yeniliklere ulaşmak için dönen milyarlarca dolar. Özellikle sağlık sektöründe; daha sağlıklı olup, daha uzun yaşamak, için belki de ölümsüzlüğe ulaşmak için yapılan çalışmalar, engelli insan sayısını azaltmak özellikle kalıtımsal hastalıkların bir sonra ki nesle aktarımını engellemek için harcanan milyarlarca dolar, genetiği değiştirilmiş gıdalar, genetiği değiştirilmiş hayvanlar ve genetiği değiştirilmiş insanlar kitapta anlatılan konuların başında geliyor.
    Tarım zararlılarından kurtulmak için kullandığımız kimyasallar haşerelerden ya da bitki hastalıklarından bizleri kurtarmıyor. Aksine mutasyona uğrayıp daha güçlü saldırıyorlar. Arıları öldürüyoruz, nesilleri tüketiyoruz ve bunu ekonomi biliminde homo economicus dediğimiz rasyonel olduğunu varsaydığımız biz insanlar yapıyoruz.
    Nüfus artışı, insanın doğasında var olan kısa vadeli düşünme kapasitesi ve teknolojik gelişmelerin önlenememesi ekolojik sistemin bozulmasına neden oluyor. Bu kitap insanın insana ve insanın doğaya ‘’teknolojik gelişme’’ savsatasıyla neler yaptığının kanıtı.
    Artık teknolojik gelişmeler dünyayı kurtarmıyor, kurtardığını sandığımız yerden başka sorunların çıkmasına sebep oluyor. Kısa vadeli ve ekonomi odaklı çözümler, soluduğumuz havayı tüketiyor. Karbon salınımı arttıkça, küresel ısınma sorunu büyüyecek bu da A.Ş haline getirdiğimiz Dünyamızın sonu olacak. Bu ekonomi anlayışı ile, bu teknolojik gelişme ile varacağımız yer belli maalesef. O nedenle yeni şeyler söylememiz gerekmekte…
    Geleceğimizi nasıl kurtarabiliriz sorusuna cevap arayıp, çeşitli öneriler sunuyor kitapta yazar. Örneğin nüfus artış hızının yavaşlatılması, küresel ısınmaya sebep olacak enerjileri kullanan firmalara sübvansiyonlardan vazgeçilmesi gibi demografik ve ekonomik bir sürü önerilerde bulunuyor. Ama asıl sorun insanoğlunun algısının değişememesi galiba. Çünkü ABD halkının %37 si halen küresel ısınmaya inanmamakta.
    Peki küresel ısınma konusunda bir çok kitap yazan, seminerler düzenleyen Al Gore kimdir peki? Al Gore Bill Clinton döneminde ABD’ de başkan yardımcılığı yapmış ve 2000 yılında George W. Bush ile girdiği başkanlık yarışından mağlup ayrılmış bir politikacı. Bu seçimden sonra küresel ısınma ile mücadeleye girişmiş ve bu mücadelesi sonunda ilk kez Nobel Barış Ödülünün ‘’insan hakları, silahlanma, ezilen halklar, fakirlik’’ gibi geleneksel anlayıştan farklı bir konuda ‘’Küresel ısınma’’ ile ilgili bir konuda verilmesine sebep olmuştur.
    ‘’The Inconvenient Truth’’ ‘’Uygunsuz Gerçek’’ adlı küresel ısınmayı konu alan belgesel ile de Oscar ödülü sahibi de olmuştur. Ancak bu belgesele bir çok tepkiler de olmuş. İngiltere’ de bir okul müdürünün belgesele açtığı davayı karara bağlayan Yüksek Mahkeme Yargıcı Burton ‘’Bilimsel verilerin yetenekli bir politikacı ve iletişimcinin ellerinde siyasi bir programı desteklemek için kullanıldığını belirtti ve dokuz ayrı bilimsel verinin hatalı aktarıldığını belirtti. Son yıllarda organik beslenmeye yönelik hummalı faaliyetleri görünce Al Gore gerçekten yaptığı araştırmalarla abartmadan gerçekleri bizimle mi paylaşıyor yoksa İngiliz yargıç Burton’ un dediği gibi siyasi bir programı destekleme derdinde mi olduğunu zaman gösterecek.
    Kitap 606 sayfa gibi gözükse de bunun 175 sayfası kaynakçadan oluşuyor. Bu da oldukça yoğun bir araştırma sonucunda yazıldığını gösteriyor. Zaten iki yıllık bir süreçte tamamlanabilmiş. Ehh doğal olarak ta çevre bilinci, küresel ısınma gibi konular üzerine yazıldığı için dünya ormanlarının yönetiminin geliştirilmesi için kurulmuş bağımsız bir organizasyon olan ‘’Orman Yönetim Konseyi’’ (FSC) tarafından onaylı çevreye zararlı olmayan kağıttan üretilmiş ve dış yüzeyi, doğaya zararlı olduğu için selefonla kaplanmamıştır.
    Kitap bilimsel verilerle dolu olmasına rağmen gayet anlaşılır bir dille yazılmış. Okuması oldukça keyifli. Ancak çeviriden kaynaklı olduğunu düşündüğüm ( ya da aslı böyledir emin değilim) düşük cümleler çok sık olmasa da karşımıza çıkıyor.
    Kitabı yazan ABD vatandaşı ve politikacı olunca da doğru tespitlerde bulunup, bilimsel gerçekliklerle yazmış olsa bile maalesef taraf olmaktan kurtulamıyor ve ‘’ güçlü bir ABD liderliğinin yokluğunda uluslar topluluğu uluslararası koordinasyon ve küresel sorunların çözümü için işbirliğine dayalı bir çözüm üretmek için bir araya gelemiyor.’’ diyor. İlle de ABD yani  Kapitalizm reform geçirmeli, kapitalizm yeniden yaratılmalı ve doğru çabalarla sürdürülebilir hale gelmelidir fikrini ileri sürüyor. Yeni bir sistem ve bu sistemin adı Al Gore için ‘’Sürdürülebilir Kapitalizm’’….
    Sonuç olarak hangi siyasi amaçla yazılmış olursa olsun küresel ısınmanın bizleri felakete götürüyor olması gerçeği değişmiyor. Bu durumdan kurtulmak için bireysel olarak yapabileceklerimiz halen mevcut.
    Al Gore’ un TED konuşması. https://www.ted.com/...language=tr#t-946426
    Bazen gerçekleri kimin söylediğinden çok gerçeğin ne olduğudur önemli olan. Seyredip üzerinde düşünülesi bir video. Küresel ısınma’ dan kurtulabilecek miyiz yoksa yine ekonominin dişlililerine sıkışıp kalacakmıyız. Aristoteles’ in dediği gibi ‘’Bir şeyin sonu onun doğasını tanımlar’’ Umarım sonu gelmeden insanoğlu kendi doğasını anlar.
    Ve 6 milyar 86 milyon 176 bin 360 kilometre uzaktan çekilmiş dünyanın fotoğrafı. Carl Sagan’ ın deyişiyle ‘’Soluk Mavi Nokta’’ aslında hiçliğimizin bir kanıtı. Bu videoyu kibrimizin ve hırslarımızın önüne geçemediğimizde tekrar tekrar izlemeli ve biraz mola vermeliyiz. Dünya bizim evimiz ve biz evimizi teknoloji çılgınlığı ile talan ediyoruz.
    https://www.youtube.com/watch?v=QMg19hbVQzY
    Akıl tutulması yaşadığımız bir süreçten geçiyoruz. Aklımız tutuldukça bakış açılarımız daralıyor, dünyamızı ve kendimizi çöp haline getiriyoruz. Oysa bu kadar zor olmamalı değişim.
    Son sözü Konfüçyüs’ e bırakalım ; "Bazen bir şeyi gerektiğinde bırakabilmek, zor bir iştir. Onu bırakabilmek de bir beceridir. Eğer bir şeyi zorla tuttuğunuzda, ulaşmak istediğiniz şeyi engellediğini görüyorsanız, o zaman onu özgür bırakmalısınız. Eğer yanlış bir şey yapıyorsanız, o zaman buna son vermelisiniz. Eğer kendinize ve başkalarına karşı dürüst davranmıyorsanız, bu hilekarlığı hemen durdurmalısınız. İşte, ancak o zaman hedefinize ulaşabilirsiniz… Umarım hepimizin hedefi aynı olur bir gün. A.Ş halinden kurtulmuş, kendi doğal dengesiyle özgürce dönüp duran bir dünya….
  • Bu ruh hali benim de kendini şöyle gösteriyordu: Bu hayat, birinin bana oynadığı aptalca, kötü bir oyundan başka bir şey değildi. Beni yaratan “birini” kabul etmiyorsam da, şöyle bir düşünce gayet normal geliyordu: Beni dünyaya getirmekle son derece aptalca ve kötü bir şaka yapmıştı birisi.

    İster istemez gözümün önüne geliyordu ki, orada bir yerlerde alay edip gülen birisi vardı.

    Bu, benim otuz – kırk yıl boyunca öğrenerek, gelişerek, vücutça ve kafaca büyüyerek nasıl yaşadığımı ve şimdi aklım tam olgunluğuna ermişken ve hayatın zirvesine ulaşmışken nasıl da zirveden kuşbakışı bakarak, beni deliler delisinin “ hayatta hiç kimse yoktur ve olmayacaktır” görüşüne ulaştığımı seyrediyor, ve gülüyor.

    Benimle eğlenen böyle biri, ister var olsun, ister olmasın, mesele benim için değişmiyor. Hayatımda hiçbir harekete akıllıca bir anlam veremiyordum. Bunu daha baştan kavrayamadığıma şaşıyordum yalnızca. Bütün bunlar, bizce artık çoktan malum. Bugün – yarın hastalık ve ölüm, sevdiğim insanları ve beni yakalayacak (zaten yakalamıştı bile) ve geriye pis koku ve kurtçuklardan başka bir şey kalmayacak.

    Başarılarım, nasıl olurlarsa olsunlar, er geç unutulacak ve ben hayatta olmayacağım. O halde bütün bu çaba niye? İnsanoğlu bunu nasıl göremez ve yaşamaya devam eder, bu şaşılacak bir şey doğrusu! Ancak hayatın sarhoşluğuna kapılmışsa yaşayabilir insan. Ayılır ayılmaz, bunun yalnızca bir yanılma, hem de aptalca bir yanılma olduğunu görür! Mesele bu ya! Komik ya da esprili bir yanı bile yok; sırf acımasızca ve aptalca.

    Bir seyyahla, onun çölde karşılaştığı yırtıcı hayvanları anlatan o şark masallarını kim bilmez ki. Seyyah, yırtıcı bir hayvandan kurtulmak için, susuz bir kuyuya atar kendini. Orada, kuyunun dibinde bir ejderha görür, onu yutmak için ağzını açmıştır. Yırtıcı hayvan tarafından parçalanmamak için yukarı çıkmaya cesaret edemeyen, ama ejderha tarafından da yutulmamak için aşağıya atlayamayan bu zavallı, kuyunun duvar taşları arasında yetişen bir dalı yakalar ve ona sımsıkı tutunur.

    Elleri uyuşur ve az sonra, kendisini her iki tarafta bekleyen felaketin kucağına düşeceğini hisseder, ama hala sımsıkı yapışıp durmaktadır dala. O sırada biri kara biri beyaz iki farenin, onun tutunduğu dalın çevresinde dolaşıp dalı kemirmekte olduklarını görür. Birkaç dakikası vardır, çalı kopacak ve o da canavarın ağzının ortasına düşecektir. Seyyah bunu görür ve kurtulma şansının olmadığını bilir. Ama havada debelendiği sürece, çevresine bakınmaktadır. Çalının yapraklarında bal damlaları görür, dilini uzatıp bunları yalamaya koyulur.

    İşte ben de aynen öyleyim, ölüm ejderhasının kaçınılmaz bir şekilde beni beklediğini, beni parçalamaya hazır olduğunu bildiğim halde, hayatın dallarına tutunuyorum ve bu azaba niye düştüğüme bir türlü aklıma almıyor. Ve şimdiye kadar bana teselli vermiş olan balı emmeyi deniyorum.

    Ama, bal bana tat vermez oldu artık; beyaz ve siyah fareler, gece gündüz tutunduğum dalı kemirmekteler. Ejderhayı açık seçik görüyorum ve bal bana tatlı gelmiyor artık. Ben sadece, kendilerinden kaçamayacağım o ejderha ile fareleri görüyorum; gözümü onlardan çeviremem. Ve bu bir masal değil, bir gerçektir. Aksi ispatlanamaz ve herkesin algılayabileceği bir hakikattir.
  • “Bursa’da kaplıcalar
    Amasya’da elma
    Diyarbakır’da karpuz ve akrep,
    fakat senin oranın,
    Malatya’nın
    nesi meşhurdur,
    yemişlerinden ve böceklerinden hangisi,
    suyu mu havası mı?
    Düşün ki hapisanesi hakkında bile fikrim yok.
    Yalnız :
    bir oda,
    bir tek penceresi var :
    çok yüksek olan tavana yakın.
    Sen ordasın
    dar ve uzun bir kavanozda
    küçük bir balık gibi...
    Teşbihim hoşuna gitmeyebilir.
    Hele bu günlerde
    kendini kafeste arslana benzetiyorsundur.
    Haklısın Kemal Tahir,
    emin ol ben de öyle,
    muhakkak ki arslanız,
    şaka etmiyorum
    hattâ daha dehşetli bir şey :
    insanız...
    Hem de hangi tarihte, hangi sınıftan
    malum...
    Lâkin demir kafesle kavanoz bahsinde
    iş değişmiyor,
    ikisi de bir,
    hele bu günlerde...
    Hele bu günlerde,
    Sarıyerli Emin Beyin fıkralarına gülmek,
    sevgili kitapların ve domatesin lezzeti,
    tahtakurularına rağmen uyku
    Ve Tahir’in oğlu Kemal
    hattâ mektup gelmesi senden
    ve hattâ ses duymak, dokunmak, görebilmek
    havanın ışığını,
    karıma olan aşkımdan başka
    nefsimin herhangi bir rahatlığını
    affedemiyorum...
    Fartı-hassasiyet?
    Değil.
    Döğüşememek,
    bir mavzer kurşunu kadar olsun
    bilfiil
    doğrudan doğruya...
    Ancak kavgada vurulan acı duymaz
    ve kavga edebilmek hürriyetidir
    en mühimi hürriyetlerin.
    İçerim yanıyor, Kemal,
    dışarım serin...

    Anlıyorsun ya,
    zaten ettiğimiz lâf
    bizim lâflarımızın herhangi biri :
    çok konuşulmuş
    ve konuşulmakta olan...
    Şimdi kim bilir kaç yerde, kaç insan,
    dizlerinde âtıl ve çaresiz yatan ellerine
    küfredip acıyarak
    bu lâfları ediyor...

    Anlıyorsun ya,
    zarar yok,
    ben anlatacağım yine!..
    Elden hiçbir şey gelmediği zaman
    konuşup anlatmanın alçak tesellisi?
    Belki evet,
    belki hayır...
    Hayır öyle değil.
    Hangi teselli bırak be dinini seversen bırak...
    Bu, düpedüz,
    başın önde, olduğun yerde dolanarak
    kükremek, böğürüp bağırmak, Kemal...”
  • Nazan Bekiroğlu’nun çok naif bir dili var. Hangi kitabını okusam elimde kırılgan bir şeyler tutuyormuş gibi hissederim. Bu kitap da öyle; uzak ama yakın, geçmiş ama şimdi, hayal ama gerçek…

    Altı başlık vardı kitapta. İlk başlık Be idi. Elif’in Be’ye kavuşamamasıydı; yarım kalmış bir aşktı. "Aşk Elif’in Be’yi bildiği kadardı."

    Bir girizgahtı çöller ülkesine.

    Diğer üç hikayenin de ikisi hikayeydi gözümde, üçüncüsü bilmeceydi fakat üçüncünün içinde de bir hikaye vardı nihayetinde.

    --Kül Rengi Küçük Kuş ile Beyaz Mermer Şehir…

    ‘Göçmen olmadığı halde göçen bir kuş’un hikayesiydi bu. Bu hikayede gidişi sordum kendi kendime. Her gidişin aynı olup olmadığını… Ve yolları düşündüm… Kül Rengi Küçük Kuşu, Beyaz Mermer Şehre götüren yolları…

    Belki de yol bizim gittiğimiz değildi de bizi götürendi. Ve her yolun sonunda bir bekleyen vardı. Küçük kuşu bekleyen de yitik bir şehirdi.

    Lisan nedir diye sordum sonra kendime, Beyaz Mermer Şehrin içini döküşünü görünce.
    Ne demekti bir lisan öğrenmek?
    Mesafeleri kaldırmak mı? Anlamak mı? Dinlemek mi? Anlatabilmek mi?
    Burada hikayenin zamanından çıktım da kendi küçük odama, kendi küçük dünyama döndüm. Bizim uzak mesafelerimizi, bizim anlamayış ve anlatamayışlarımızı; dinlemeyiş ve dinletemeyişlerimizi düşündüm.

    Oysa sözde lisanımız bir değil miydi? Lisan dediğimiz neydi? Ne eksikti?
    İçime bir sıkıntı oturunca geri döndüm hikayenin zamanına.

    Yaralar diyordu hikaye: “Ve bazı yaraların tamiri ne kadar özenli yapılmış olsa da kan, dışarıya mutlaka sızardı. Yarayı ne taşıyanın ne onaranın ihmalkarlığı söz konusu olabilirdi bunda. Yaranın doğasıyla ilgiliydi sadece bütün bu olanlar.”
    Sadık Hidayet gelmişti bu satırlarda aklıma. O da “Yaralar vardır hayatta,” diyordu Kör Baykuş'ta daha en başında “ruhu cüzzam gibi yavaş yavaş ve yalnızlıkta yiyen, kemiren yaralar.”
    “Yaranın doğası” dedim sonra kendi kendime, ondan oluyor hep bunlar. Peki ya… Yara neden oluyor? Neyden oluyor? Kim ve ne yaralıyor da yaralar böyle acıtıyor?
    Cevabından korktuğum sorularımla bitiyor ilk hikaye…

    --Mavi Gül Dalı

    Bu hikayede çok soru sormadım kendime. Üçüncü hikayenin ipucuymuş meğer sonradan anladım. Bir değişimdi Mavi Gül Dalı ve değişimin değişimiydi. Kalpteki duygularla akıllardaki planlar arasında bir keşmekeşti. Planlananlarla olanlar arasındaki hayatın gerçekliğiydi.
    ….
    Anlayacağınız buraya kadar her şey bir masalın gerçekliğiydi; bir masalın içine gizlenen gerçekti. Buğulu bir çöl ülkesi vardı Güney’de, hükümdarlar vardı babadan oğula. Bir mavi nehir vardı yakından uzağa. Fikirler vardı zamandan zamana. Duygular vardı bugünden yarına…

    Fakat üçüncü hikayede bir şey fark ettim. Hepiniz biliyorsunuzdur belki ama ben geç fark ettim. Bu fark etmenin şevkiyle paylaşmak istedim;

    --Cam Irmağı Taş Gemi

    Hani dedim ya bir masaldı diye. Masalın buğusu vardı gerçeklikte. Fakat üçüncü hikayeyle buğu silinmeye başladı. Hükümdarlar için yapılan kabir odalarını okudukça piramitler canlandı gözümde. Güney’in çöl ülkesinin mavi ırmağı Nil oldu birden bire.

    “Kusurlarımı gizleme, görünür kıl” diyordu hükümdar. “Değiştirmekten mükemmelleştirmekten vazgeç. Tanrı kılma beni, bir insan olarak resmet.”

    Ve okudukça geçen yılki Uygarlık Tarihi sınıfında buldum kendimi ansızın;
    Bir Firavun vardı tek tanrılığı getiren, tüm düzeni değiştiren, sanata doğallığı ve gerçekçiliği getiren. Araştırınca baktım ki o gerçekten: Akhenaton.

    Amonhotep; doğum ismi. Anlamı “Amon hoşnuttur.” Fakat sonra değiştirmiş ismini; Akhenaton, anlamı “Aten’in hizmetkarı”.

    Değiştirdiği başkent, Kuzey Ülkesi’nin güzel prensesinin (Nefertiti (güzelden gelen)) heykeli ve heykelin yetenekli yontucusu Tutmose… Kısa süren bir değişim; Amarna Dönemi… Ardından oğlu Tutankhamon’nun gelişi ve değişimin değişimi…

    (Hükümdarın sol kaşındaki yara izini bile aradım heykellerde. Bir tanesini benzettim de emin olamadım pek.)

    Dedim ya üçüncü hikaye bilmeceydi ama içinde bir hikayeydi yine diye… İşte ben sorularıma devam ettim yine.

    Sanatçının ikilemini sordum bu defa. Sanatçıyı kalıplarla güçsüzleştirmeye çalışan da, sanatçı kalıbından çıktığında bunun gücünü elinde tutmaya çalışan da hükümdardı.

    Peki ya toplum kalıbından çıkamayan sanatçıya ne olurdu? Böyle bir sanatçının elinde sanata ne olurdu? Bir –çı ekinin yüklediği sorumluluğu bilmeden sanatçı olunur muydu? Sanat-çı olmanın meşruiyeti neydi?

    Her soruyla hikayeyle aramdaki zaman çizgisi silikleşti… Eski Mısır ya da 21. Yüzyıl, masal ya da gerçek, uzak ya da yakın… Bazı sorular değişmiyor galiba. Cevapların değişimi sizin/bizim takdirimizde (mi?)

    Son iki başlığa gelirken yavaştan bitiriyorum bu yazıyı. Kuş, şehir, gül ve yontucunun hikayesi farklı olsa da aynı. Nihade’nin beşinci defteri ise etkileyici olmakla birlikte tamamen farklı. Güney’de masalsı bir çöl ülkesi değil de ismi cismi belli bir İstanbul var. Son başlık ise yazarın içini döküşü gibi; bir arayış gibi…

    Fakat tüm hikayelerde fark ettiğim bir nokta ‘taşımaktı’. Sorumluluk taşımak, sevgiyi taşımak, aşkı taşımak, aşkın yükünü ve aşkı saklamanın yükünü taşımak. Kimi zaman taşıdığından yorulmak…Kimi zaman ‘taşıyamadığından kaçmak’…

    Hayat sanki taşıyamadıklarımızdan ibaretmiş gibi…

    Velhasıl kelam, Cam Irmağı Taş Gemi güzel bir yolculuktu benim için. Masalla gerçeğin, soru ve cevabın ve zamanın güzel bir macerasıydı. Umarım siz de beğenirsiniz.

    (Not: Kitabın Mısırla bağlantısını araştırırken Nazan Bekiroğlu’nun bu kitapla ilgili bir söyleşisini buldum. Kitabı bütünleyen bir söyleşi olmuş. Kitabı okuduktan sonra okumanızı tavsiye ederim.)