• Aslında kitap "çok satanlar" arasında olduğu için uzun bir süredir kütüphanemde okunmayı beklemekteydi. Artık okumam lazım diyerek başladım. Açıkçası söylemek gerekirse yorumları okuyunca çok beğeneceğimi düşündüm. Ayrıca, 658 ve 19 sayılarını katilin nasıl bildiği benim üzerimde aşırı bir merak uyandırdı. Ancak çözüme yavaş yavaş gelindiği zaman bu kadar güzel bir şekilde kurgulanmış olan kitabın -sayıların tahmin edilme konusu- benim fikrimce güzel bir sonu yoktu. Eleştirmenlerin abarttığı kadar iyi bir kitap olarak görmüyorum ancak her şeye rağmen başlangıçtaki kurgusu ileri düzeydeydi.
  • Kitabın badrollu ve ithaki yayınları olmasına rağmen 40 sayfa daha az olmasını anlayamamış bulunmaktayım. 200. Kitabımın fahrenheit 451 olmasından son derece mutluyum. Aıkcası daha bilimkurgu havası sezmek isterdim yüzyıllar sonra değilde 10 yıl sınrasını okuyor gibiydim. Aforizmaları ve kitaplar hakkındaki yorumları anlamlıydı. Kitaplar faydalı olması icin üc şartın olduğunu bunlarında nitelikli, hazmetmek iin gerekli zaman ve ilk ikisinin karşılıklı etkileşimlerinden öğrendiklerimizle temellenen eylemlerde bulunma hakkımız. Diye belirtmiş. Kitapları hazmetmek cin vakit ayırmadığımızda kitaplar sadece okurken ki anımızı güzelleştiriyor eğer düşünür ve cıkarımlar yaparsak gelecwğimizi güzelleştiriyor diye düşünüyorum. Sandığım kadar hareketli bir kitap olmadığınıda eklemek istiyorum iyi okumalar:)))
  • Kitap tam anlamıyla sıcak yaz günlerinde, okunacak sıkmayan, sevimli bir hikayeyi anlatıyor.
    Konusuna fazla girip spoiler vermek istemiyorum ama kısaca bir şeyler söylemek gerekirse okulda zorbalık gördüğü için sorunu kendinde arayan ve kendini değiştirmeye çalışan, geniş müzik bilgisine sahip olan bir kızın hayatı ve kendini keşfetme hikayesini okuyoruz.
    Kesinlikle okumaya değer bir kitap olduğunu düşünüyorum. Bazı yorumları okudum ama genelde size bir şey katmayan çerezlik bir kitap denmiş. YANILIYORSUNUZ HER KITABIN İNSANLARA VERMEK İSTEDİGİ GÜZEL BİR MESAJ VARDIR. EĞER SİZ BUNU GÖREMİYORSANIZ BU SİZİN SORUNUNUZDUR.
  • MaGeLLaN
    MaGeLLaN, Osmanlı’dan Cumhuriyete Güç Odaklarının Mücadelesi'ni inceledi.
    Türk Silahlı Kuvvetleri'nin doğum yılı M.Ö 209!Mete Han'dan,Attila'ya,Karahanlılar'dan,Tolunoğulları'na,Akşitler'den,Gazneliler'e ,Büyük Selçuklu Devleti'nden,Anadolu Selçuklu Devleti'ne ve Mustafa kemal ATATÜRK'ün kurmuş olduğu Türkiye Cumhuriyeti'ne.

    Sayın İlker BAŞBUĞ bu kitabında M.Ö ve M.S Türk Devletlerinin kuruluşu,yönetilişi,orduları,siyasal yapıları hakkında çok geniş kapsamlı bir araştırma ile bizlere engin bilgi ve birikimlerinden yararlanma şansı veriyor.

    Bu kitaba inceleme yazmaya çalışmak zor demeyeyim de çekimser kaldım diyeyim (bu yorum değil arkadaşlar,bu konuda Sayın BAŞBUĞ'un kitabını yorumlamak benim harcım değil :) )Sayın BAŞBUĞ'a bizlere böyle değerli bir eser kazandırdığı için büyük saygı duydum.

    Konunun araştırma/inceleme olduğuna bakıp sıkıcı,akademik bir çalışma olarak değerlendirmeyiniz.Kitabı elime aldım bir kaç sayfa giriş yapıp sonra devam ederim demiştim bir baktım 189. sayfadayım :) Kaynakça hariç 449 sayfa olduğunu düşünürseniz varın hesabı siz yapın.

    Tarih boyunca Türk Devletleri içinde siyasal ve askeri yapılanmaların çok düzenli kronolojik bir araştırma sunusu.Sayın BAŞBUĞ bu kitabında konuları başından başlayarak tarihsel olarak sıra ile bölümler seklinde ele almış,her bölüm sonunda 'Sonuçlar' kısmını ekleyerek kendi yorumları ile ustaca tamamlamalar yapmış.

    Osmanlı'dan Cumhuriyete bütün iktidarlarda nasıl açıkça veya gizliden örgütlenmeler olduğunu,bu örgütlenmelerin iyi veya kötü bu devletlere neler kaybettirdiği veya kazandırdığını okuyoruz,özellikle Osmanlı'nın duraklama ve çöküş dönemleri ile Cumhuriyetin ilanına kadar olan zaman dilimindeki olaylar roman tadında okunuyor.

    Bu kitabı okudukça düşünülecek ve dile getirilecek çok fazla detay oluşuyor.Tarimizi öğrenmek açısından çok yararlı ve gerçek bilgilerle dolu bir hazine.Cidden çok sürükleyici,merakla okunan,okumayı seven her insanın ilgi ile okuyabileceğini düşündüğüm bir kitap.

    Hun İmparatorluğu'ndan günümüze kadar Türk Devletleri'nin,Devlet yapılanması,yönetimleri,Ordu faktörü,devlet üzerindeki olumlu olumsuz etkileri,hatta ve hatta günümüzde yaşanan bazı olaylar (Suriyelilerin ülkemize doldurulması,neredeyse sınırsız yardımlardan yararlanabilmelerine karşın,Türkmen grupların yüzüne bile bakılmaması) karşısındaki bağlantıları taa Osmanlı Devleti'ne kadar mantıklı bir şekilde yorumlayabilmemizi,neden bunların yaşandığını anlayabilmemiz açısından önemli bölümler var.

    Bazı kitapların salt inceleme araştırma kitapları olmasından ziyade çok yararlı birer ders kitabı kategorisinde bulunmasını(yada bana öyle geliyor)gördüğümde çok seviniyorum.Bu kitap da aynen öyle,rahatlıkla okullarda ders kitabı olarak kullanılabilir,hatta biraz ısrar edeyim kullanılmalıdır,kaldı ki yazarı konunun engin bilgi ve yetkinliğini üzerinde toplamış biri.

    Kitap çok lezzetli,kesinlikle tavsiyedir.Bu tür kitaplara(kolayca okunan,Bilal'in bile rahatça anlayabileceği şekilde yazılmış,ilkokullarda bile okutulabilecek nitelikte)fazla rastlamıyorum ne yazık ki,tabi şununda farkındayım benim lezzetli bulduğum bir kitaptan her okurun hoşlanması gerekmez ama ben okurum diyen kitle için büyük bir kitap.OKUYUN!

    KİTAPTAN ;
    --------------------------------------
    Vahdettin,ulusal kurtuluş güçlerine karşı isyanlar çıkartan üzerlerine inzibat güçleri yollayan,önderlerini idama mahkum eden 'bir millet var koyun sürüsü,bende onların çobanıyım' diyen bir zavallı idi.
  • Adam Fawer'ın diğer kitapları olan Olasılıksız ve Empati'yi de okudum Oz 'u görünce onuda aldım, okudum. Almadan önce Oz hakkında yapılan yorumları da inceledim genelde çocuk kitabı çok kötü gibi yorumlar gördüm ama yine de aldım. Kendim nasıl bir kitap olduğunu okuyarak yorumlamak istedim. Bence söylediği gibi kötü bir kitap değil. Başta sıkıcı başlıyor ama sonra hızlıca okuyorsun. Farklı dünya dışı bir kitap son kitap Oz, sabit fikirliler için uygun değil tabi mesela güneş siyah, çimler kırmızı, insan teni mavi yada yeşil gibi betimlemeler var. Burası başka bir dünya...Olasılıksız türü bilim kurgu, Empati türü gerilim kurgu, gizem , Oz türü macera, kurgu ... Hangi tür kitap sevdiğiniz ile ilgili kitabı beğenip beğenmemeniz. Aynı yazar ama farklı tür kitaplar. Aynı tür kitap yazmamış ondan kötü gibi algılanıyor sadece tür değiştirmiş. Ben her tür kitabı sevdiğim için fark etmiyor bana. Birde bu kitabı bitirdikten sonra Aleyna Tilki'den Yalnız Çiçek şarkısını her duyduğumda, dinlediğimde bu kitap aklıma geliyor. Kitabı okuyanlar şarkıyı dinleyenler beni anlayacaktır :) Sözler kitapla çok uyuyor. Filmi olsa kitabın bu şarkı çalar :)
  • MODERN BİR ‘OidiPolisiye’ ÖYKÜ: SİLGİLER

    Okumayı sadece zevk olarak görmeyen bir okur edebi eserlerin bir kümülatifleşme sürecinin ürünleri olduğunun farkındadır. Bu farkındalık farklı iki eseri okuyup ‘aaa, bu kitabın bölümünü sanki diğer kitapta da okumuştum’ gibi cümlelerin kurulmasıyla başlar. Okur sonradan iyice farkına varacaktır ki, edebiyatta artık salt yeni bir söylem yoktur, çoğu yeni anlatı bir önceki anlatının devamı niteliğindedir. Italo Calvino bir nevi Don Kişot’un devamı niteliğinde yazdığı ünlü eseri Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu’da bu konu hakkında "Başlayan, ama bitmeyen öyküler dünyasında yaşıyoruz" der. Devam eden sayfalarda da bu görüşünü savunmaya devam eder: “(…)Ünlü yazarların romanlarının pek çoğunun daha piyasaya çıkmadan birkaç yıl önce kelimesi kelimesine 'Öykülerin Babası'nın boğuk sesinden dökülmüş olduğu gerçeği saptanıyor. Bazılarına göre İhtiyar Kızılderili anlatı malzemesinin evrensel kaynağıdır; bütün öteki yazarların bireysel yaratımlarının kaynaklandığı ana magmadır; başkalarına göre de sanrılar gördüren mantarlar tüketerek hayali mizaçları çok güçlü olanların içsel dünyalarıyla iletişim kurabilen ve onların ruhsal dalgalarını yakalayabilen bir kâhindir; onun Homeros'un, Binbir Gece Masalları'nın veya Popol Vuh'un yazarının hatta Alexandre Dumas ve James Joyce'un yeniden cisim bulmuş sureti olduğunu söyleyenler de vardır”. Bu alıntılar bizi bir bakımdan metinlerarasılık kuramına çıkarır. Metinlerarasılık kuramına göre, bir metin başka bir metne alıntılama, anıştırma, gönderge gibi pek çok biçimde çağrışımda bulunabilir. Silgiler kitabı metinlerarasılık bakımından incelendiğinde çok eski ve ünlü bir mitoloji hikâyesi olan Oidipus’un modern bir çeşitlemesi olarak görülebilir. Yazarın Yeni Roman akımıyla bağlantısı düşünüldüğünde bu çeşitlemenin etrafının yeni biçimlerle kaplı olduğu da gözden kaçmayacaktır.

    Size hemen üstteki son iki cümlede çok büyük bir ipucu verdim. Oidipus hikâyesini bilenler(bilmeyenler için #30619141) artık kitabın nasıl biteceğini biliyor. Onun için kitap hakkında gönül rahatlığıyla konuşmaktan geri durmayacağım. Kitabın tadı kaçar diyorsanız içiniz rahat olsun kaçmıyor. Buna rağmen itiraz ediyorsanız şikâyet butonunu kullanabilirsiniz.

    Silgiler edebi bir polisiye öyküdür. Bir polisiye romanda karakterlerin profili nasılsa bu kitaptaki karakterleri de öyle düşününün. Yani bir kurbanımız var, bir katil, polisler, görgü tanıkları ve bu kitap için fazladan bir iki kişi daha. Ve polisiye kitapların olmazsa olmazı gizem ve karmaşa. Kitabın sonunu daha ortasına gelmeden tahmin ediyorum ama o gizem duygusu hiç eksilmiyor. Kısaca özetlersem: Daniel Dupont bir çete tarafından öldürülmeye çalışılmış fakat olaydan yaralı kurtulmuştur. Ama gazetelerde ve polis kayıtlarında öldü diye geçilmiştir. Bunun sebebi Daniel Dupont’un kendini öldü diye göstermek istemesidir. Bir iki arkadaşı dışında herkes onu öldü bilmektedir(polisler dâhil). Bu cinayeti çözmek için görevlendirilen Wallas, hikâyenin sonunda gerçekte ölmemiş Dupont’u trajik şekilde öldürecektir. Şimdi öncelikle, Oidipus çeşitlemesi üzerine ve Silgiler isminin anlamına, devamında da kitabın Yeni Roman bakımından önemine bakalım.

    Yaklaşık 10 gün önce Sophokles’in Kral Oidipus’unu okumuştum. Silgiler’i okuyana kadar Oidipus’un bir çeşitlemesi olduğunu bilmiyordum. Oidipus’un başına gelenleri Kral Oidipus incelemesinde daha detaylı anlatmıştım. Ama hatırlatmak için bir bölümü alıntılıyorum: “(…)Çiftin çocukları olmadığı için Apollon’a giderler. Apollon onlara bir çocukları olacağını ama çocuğun babasını öldürerek annesiyle evleneceğini söyler. Laios çocuk doğduktan sonra onu ayaklarından bağlatarak bir dağa attırır. Dağda çocuğu çobanın birisi kurtarır ve Korinthos kralına verir. Çocuğa “ayağı şişmiş, incinmiş” manasına gelen Oidupus ismini verirler. Oidipus büyür. Bir gün bir tartışma sırasında kendisine uydurma evlat denildiğini duyunca şok olur ve işin aslını öğrenmek için Apollon’un kâhinine gider. Aldığı cevap Laios ile aynıdır. Ama kâhin gerçek annesi ve babasını söylemez. Bunu duyan Oidipus kehanetin gerçekleşmemesi için şehri terk eder. Yolda başta belirttiğim gibi fark etmeden öz babası Laois’ı öldürür yoluna devam eder.” Devamında da kendi öz annesiyle evlenir. Hikâye kısaca böyledir.

    Yazar Robbe-Grillet kitap boyunca bu miti okura anımsatmak için çok çaba sarf etmiştir. Oidipus Thebai şehrine girerken herkese bilmece soran canavar Sphinks ona da bir bilmece sormuştu. Bilmece şu şekildedir: “Sabahleyin dört, öğleyin iki, akşam üç ayakla yürüyen yaratık hangisidir.” Silgiler’de bu görevin bir ayyaşa verildiğini görüyoruz. Ayyaş herkese bilmece sorar. Wallas’a sorduğu bilmece de şu şekildedir: “Hangi hayvan sabah babasını öldürür, öğlen mahremiyle yatar, akşam da kör olur.” Yine Thebai kentinin yıkıntılarıyla ilgili bir fotoğraf görürüz. Korinthos kentini anımsatan Corinthe Sokağı, Wallas’ın aradığı silgi markasının (Oidipe isminden hareketle) sadece ortasındaki “di” harflerini hatırlaması, Wallas’ın Juard’ın karısına ilgi duyması okura sunulan ipuçlarıdır. Miti bilenler şanslıdır. Oidipus mitini bilmeyen bir okur da şanslıdır çünkü gizemli ve kendine çeken polisiye bir öykü okuyor.

    Wallas kitap boyunca yumuşak, hafif, gevrek, ama ezildiğinde biçimi bozulmayıp toz halinde ufalanacak, kolayca bölünebilecek, kırıldığında da deniz kabuğunun içindeki sedef gibi kaygan ve parlak olacak bir silgi aramaktadır. Ama aradığı silgiyi hiç bulamaz. Wallas neden bu silgiyi aramaktadır, sorusuna geliyoruz. Oidipus kaderinden kaçmak için bulunduğu şehri terk ediyor ama yine de kaderinden kaçamıyordu. Wallas’ın durumunu şöyle açıklıyor sevgili Jale Parla: “Silgiler, besbelli, bilinçaltının, çocukluğun ilk anılarını silerek Wallas’a gizli arzularını unutturan bastırma mekanizmalarının aracısıdır. Zaman gibi onlar da sildikçe ufala(nı)rlar; mitik zamanın egemen olduğu zamansızlık uzantılarında silgiler acizdir. Saatin durduğu yirmi dört saat zarfında Wallas’ın aradığı silgiyi bulamamasının anlamı artık kaderinden kaçamayacağı, anılarını silemeyeceği demek olsa gerektir.” Silgiler kitabının simgesel ismi de buradan geliyor.

    Şimdi sevmediğiniz kısma gelelim. Kitap Yeni Roman akımın ilk eseri sayılıyor. Okuduğum örneklerden hareketle bana göre hem akıma uygunluk açısından hem de edebi olarak en iyisiydi. Yeni Romancıların kişileri ve olayı geri ittiğini, nesneyi ve diğer öğeleri öne çıkardığından incelemelerde çokça bahsettim. Tabii tamamen de romandan atmıyor. Bu kitap için de durum aynı. Yukarıda anlattıklarım kitabın öyle olmadığı, Wallas ve Dupont karakterlerinin öne çıktığı düşüncesini doğurabilir, normaldir. Ne kadar öyle gözükürse gözüksün bu kitabın başkişisi zamandır. Öyle ki kitabın girişinde Sophokles’in "Her şeye göz kulak olan zaman, sana rağmen çözümünü getirdi" sözü yer alır. Kitap zamanın kontrolü altında başlar:

    “Her şeyi açık seçik görmesine gerek yok, ne yaptığını bile bilmez zaten. Hala uykuda. Hareketlerinin her ayrıntısı çok eski yasalar tarafından yönetilmekte, dolayısıyla, insanca niyetlerin yol açtığı dalgalanmalardan da etkilenmiyor; her saniye katıksız bir hareket demek: yana doğru bir adım, iskemle otuz santim öteye, masa bezini şöyle üç defa dolaştır, sağa doğru yarım dön, iki adım ileri, her saniye belli, kusursuz, eşit, çapaksız. Otuz bir. Otuz iki. Otuz üç. Otuz dört. Otuz beş. Otuz altı. Otuz yedi. Her saniyenin kendi, kesin yeri var.”

    Ama kitap boyunca akıyor gibi duran zaman “ne yazık ki, kısa bir süre sonra, efendi olmaktan çıkacak”tır. Burada bize zamanın akmadığı hissi verilmek istenmektedir. Wallas’ın kol saati ve Dupont’un duvardaki saati, Dupont’u ilk öldürme teşebbüsüne girişildiği 7.30’da durur ve romanın sonuna yani ertesi gün Wallas’ın Dupont’u istemeden öldürdüğü 7.30’da tekrar çalışmaya başlar. Başlangıç bir sona dönüşür, son da bir başlangıca. Bu sahneyi film izlemiş gibi düşünelim. Katil 7.30’da Dupont’u öldürmeye geliyor, tam o anda filmi durduralım. Aradan 24 saat geçtiğini düşünüp ilk katil yerine Wallas’ı koyalım, saat de 7.30. Devam ettirelim filmi. Şimdi başlangıcın bir sona, sonun da bir başlangıca dönüştüğünü daha iyi anlayabiliriz.

    Zaten kitap boyunca film izliyor gibiyizdir. Yeni Romancılar her şeyi bilen gören bir bakış açısını reddediyorlardı. Anlatıcı bir kamera objektifliğinde ne görüp biliyorsa okur da aynı şeyi bilir. Bakış açısı buna göre ayarlanmıştır. Karakter kadrajdan çıktığı anda artık onunla ilgili bir şeyi bilmeyiz. Kişilikleri hakkında çok fazla bilgi sahibi olamayız. Buradan da karakterlerin geriye itildiğini çıkarabiliriz.

    Romanda nesneler sanki insanlaştırılmaya çalışılmıştır: “On iki iskemlenin, geceyi geçirdikleri, suni mermer masalardan yavaşça indikleri saatteyiz.” İnsan ya da hayvan geceyi bir yerde geçirir. “Kaprislidir; başlangıçta epey sıkıcıdır bu durum; alışmak gerek.” Kapris insana has bir duygudur. Yeni Romancılarda nesnenin bir ruha kavuşmaya çalıştırıldığını bu örnekler de olduğu gibi çokça görüyoruz. Betimlemelerin de kitapta önemli bir kapladığını görürüz. Karşılaşılan tablolar, sokağın yapısı, evin içi sürekli ve en ince ayrıntısına kadar betimlenir. Sadece nesneler değil eylemler de en ince ayrıntısına kadar betimlenir. Örnek olarak: “Sahanlık. Sağda kapı. Çalışma odası. Tam da Bona'nın betimlediği gibi, belki biraz daha dar ve karışık: kitaplar, her yanda kitaplar, duvarları kaplayan kitapların nerdeyse tümü de yeşil deri ciltli, ötekiler, karton ciltli olanlar ise özenle yığılmış şöminenin üstüne, bir sehpanın üstüne, hatta doğrudan doğruya yere bile yığılmış; masanın köşesine, deri kaplı iki koltuğun üstüne rastgele konulmuş olanlar da var. Koyu renkli meşe ağacından yapılma uzun ve anıtsal masa odanın geri kalanını kaplar. Masanın üstü kağıt ve dosyalarla kaplı; odanın tam ortasına konulmuş abajurlu koca lamba sönük. Tavanda karpuzun içinde tek bir ampul parlar.” Bu gibi örnekler çoğaltılabilir. Tüm bunlara baktığımızda kitabın Yeni Roman akımıyla özdeşleştiğini görüyoruz.

    Sonunda bitti. Kitabı Yeni Roman’dan bağımsız olarak okusaydım çok severdim. Yine sevdim zaten. Uzun zamandır edebi bir polisiye nasıl olur acaba diye merak içerisindeydim. Bu merakımı da gidermiş oldum. Tavsiye eder miyim ederim, ama baskısı yok ve yayınevinden bir daha basılmayacağı mailini de aldım. Pdf isteyenlere ulaştırabilirim.

    Yeni Roman Okumaları’m da artık son buluyor. Yeni Roman araştırması(#30544221) için başta Alain Robbe-Grillet, Jale Parla’nın kitapları olmak üzere 3 4 farklı kitaptan yararlandım. Okuduğum onlarca makaleyi de eklemeliyim. Daha geniş bir sonuç yazmak isterdim ama bünyem biraz daha Yeni Roman’ı kaldıramayacak. Kısaca sonuç olarak Yeni Roman akımının çok fazla başarıya ulaşamadığını, eleştirmenlerin yorumları altında ezildiklerini ama başlattıkları yenilik hareketlerinin Postmodernizme kapıyı araladığını gördüm. Bu süreçte yeri geldi çok bunaldım, bırakmak istedim ama verimli de oldu. Edebiyatta yeni şeyleri denemekten siz de geri durmayın. Esen kalın.