• Bildiğimiz klasik Türk dizileri desem hatta etmiş olur muyum? Bilmiyorum. Lâkin o dizilerden daha farklı ve güzel diyebilirim, çünkü oyuncu kadrosunun yanı sıra dizi ve kitapta da bahsi geçen güzel yazarların (Oğuz Atay gibi) etkisi olmuştur. Açık olmak gerekirse diziyi izlemiyordum. (dizi izleme alışkanlığım yok çünkü) Kuzenimin öve öve bitiremediği yorumları vesilesiyle birkaç defa beraber izledik. Diziye onun kadar aşırı yoğun duygular beslemesem de konusu güzel ve izlenilmeye değerdi.
    Kitap' a gelirsekte o da kuzenimin vesilesiyle oldu. Okudum ve çokta beğendim. Tek tek özenle güzel replikler seçilmiş ve resimler kullanılmıştı. Okurken neredeyse her repliği yüzümü tebessüm ile kapladı. :)
    Ha illâ okuyun da demeyeceğim âmâ can sıkıntısı olur, vakit geçsin istersiniz, ya da tebessüm etmeye ihtiyacınız varsa da alın okuyun. :))
    Sağlıcakla kalın, mutluluk sizinle olsun.
  • Kitap kadın cinayetlerini, töre cinayetlerini birkaç öykü ile parçalara ayırmış ve her öykünün sonunda sosyal medya yorumları yer almış bu yönden ilginç olmuş ve yazar yorum yapmamızı istemiş aslında bizlere binevi kapıyı açık bırakmış zevk alarak okudum ama olmazsa olmaz çok iyidi vs. diyemeyeceğim ve sadece kadın değil erkeklere de şiddet var artık günümüzde buda sadece fiziksel değil psikolojik şiddet vs. yazarla burda görüş ayrılığım oldu.


    KADINA VE ERKEĞE ŞİDDETE HAYIR !
  • Kitap önerileri, yorumları ve çekişleri için lütfen takipte kalın

    https://www.instagram.com/mserhatercan
  • Pazar akşamından hepinize iyi geceler diliyorum ve pazartesiyi en güzel şekilde atlayabilmeniz için size sabır diliyorum; pazar günü işe gitmiş biri olarak ben pazartesiyi dört gözle bekliyorum, okul, ders ve kitap görmek istiyorum.
    Bugün size haftasonu bir çırpıda merakla okuduğum bir kitaptan bahsetmek istiyorum: Bir Kadının Yaşamından 24 Saat, Stefan Zweig'tın psikolojik analizleriyde dolu ince bir roman. Diğer Stefan Zweig kitapları gibi en güzel yanı; anlatmak istediğini bir seferde anlatmıyor oluşu, size yaşanan olayın o anda ve sonrasındaki etkilerini de analiz edebileceğiniz zekice sahneler yaratıyor. Adeta sizi içeri çekiyor, kitaba bırakıyorsunuz kendinizi ve sayfaları hızla okumaya başlıyorsunuz. Göz açıp kapayıncaya kadar bitiyor kitap, size düşünmek için çok fazla şey kalıyor.
    Kitap; evli ve iki çocuk annesinin 2 gün önce tanıdığı adamla birlikte kaçmasıyla birlikte yaşadıkları otelde büyük bir yankı uyandırmasıyla başlıyor. İnsanlar ikiye ayrılıyor: kadını küçümseyen, iki gündür tanıdığı bir adamla kaçmasına anlam veremeyenler ve onu yargılamayanlar. Bu iki grubun kavgasında benim ilk başta hemcinsim sandığım sonrasında erkek olduğunu kavradığım beyfendinin şu yorumları: "Eminim devlet adaleti bu konularda karar verirken benden daha katı olacaktır; genel ahlakı ve düzeni merhamet göstermeden korumak onu görevidir, dolayısıyla ona bağışlamak değil mahkum etmek düşer. Ama bir özel kişi olarak ben, neden kendi isteğimle savcı rolünü üstlenmem gerektiğini bilmiyorum. Savunma tarafında olmayı tercih ederim. Şahsen, insanları yargılamaktansa onları anlamak beni daha çok mutlu ediyor!" beni etkilediği kadar Mrs.C'yi de etkiliyor olacak ki yıllardır utanarak sakladığı 24 saatini anlatıyor bu adama.
    Mrs.C'nin 24 saatinde; kumar batağını, iyi niyetle başlayan davranışların nasıl berbat sonuçları olabileceğini, insanın kendini kurtarmak için başkalarını kurtarmaya ne kadar sıkıca bağlanabildiğini görüyoruz. Bir kadın olarak daha da önemlisi bir insan olarak bu kitapta kendinizi bulacaksınız; Stefan Zweig'tın bir erkek olarak nasıl bir kadının düşüncelerini bu kadar iyi dile getirdiğine ve nasıl böyle zamansız bir roman yazabildiğine şaşıracaksınız. İlk fırsatta Bir Kadının Yaşamından 24 Saat kitabını almaya ve vakit kaybetmeden okumaya davet ediyorum sizi. Okumuş olanlarla ise yorumlarda buluşalım

    Yazıya son vermeden önce size bir alıntı daha bırakıyorum: "…cebindeki son parayla buraya gelip oturduğunu, ortaya hayatını sürdüğünü ve şimdide tökezleyerek başka herhangi bir yere, ama kesinlikle hayatın dışına gittiğini görebilirdi. Ortada kazanç veya kayıptan çok daha fazla bir şey bulunduğundan hep korkmuş, ilk andan itibaren bunu sihirli bir şekilde hissetmiştim; yine de şimdi adamın gözlerinden hayatın birden kayıp gittiğini ve hala yaşam dolu yüzüne ölümün solgun gölgesinin düştüğünü görünce, içimde çakan kapkara bir şimşekle sarsılmıştım."

    Mrs.C benim, sensin, o; içimizden herhangi birisi
  • Erkek tuhaf. Kadın?

    Kitabı her elime aldığımda anlatıma alışamayıp bırakmak istedim. Anlayamıyordum. Olayın içine girememiştim bir türlü. Okuyucu yorumları da böyleydi. Yine de kitaba bir şans vermek istedim, kendime şans verdiğimin farkında olmadan.

    Okudukça içine girdim olay örgüsünün. Bünyamin gerçekten tuhaf mıydı karar veremedim. Ama isminin katmanlı oluşu konusunda hemfikiriz yazarla. Zeyyat'ı çok sevdim. Güzel sözler söylüyor, söylemek için söylemiyor.

    Bu kitabı sadece bir şiir kitabı olarak değerlendirmek haksızlık olur. Güncel olaylara yer veren, yer yer eleştiriler yapan, sitemler eden, bazen kendiyle savaşan bir kitap. Üstünkörü tek oturuşta değil de ince ince okunduğunda anlaşılabilecek bir kitap.

    Birçok olaydan üstü kapalı bahsediliyor. Hem tarihsel hem güncel dokundurmalar var. Bundan bir 10 yıl sonra okusam bazı şeyleri daha iyi kavrayabileceğimi hissettim. Anlatımı çok farklı, daha önce böyle bir yazıma denk gelmemiştim. Tekrar tekrar okumak isteyebileceğim bir üslubu var Leyla Erbil'in.

    Bu kitabı okurken bazı kitaplarla bağdaştırdım. Mesela gorgo'dan bahsederken aklıma okuduğum distopik kitaplar geldi. Mesela 'büyük birader' ve gorgo çok benziyor. Eskiden ağalar bitmiyordu, şimdi gorgo'lar ölmüyor. Birinin yerini hemen bir diğeri alıyor. Belki birbirlerini tam karşılamıyorlar ama benziyorlar işte.

    Kitabın bir sonuç kısmı olması beni daha da mutlu etti. Tamamını okumuş olmaktan memnun olduğum , farklı ve farklı olduğu kadar da güzel bir kitap.

    İyi okumalar!
  • Cengiz Dağcı'yı eğitime giriş dersine giren hocam sayesinde tanıdım. Tahmin edersiniz ki vizemde bu kitaptan sorumluyum.
    Kitabı evet çok akıcı buldum ve kısa zamanda bitirdim ama sanırım 2. Dünya Savaşı'na çok aşina olmadığım için bu kitapta aman aman aradığımı bulamadım. Kitabı okumadan önce burada incelemelere baktım, gerek inceleme yazanlar gerekse sınıfta kitabı okuyanlar çok etkilendiklerini söylemişlerdi. Ben sanırım bu yorumları duyduktan sonra çıtayı evereste çıkardığım için çok çok etkilenemedim. Fakat şunu ısrarla belirtmeliyim ki yer yer milli duygularım kabardı. Şöyle anlatayım:
    Sadık Turan ve Sadık Turan gibi özüne, benliğine sadık olanların hikayesi. Kırım halkının bitmek bilmeyen çilesi.
    Kitap bu iki başlıkta toplanıyordu benim için.
    2. Dünya Savaşı sırasında Rusya'nın egemenliği altında olan her fırsatta yağmalanan, istismara uğrayan bir halk bu kırım halkı. Dinlerini yaşamakta, dillerini konuşmakta özgür olmayan ben Tatarım, ben Tatar Türküyüm diyemeyen bir halk düşünün; esarete maruz bir halk. İşte bunu okuyan bir Türk olarak ben tüm bağımsızlık duygumla bunu kaldıramadım. Kendimi bir Tatar Türkünün yerine koyduğumda hissettiğim şeyler çok garipti. Biçare, soğuk ve hissiz.
    Evet gelelim kitaptaki olayların akışına.
    150 yıldır yok edilmeye çalışılan tatar halkı, yaklaşık 20 yıldır da Bolşevik zulmünün altında.
    İşte bu zulmün altında küçük bir aile.
    Sadık Turan ve ailesi.
    Sadık 4 kardeş fakat 2 tanesi küçük yaşta ölüyor. Bekir ve Sadık ikisi kalıyorlar. Fakat Sadık da babasının isteğiyle desem biraz da arkadaşı Süleyman sayesinde orduya giriyor ve harp başlıyor bitmek bilmeyen bir harp. O dönem Rusya'nın başında Stalin var. 2. Dünya Savaşı yılları tabi. 6 yıl süren ve yaklaşık 65 milyon insanın öldüğü bir savaşta Tatar halkı da savaşa giriyor Rusların yanında. Eee sonuçta onların esirleri değil mi? Rusların köleleri adeta! Sadık ve arkadaşı Süleyman da yerini alıyor. Süleyman ölüyor, Sadık Almanlara esir düşüyor. İşte bir zulmün pençesinden kurtulup diğerinin bağrında yeşilleniyor!
    bu sefer yeni bir işkence devri.
    Almanların esir kamplarında günleri aç ve bitap. Bütün sefilliği dibine kadar gören bir Sadık Turan. Ve onun arkadaşları. Mustafa, Enver, Cevdet, Halil, Osman... Hepsinin birer birer ölümüne şahit oluyor Sadık.
    Sonra bu sefer Almanların esareti altında Ruslara karşı savaşıyor. İşte böyle böyle kesilmiyor Sadık Turan'ın başına gelenler. Sadık Turan adı altında bütün Kırım halkının zulmünü işlemiş Cengiz Dağcı.
    Bu kitabı okuduktan sonra tarih hakkında hiçbir şey bilmediğimi anladım. Yeni şeyler öğrenip, yeni hisler tattım.
    beklentilerimi çok karşılamasa da etkilendim.
  • Hiç Josh Malerman kitabı okumamıştım. Buradaki yorumları da göz önüne alıp, ilk önce göreceli olarak 'kötü' nitelendirilen kitabından başlamak için bu kitabı seçtim. Kafamda edebi yönden zayıf, derin anlamları olmayacak ve akılda kalıcılık yaratmayacak türden bir (çerez) kitap olarak etiketleyip başladım okumaya.
    Arka kapakta yazılanlara göre fantastik, korku türünde bir kitap olmalı diye düşündüm. Ama ilk sayfalarında bu düşüncem suya düştü. Elimdeki kitap baya gençlik-aşk romanı gibi bir şeydi. Bu hayal kırıklığına rağmen, başladığım kitabı bitirme takıntım yüzünden devam ettim. Kitapta ilerledikçe, yazarın aslında ne kadar yokmuşçasına satır aralarına gerilim ve merak hissini yerleştirdiğini fark ettim. İşte tam o anda kafamda bir ışık yandı. Kitapta anlatılan 'gölün dibindeki ev', çocukluktan yetişkinliğe geçerken yaşadığımız değişimin birebir yansımasıydı.
    Her ne kadar başlangıçta hayal kırıklıkları yaşatsa da içinde kendimce bulduğum mecaz anlatım kitabı beklediğimden çok farklı duygularla bitirmeme neden oldu. Gerçekten beğendim. Belki sırf bu şaşırtmacalı hali yüzünden aklımda yer edinecek bir kitap bile olabilir. Bir kişi bir kitapta çok farklı anlamlar, çok farklı çağrışımlar bulabilir. O yüzden kötü olarak nitelendirilen kitaplara da şans vermek gerekir.