Mazlum Kaplan, Ağacın Çürüğü'ü inceledi.
22 May 16:34 · Kitabı okudu · 7 günde · Beğendi · 9/10 puan

Yaşam, doğa, sanat, siyaset daha neler neler anlatmış ve yazmış. Hepsini bir araya toplamışlar. Yaşar Kemal okuduktan sonra dünya görüşünü anlıyoruz anlamasına da bir de kendi ağzından anlatması daha bir lezetlli oluyor. Kimine övgü, kimine yergi düşüyor ağzından, çok kızıyor bazı şeylere, bazısınada değmez diyor konuşmaya. Kadından bahsediyor, çocuktan, işçiden, ülke ve dünya sorunlarından her birseyden var yani.
Filler sultani ile kırmızı sakalli topal karınca okuyanlara da duyurulur bu kitap, çünkü bir söyleşiside var bunun üzerine .
Ahmed Arif, Nazım Hikmet, Sait Faik, Fakir Baykurt hakkında yorumları var. Hepsi yüzünüzde gülümseme ile okuyacaksınız yada dinliyeceksiniz mi deseydim acaba.

Samet D, Bir Yusuf Masalı'ı inceledi.
20 May 15:37 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

" şairin 15 yıllık suskunluğunun ardından ne
içerdiği büyük merakla beklenen; kimilerinin "beklemeye değdi"; kimilerinin
"umduğumu bulamadım" şeklindeki yorumları ile karşılanan eseridir. Halbuki kitap;
ismi ile, cismi ile "şiirimle yüzyüze gelenler dünya ile olan ilgilerinde yeni bir açılım,
gerekirse bir rahatsızlığı fark etmeliydiler"İsmet Özel'in
rahatsızlık yaratmak için ortaya koyduğu bir eleştiridir. Şair, bu eleştiriyi, “kendine
mahsus bir düşünce biçimi” olarak nitelediği şiir ve masalı birleştirerek yapar ve
böylece, “büyük ölçüde mesnevi formuna yakın” bir eser yazar. Böylelikle, “Yeni Türk
şiirinde yapılmamış bir şeyi” yapmış ve farklı olma arzusunu da sergilemiş olur.
Kitapta, masalsı unsurlar ve felsefî ilkeler paralelinde yürüyen eleştiri; 21. yüzyıl
insanını özüne dönme, varlığını ve hürriyetini, yok etme değil; birlikte bayındır olma
yolunda harcama, dünyayı yaşanılır kılma gibi amaçlara odaklanmış durumdadır.
Böylelikle, Bir Yusuf Masalı, şairin düşünce dünyası, hayatı algılayış biçimiyle ilgili
önemli ipuçları da barındıran bir eser haline gelmiş olur.
Eser, sonu itibariyle bir bitmemişlik hissi uyandırır. Şair, bu yarım bırakılmışlık
hissini metnin artı tarafı sayar. Çünkü o, okuyucunun kendi masalı ile Yusuf’un masalı
arasında kıyaslamalar yapmasını, hatta masalı kendince yeniden yazmasını istemiş,
okura “ben buraya kadar geldim, gerisi sana ait” diyerek, onu kendi masalının etken
öznesi olmaya çağırmıştır."

Gizem Hasdemir, Shah Rukh Khan'ı inceledi.
20 May 09:02 · Kitabı okudu · Beğendi · 8/10 puan

Shahrukh Khan hastası hir insansınız bu kitabı okumak zorundasınız. 8 puan içeriğinde yer alan bilgilere, bu zamana kadar türkçe ingilizce sitelerden edindiğim bilgilerin bir kitap içerisinde toplanması fikri çok hoşuma gitti. Ayrıca filmlerin yorumları, resimleri, filmler çekilirken Shahrukh Khan'ın nerde ne yaptığı, o filmlerin içine nasıl dahil olduğu, neden Hindistan'da bu kadar çok sevildiği konularında kitabı yeterli buldum. Ancak kitapta çeviri hataları vardı. Martı yayınları çok bilmediğim bir yayınevi, genel olarak öyle mind bilemem. Aynı zamanda filmlerinin sıralı olarak anlatilmamasi da bence hoş olmamış. Çeviri hataları dışında dili sade ve anlaşılır bir dildi. Herkese tavsiye edilebilecek bir kitap değil gerçekten Bollywood hastası iseniz özellikle de Shahrukh hastası iseniz kesin elinizin altında olması gerekir. Shahrukh'un izlemedigim filmi belki bir iki tanedir. Ama kitapta bazı yorumlar var ki izlediği ama sevmediği filmi bile yeniden izletebiliyor.

Smy, Yol Ayrımı'ı inceledi.
19 May 17:37 · Kitabı okudu · 1 günde · Puan vermedi

Yol Ayrımı, yazarın genelde dünyadaki özelde Türkiye’ deki müslümanların İslam dinine, Kuran’a, ve Hz. Peygamber’e yaklaşım ve algılama biçimlerini ele almıştır. Bazı insanların İslam dinini geleneksel, törensel, davranışlara dönüştürdüklerini, bundan dolayı Kuran’ı kültürün unsuru haline getirdiklerini zengin örneklerle açıklamıştır. Bu davranışlara kitaptan örnek verecek olursak; müslümanların isimlerinin Ayşe, Fatma, Ali, Ömer... olması ya da kimliklerinde dini islam ibaresinin geçmesinden dolayı cenneti kendi tekellerinde sanacak ve ahiret hayatını garantileyecek kadar basit ve zavallı düşüncelere düşmeleri yer almıştır. Yazar bunun sebebini ise başta özne konumundayken kendimizi nesne konumuna getirmemiz ve bunun doğal sonucu olarak Kuran’ ı nesneleştirmemiz olduğunu söylemektedir. Ayrıca yazar Peygamber tasavvurunun yanlışlıklarına , peygamberi anmanın belirli ay ve haftalara yayılmasının içi boşaltılmış bir sevgi olduğuna, Hz. Peygamber’e yapılan çirkin saldırılarda aklı selim davranışlar sergileyemeyişimiz, Türkiye’ deki tesettür algısı ve dönüşümü, Batının islam düşmanlığı... gibi birçok konu hakkında kendi perspektifinde yorumlar yapmıştır. Tabi bu yorumları yaparken Kuran ve hadisten de örneklere bolca yer vermiştir. Son 30 sayfada ise Hz. Peygamber’e ve Kuran’a dair bir dergi ile yaptığı söyleşiye yer verip kitabı sonlandırmıştır. Türkiye tarihinde müslümanların yaşadığı sıkıntı, dönüşüm ve İslam’ı algılamadaki “yol ayrımına” değindiğinden dolayı okunmaya değer bir kitap olduğunu düşünüyorum. Ben kitap sayesinde bazı yanlış algılarımızın değişeceğini umuyorum ki benim bazı algılarım değişti. Olumsuz tarafına gelecek olursak; kitapta bazı konularda gereğinden fazla örnek verilmiştir bu da haliyle yer yer sıkılmalara sebep olabiliyor. İyi okumalar dilerim...

Corpus., Gazap ve Şafak'ı inceledi.
19 May 14:41 · Kitabı okudu · 12 günde · 1/10 puan

Binbir Gece Masalları “retelling”i olan Gazap ve Şafak kitabına geçmeden önce size bir 11 Gece Masalları anlatmak istiyorum. Kitapla alakalı, bir hayli kısa ve dramatik bir masal kendisi. Okuyucularına şimdiden teşekkürler. Kanalıma abone olmak için- Şey, bu burada denmiyordu tamam tamam. Bunlar hep kitabın yan etkileri.

Bir zamanlar, sıcak bir diyarda yaşayan genç bir kadın varmış. Çok sıcak bir diyarda, mesela Güneş’e ateş edilen bir yer gibi bir sıcakta falan. Bu genç kadın, bir gece çok sıkılıyormuş ve “okuyamama hâli / reading slump” tehlikesi ile karşı karşıyaymış. Bir hayli naif düşünerek olmayacak bir şeye aldanmış. Herkesin delice severek okuduğu, bir gecede bitirdiği, mükemmel bir kitap hayali: Gazap ve Şafak. Genç kadın kitabı zamanında yakın bir arkadaşına zorla aldırmışmışmış. İkinci kitabı da çıkmışken evet demiş kendine, hadi yapalım şunu dostum. Ve okumaya başlamış. Böylece tam 11 gece 12 gün sürecek çileli bir okuma serüvenine başlamış. Normalde su gibi akıp giden sayfalar, boğazına dolanıyor; heyecanla okumayı beklediği kitap onu sıkıntıdan sıkıntıya sokuyormuş. Bitmiyor ve bitmiyormuş. Bu adeta kitabın adı gibiymiş. Önce gazap ona eşlik ediyormuş. Bu uzun sürecin ardından şükürler olsun ki şafak geliyormuş. Son 68 sayfa kala verdiği çileli yolculuk üç güne yakın sürmüş. Kitabı eline almak istemiyor, okurken gözlerini devirmekten usanıyor ve yılıyormuş. Nihayet 12. Güne geçtiğinde Şafak görünmüş ve kâbus sona ermiş. Genç kadın, bir daha bilip bilmeden kitap okuma fikrinden Allah’a sığınarak kitabı satışa koymuş.

Evet, yoruma ne hacet diyeceğimiz masalın ardından uzun bir yorum için bilgisayarı kucağıma aldım. Eğer kitaba karşı söyleyecek çok sözüm yoksa telefondan kısa bir yorum hazırlar, ama taşacak bir baraj gibi hissediyorsam bilgisayarı açarım. Mesajı aldınız dostlar, hazırlanın.

Kitabın delice sevenlerine, orta halli sevenlerine ve daha bilumum sevene lafım yok. Önce bu konuda anlaşalım. Genelde insanlar kitaplara yaptığım yorumları şahsına yönelikmiş gibi algılıyor ve sonunda hikayelerden isimsiz atıflar, engeller, tatsız videolar falan çıkıyor ortaya. Gerek yok arkadaşlar. Hepimizin zevkleri farklı.

Bu kısmın ardından başlıyorum. Ama nereden başlasam?

Öncelikle yazarın dilini hiç sevmedim. Doğu kültürünün ne olduğunu biliyor mu bilmem ama eski zamanlarda geçen bir kitap yazıyor ve dili en yumuşak ifadeyle laubali ve güncel dersem beni anlarsınız sanırım. Hikayenin geçtiği zamanın belirsizliği de hep beni bir irite eder. Yahu ben gerçekçi bir dönemi anlatmanı beklemiyorum zaten canparem, sen anlattığın zamanı bil de biz sürekli geçen detaylara bakıp ne diyor ya hu bu insan, güzel insan, tatlı insan diye düşünmeyelim. Mesela size birkaç örnekle ne demek istediğimi söyleyeyim. Horasan’da, eski zamanlarda geçen bir öykü söz konusu. Mumlarla aydınlanıyor, ata biniyor, parşömen kağıtlar kullanıyorlar. Ama “Ah tanrım, kes şunu. / Lanet olsun, cevap ver bana. / Tanrım, sen yardım et. / Hera aşkına! / Tanrılar aşkına/ Bana bir dizi küfür savurup şöyle dedi/” şeklinde replikler görüyoruz. HALİFE olan bir hükümdar söz konusu. HALİFE. Bakın, bu kısma dikkat edin; ADAM HALİFE. Seçimle başa gelmemesini geçtim, adamın dinle alakalı hiçbir şeyi yok. Bu kısımda diyorum, ya çevirmenin tarih bilgisi sıkıntıdaydı ya yazarın. Çünkü arkadaşlar birisi halife kelimesini çok fena yanlış yerde kullanmış. Benim bildiğim halifelik, İslamiyetten sonra başlayan bir yönetim şekli. Kendileri seçimle başa gelir ve şey, bu kısma dikkat edelim: Müslüman olurlar falan. Tabii tarihi savunmuyorum, olması gereken ile olan her daim aynı değil ama sonuçta yozlaşmanın çoğalmasını bırakın Hera vs. diye Tanrılar söz konusu. Yani zaman dilimi??? Halife adını kullanmasa ve kral dese, yönetici dese, ne bileyim başka bir şey dese takılmayacağım da halife deyince beynimde yüzlerce soru işareti oluşmadı diyemem. Neyse, demek istediğim yazarın, yazarlık yönünü sevmedim. Replikler olsun, kurgu olsun, betimlemeler olsun, karakterler olsun…. Ne gelirse aklınıza işte.

Kısaca konudan bahsetmem gerekirse Şazi, biricik kankisi öldürülünce intikam yemini eden bir kızımız. Hükümdarlar Hükümdarı Halid’in her gece biriyle evlenip gelinler sabahı göremeden öldürülmesinin 75. Gününde falanız. Ve kankisi ölen Şazi, saraya girmeye karar veriyor. Tek bir amaçla: Halid’i öldürmek!

Dırırım, dırırım, dırırırımmmmmmm.

Burada müsaadenizle size Şazi’yi anlatmak istiyorum. Bakalım aklınıza kim gelecek?

Selam ben Şazi. (Şu selam mevzusu beni yerlere yatırırdı da enerjim yok. Arkadaşlar sanıyorsunuz ki Halid bad boy. Hello diyen yavuklusuna Hi bile demez. Ama diyor. O bir JB değil, bunu bilin)
16 yaşındayım.
Mü – kem – mel – im.
Harika, demiş miydim?
Çok zeki ve cesurum. (Kitabın içinde yüz kez falan yazar bunu kafamıza kakıyor. O çok cesur, çok etkileyici, harika, güzel, çok güzel, acayip güzel, öyle böyle mükemmel değil. Bir gören pişman bir okuyan kdkkkkgf) Neyse.
Okçuyum. Acayip fena. KOCA HORASAN komutanını ve halifesini ok atarken yenebilecek kadar iyi bir okçuyum. Uzun siyah saçlarım var. Aşk üçgeni içinde yaşıyorum. (Bu kısım da şöyle: 4 yıldır gerçekten ama gerçekten aşık olduğum biri var. Yenisini görünce aklıma bile gelmiyor. Tüh, aslında çok seviyorum, görünce hatırladım da. Tabii yenisi gibi değil. Hiç düşünmedim, pişman olmadım eskisi için ama o benim için geçmiş aşk aslında. Ben artık yeni biriyim ve yeni bir hayatım var. Sertap Erener çok haklı: Yeni bir aşk, yeni bir iş, bir de gülecek yine ben lazım. Anladınız mı? Yani bende bir sorun yok.)
Ve o meşhum replik: I volunteer! (Ben gönüllüyüm!)
Bu kısımlarda kıs kıs güldüğüm doğrudur. Fena halde güldüm.
İşte Şazi böyle bir kız. Ve gönüllü olup saraya giriyor.

Gelelim Halidcan’a. Ne yazık ki sana pek ısınamadım be dostum. Nefret etmedim ama 25-29 yaş arası tavırların altından 18 yaşında bir veled çıkınca hayal kırıklığı oranım birkaç kat arttı. Tabii ki tüm güncel roman kahramanları 16 ve 18 yaşları arasında gidip gelecek. Bu roman yazmanın altın kuralıdır. Gerisi teferruat. Neyse.

Halidcan da şöyle:

Selam, ben Halid.
Üzgün ve öfkeli.
Bedbaht ve katil.
Mutsuz ve ergen.
Horasan’ın en iyi ikinci silahşoru ve stratejistiyim. (o zamanlar bu kelime çok meşhurdu, kitapta bol bol görebilirsiniz) Ama ok atmayı bilmiyor, strateji kuramıyor, koca Horasan’ı yönetirken genelde deneme-yanılma ve bekleme yöntemini kullanıyorum. Biraz bekleyeyim, bakayım lanet gerçek mi? O yeah, gerçek çıktı. Durun harekete geçeyim. Hop, gördüğüm ilk gelin beni sarstı, bakayım bir şey değişecek mi? O yeah, değişmedi, devam Halid, bastır Halid.
Gülmem.
Bad boy gibi görünüyorum ama bad boy değilim, kızlar buna bayılıyor. (Kaşlarını kaldıran çapkın emoji yok mu garson?)
Bir şarkı vardı, o ben: “Görür görmez seni inan aşık oldum
Titredim zom gibi aşktan sarhoş oldum
Çekindim utandım
Nefes alamadım
Bakışını yakalayınca dayanamadım
Gözlerim gözünde hemen yanıma gelince
Dilim tutulup orada kendimden geçince
Bir laf bulamadım
Orada öylece kaldım
Hadi birazcık cesaret kızım başaracağım”

İnanmıyorsanız kitabı okuyun, hıh.

(Ay bir de şeye çok takıldım. Şimdi bu adam her gün evleniyor ama kızları görmüyor. Gıyabında evlilikler bunlar. Ortada bir düğün, nikah vs. de yok da neyse o takıldığım son şey. Kızları görmüyor, eh kızlar da gün yüzü görmüyor ve bu mecaz değil. Derken sırf gönüllü olduğu için 76. Gelini merak ediyor. 75 miydi yoksa? Bu da açlık oyunları göndermesi mi ahsdhfdhfd. Ve tabii adam merak ediyor, ay pardon veled: Ya bu ülkede böyle salaklar da mı varmış? Ölmek için gönüllüyüm falan. Gidiyor, Şazi’yi görüyor ve 75 Günlük istikrarlı katilliği orada bitirmeye karar veriyor. Ulan insan müsveddesi. Neyse ağzımı bozmayacağım. Bilin istedim, yorum bitmişken geri döndüm.)

Ve bir de Tarık’tan bahsetmek istiyorum. Sonra genel konuşup bitireceğim, söz. Çünkü yorum üç sayfa oldu, sığmayacak diye korkuyorum.

Selam, ben Tarık.
Yaşım belirsiz ya da Büşra gözden kaçırdı. İkincisi muhtemel. Dikkatini vermiyordu zaten. Özellikle benim olduğum kısımlarda bir uyku bastırıyordu kıza. Bana sıkıcı, bunaltıcı ve gereksiz adam gözüyle bakıyor. Zalim gız.
Ben takıntılı aşığım. Çok seviyorum, hem de çok. Tam kalbim geldi ok. Anlayacağınız okçuyum.
İnanılmaz savunma mekanizmalarım var. Freud bu zamanda olsaydı benimle özel olarak ilgilenirdi. İnkar ediyor, suçu başkalarına atıyor, sevdiğim gıza laf etmek ve onunla ilgili kendime soru sormaktansa sinirlenip başkasını pataklamayı seçiyorum.
Kitabın en çelişkili karakteriyim. Bkz: Halid’in zaafı Şazi. Adam aşık olmuş. Şaka gibi. Ah Tanrım, buna dayanamam.

Bir an sonra…

Şazi’yi o canavardan kurtarmalıyım, canı tehlikede.

Kocaman bir saray düşünün. Hükümdarların Hükümdarı orada yaşıyor. Herkesin nefret ettiği ama korktuğu bir yönetici. Yani öyle böyle güvenli değildir, anlarsınız ya? Etrafı askerlerle dolu. Bölgenin en iyi 2 silahşoru o sarayda yaşıyor. Onlardan bir tık aşağıda olan 2 meşhur komutan ve onlarca, yüzlerce asker demiş miydim? Heh, ben onların ruhu duymadan HATUN’un (adamlar Türk çıktı, iyi mi? dsjdfkjfkj) odasına girip onunla kaçamak dakikalar yaşayabilecek kadar yetenekliyim. Bu durumda en’ler sıralaması değişir ama kimin umurunda? Ah lanet olsun, Şazi’yi seviyorum.

En iyi silahşor ile karşılaşmamı Büşra size anlatsın: Tarık elinde ok ile sahneye girer. En iyi silahşor ve stratejist (bu kelime tekrarları sizi bunaltıyorsa kitabı okuyun, görürsünüz tekrarı. İngilizce’nin -re- eki ile ne alıp veremediği var yazarın çözemedim) Rajput karşısındadır. Kılıcını çeker ve gülerek OKA doğru yaklaşır. Çünkü şeye güveniyordur: Oku atamaz. Ve vurulur. Okuyucu şaşkındır: Hani senin beynin? Hani strateji? Hani en iyi??? Yazar konuyu değiştirir. Bu arada Şazi vurulan dostuna göz ucuyla bile bakmayıp odadan çıkar, okuyucu bunu da görmezden gelemez. Sadık, cesur, iyi kalpli Şazi??? Kalbin nerde canım? Yazar ilerlemeye devam eder.

İşte karakterler böyle. Ay daha da anlatamayacağım ya, bence kitabı neden sevmediğimi, neden acılar içinde okuduğumu anladınız. Uzun lafın kısası kısmına geçiyorum. Gördüğüm en saçma ve detayları en korkunç kitaplardan biriydi. Bir gün ikinci kitap pdf olarak düşerse sırf böyle eğlenerek yorum yapmak için okurum, başka sebeple değil. Feyre ve onun öyküsünden sonra daha kötüsünü okuyamam bu yıl diyordum ama büyük konuşmamak lazım. Ciddi anlamda Feyre’yi aratan bir karakter, kurgu ve akıcılıktı. Sana verdiğim 2 puanı alnının teriyle aldığını anladın mı şimdi Feyre?

Kitabı kat’i surette tavsiye etmiyorum. Hem sevmedim hem beğenmedim hem de okurken yıl – dım. Bir Kore dizisinde adı bana hep komik gelen ve okunuşu Yulgun olan biri vardı. Okurken ben oydum galiba.

Sevgiler, saygılar.

Tayfun R. Aras, Bazı Yollar Yalnız Yürünür'ü inceledi.
17 May 23:07 · Kitabı okudu · 1 günde · 2/10 puan

Yazar vardır içindekileri kişilere ulaştırmak için yazar ve maneviyata önem verir. Yazar vardır reklama abanır, sağdan soldan önemli düşünceleri kopyalar kitabında bunlara yer verir ve üç beş cümle ile yorumlar maddiyata oynar.

Reklam+Güzel bir kapak ve kitap ismi = para. Bu kadar basit olmamalı bence. Okurken sıkıldım, bildiğimiz şeyleri anlatıp durdu. Yeni kattığı bir şey varmıydı ben görmedim. Bu sıkıntının aynısını Uğur Koşar’ın kitaplarında da yaşamıştım.

Kitap ünlü kişilerin sözleri ve ona yazarın yorumları eşlik ederek devam ediyor. 140 küsür sayfa ve yarısı görsel. Görseller inanın yazılan cümlelerden çok daha derin ve manalı. Normal kitap baskısı olsaydı eğer 50 sayfayı görürmüydü? Sanmıyorum.

Çok boş bir kitaptı. Sadece “doğru ve yalan’ın” hikayesini sevdim. Varsa boş bir iki saatiniz okuyun. (Yok ya yine okumayın) Yoksa eğer hiç sayfasını dahi açmayın. Vasat bir kitap.

Sevgi ile kalın.

Ali Rıza MALKOÇ, Felsefenin Önceliği Bilgi Sorunu'yu inceledi.
16 May 17:53 · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 10/10 puan

Kitap İnceleme Yazısı

Kitap Adı : Felsefenin önceliği Bilgi Sorunu

Yazarı : Prof. Dr. Afşar Timuçin

Yayıncı : Bulut yayınları

Baskı : 1. Baskı/ Nisan 2013/ 124 Sayfa

Bilginin temelleri ve doğruluğu sağlam değilse; faydalı/ zararlı, gerekli/gereksiz, tutarlı/tutarsız

Olduğunu nasıl belirleyebiliriz? Bu ön sorgu ile yola çıkarak bilginin; bilinç, toplum, sanat, estetik ve ahlâk açısından nerede ve nasıl konumlandırılması gerektiği konusunda bir fikir yürütebiliriz.

Daha sonraki aşamalarda atacağımız adım, bilginin işlenme ve kullanılma alanları olacaktır.

İnsan ve toplum adına ilerleyen tüm bu süreçler, felsefenin gözlem ve öngörü geliştirdiği sosyal laboratuvar alanlarıdır. Bilgi; bilim, sanat ve tarih süreci ile zaman zaman denetlenebilir/ doğrulanabilir olmalıdır.

Bilgi doğru ama gerekli mi, faydalı mı, öncelikli mi gibi sorgulamalar da tercih ve beklentilere göre değişecektir. Felsefenin en belirgin ilkesi; oturmuş, tutarlı bir bilgi kuramı ile yola çıkmasıdır.

Bilgi kuramı; öngörünün kaynağı, yöntemi, süreci ve dayanak noktasıdır. Tutarlı, bütüncül ve sistem ile devamlılık arz etmesi gerekir.

Bilgi yalın, net ve doğru ise; felsefi çözümler de bulmaca ve çok bilinmeyenli denklem olmaktan çıkacaktır.

Okuyup önerdiğim her kitap, aslında okur adaylarının arayış alanını daraltıyor, kolaylık sağlıyor, zaman kazandırıyor. Tercihler, beklentiler, algılar, yaşam tarzları farklı olsa da güncel ve öncelikli sorunlara odaklı seçici ve ince bir duyarlılıkla yapıyorum önerilerimi. Ülkemizde yaklaşık üç bin yayınevi var. Bir yılda ortalama elli bin adet kitap basıyorlar. Hepsini tek elden inceleyip değerlendirmek zaten mümkün değil. Reklam ve tanıtımlar da yanıltıcı olabiliyor.

Her okuduğum kitabı; önce “inceleme yazısı yazmaya, önermeye değer mi” diye tarttıktan sonra,

Zihnimde oluşan yorumları sizlere aktarıyorum. Kitabı okumaya arzu ve hazırlanmaya faydalı olacağı kanısındayım.

Felsefe belirsiz, değersiz, niteliksiz veri ve bulgularla adım atmaz. Bilgi, gözlem, söylem ve tüm düşünceler tarihi ana malzemesidir.

Ölçü yanlış ise, ölçüm de hatalı çıkacaktır. Bir bilgi, olgu ve kavramın ölçüsü de içerisinde olamaz.

Bir maddeyi başka bir maddeyle taşıyıp ve tartmak zorundayız. Diğer türlü, “bozacının şahidi şıracı”

Örneği ortaya çıkacaktır ve baskıcı, dayatıcı, aldatıcı bir önerme oluşur.

Kuvvetler ayrılığı ve özerkliği ilkesi sadece yönetim alanında değil, düşünce ve inanç sistemlerinde de etkin olması gerekir. İşte böylesi durumlarda, felsefenin temel ilkeleri önem arz etmektedir.

Bilgi ve kültürün varlığını şu şekillerde algılarız: etkiler, yok sayar, mayalar, kirler veya yok eder.

Felsefe, değerler dünyasının eşiği gibidir. Kapıdan girerken, size tutarlı sorular üretmede yardımcı olur. Bu sorgulamada, diyalektik kavramından da faydalanır.

Şekil ve şekilcilikle; bilgi, fikir, doktrin üretenler, bilerek veya bilmeyerek bireyleri tembelliğe, taklitçiliğe, yalancılığa, sığınmacılığa, hazırcılığa özendiriyorlar. Sonuçta da bilgi ve fikir kirliliği oluşuyor. Devamında ahlaki değerler zedeleniyor ve ayrışmalara yol açabiliyor.

Kısa yorumlarımla, anlatım içeriği hakkında işaretler verdiğim eserde, okuru farklı düşüncelere sürükleyecek anlatımlar var.

İnsan beslenen, üreyen, çalışan, haz duyan bir canlı olmanın dışında; nakledilebilir, tekrarlanabilir, kabul edilebilir tutarlı bir amacı ve anlamlar dizisi de olmalıdır. Ve ancak yaşarken ve öldükten sonra onlarla tanınır, onlarla hatırlanır. Ve bıraktığı insanlık mirası bunlardır.

Düşünen, seven, paylaşan, ahlaklı, yüksek bilinciyle ön plana çıkan insan; varoluş amacına göre hareket edecektir.

Nesneleri, olayları ve ortamı çoğunlukla hazır buluruz, kurgulayan biz değiliz.

Fakat yüksek nitelikli doğrulama, yorumlama, anlama ve yönlendirme bilinciyle onu ortak yaşama aktarabilecek tek canlı ancak insandır.

Düşünce ve onun şekillendirdiği niyetler ve tetiklediği eylemler; zirve yaptığımız veya çukura düştüğümüz olgulardır. Yerinde ve sürece yayılmış etkin bir felsefe eğitimi, insanı olmasa gereken yere, en kalıcı şekilde ulaştırabilecek bir yaşam biçimi ve ahlak öğretisidir.

Elbette bunu tamamlayıcı faktörler; bilim, sanat, etik, estetik ve metafizik alanlarıdır.

16.05.2018
Ali Rıza Malkoç
#armozdeyis

Sevgi Bütüner, Açlık'ı inceledi.
15 May 22:58 · Kitabı okudu · 4 günde · 5/10 puan

Merhaba şuan karnım tok. Aç değilim çünkü tıka basa yedim. Bu kitap incelemesini tok karnımla yapıyorum ne kadar utanç verici değil mi?

Kitabı okumadıysanız bu dediklerim size biraz saçma gelecek. Bunun farkındayım. Ama burada bu kitap hakkında büyük laflar edemeyeceğim. Çünkü hakkım değil.
Tok açın halinden ne anlar. Anlatılabilecek en iyi şekilde anlatılmış açlık. Çünkü kitabı okuduğunuz süre boyunca o hissi yaşıyorsunuz. Evet
Acıkıyorsunuz.
Ben kitabı okuduğum süre boyunca sürekli kendime şu soruyu sorup durdum. “ Bir insan nasıl bu kadar dibe batabilir. Ve bu kadar dibe batmışken nasıl hala bu kadar gururlu olabilir”.

Karnı aç ve o tokluk hissini yaşamak için yaptığı şeyler beni hayrete düşürdü. Sürekli çabalayan, birşeyler yapmaya çalışan, açlığı bu denli yaşayıpta, onurundan ödün vermeyen bu karaktere, hayran kaldım. Açlık, sefalet başka türlü anlatılamazdı. Yazar anlayabilecek en iyi şekilde anlatmış. Fakat tek sorun şu ki; fazla sabır isteyen bir kitaptı benim için. Bazı sayfalarında sıkılmadım dersem yalan olur. Evet sıkıldım.
Çünkü ben bu kitabı almadan önce yorumları okuduğum zaman, beklentimi çok yüksek tutmuştum. Küçücük bir hayal kırıklığına uğradım. Yine de kitaplığıma bir kitap daha eklemenin mutluluğunu yaşıyorum.

sertaç taşpınar, Bakir İntiharlar'ı inceledi.
15 May 21:21 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Kitabı merak ederek elime aldım ama akıcı bir tarafı olmadığı için sıkılarak bitirdim. Lisbon ailesinin kızlarının intiharı işleniyor içinde ve 3. Kişi tarafından, kızlarla çok iletişime geçmeyen biri tarafından anlatılıyor. İntihar nedenleri tamamen tahminler üzerine ilerliyor. Katolik bir aile, baskıcı bir anne, kızlarla aynı okulda öğretmen olan bir baba. Kızların intihar ettiğini kitabın ilk sayfasında öğreniyorsunuz.Yazar burada bir farklılık yaratmaya çalışmış ama intihar nedenine konu olan 250 sayfada laf cambazlığından başka birşey yok. Evet bazı cümleler 2 kere düşünmenize neden oluyor ama okumak için yeterli değil. Yazar yunan asıllı olduğu için Türk düşmanlığını kitabın içinde kısa bir konu üzerinden de aktarmış. O kısım beni biraz rahatsız etti; sonuçta bu intihar üzerine yazılmış depresif bir kitap, milliyetçilik kitabının akışına hiç uymamış ve bariz olarakta hissettiriyor. İntihar nedenleri net olarak belli değil, kızların ruh halleri kişisel olarak ele alınmamış, kurdukları birkaç cümleden ruh hallerini anlamaya çalışan kişi yorumları. İlk kızı intihar ettikten sonra hiç bir önlem almayan bir aile. Ailenin bakış açıları kesinlikle net değil. Bana öğretmen, bir kızın hatasından dolayı bütün kızları okuldan alıyor ve istifa ediyor, bir kişide sen ne yapıyorsun demeyip olayı normal olarak karşıdan izliyor. Mantık hatası var kitapta. Özetle hiç beğenmedim. Yazarın diğer kitabını da alıcaktım ama sanırım bu kitap yazarı tanımam için yeterli oldu.

Ayşe Y., Sevgili Arsız Ölüm'ü inceledi.
 13 May 23:19 · Kitabı okudu · Puan vermedi

LATİFE TEKİN VE “SEVGİLİ ARSIZ ÖLÜM”E DAİR DAĞINIK DÜŞÜNCELERİM

"Dirmit o günden sonra yüreğine kul köle oldu.
Yüreği ne yap dediyse onu yaptı, yüreği nereye
git dediyse oraya gitti, yüreği ne dediyse onu
dedi. Yüreği kafasıyla zıtlaştıysa o da zıtlaştı.
Yüreği taştıysa o da taştı. Yüreği çırpındıysa o da
çırpındı. Yüreğiyle birlik oldu."(s.163)

Latife Tekin’in “Sevgili Arsız Ölüm” kitabını almış ama okumamıştım. “İstanbul Okuma Grubu” bu kitabı seçince sonunda bu kitabı okuma fırsatı çıktığı için çok sevindim. Ancak kitabı okumaya başlayınca havadan mı yoksa benim havamdaki muhalif rüzgarlardan mı bilemem bir türlü ilerleyemedim. Oysa öyle heyecanla başlamıştım ki kitaba. Ancak bir önceki kitabımız olan “Beni Asla Bırakma”da da benzer bir his yaşadığım için her şeye rağmen kitabı bitirip kitap sohbetine katılma kararı aldım. İyi ki de almışım. Kitap her ne kadar benden kaynaklanan sebeplerle kendini bana tam olarak açmasa da okuma grubundaki arkadaşlarımın yorumları ve benim kitabı okurken tuttuğum notlar, bir yazı yazacak malzemeyi verdi bana. Biliyorum ve baştan da söylüyorum bu yazı, kitabı enine boyuna tahlil eden derin bir yazı olmayacak, bir parça hissî olacak ama olsun yine de yazmak istedim. Bu yazıyı yazmaya karar vermem yine okuma grubumuz sayesinde oldu, ben bu sebeple kitap grubunda kitap hakkında olumlu olumsuz yorum yapan tüm arkadaşlarıma baştan teşekkür ediyorum. Kitabı dün gece bitirdim ve kitabı okurken hissettiklerimi üçe ayırarak incelemek istiyorum: İlk 50 sayfada çok zorlandım, sonrasında kitaba ve karakterlere yavaş yavaş ısındım, sonlara doğru ise büyülendiğim cümlelerle karşılaştım ve bir yazı yazmak için de bana bu kadarı yetti.

Kitabı yazmadan önce Latife Tekin’le yapılmış bir söyleşiyi dinledim ve bu söyleşiden edindiğim bilgiler beni çok etkiledi. Latife Tekin, bu romanı 22 yaşında tamamlamış. Dostu Barış Pirhasan romanı okumuş ve bu romanı Memet Fuat’a götürmüş. Memet Fuat o sıralar rahatsızlığı sebebiyle hastanedeymiş ve romanı o kadar sevmiş ki hastanede hasta yatağında okumuş ve yayımlamaya karar vermiş. Fakat romanı çok beğenmesine rağmen Latife Tekin’den ikinci romanını yazmasını talep etmiş. Bunun üzerine Latife Tekin, “Berci Kristin Çöp Masalları” romanını da yazmış ve Memet Fuat, Latife Tekin 25 yaşındayken iki romanını da yayımlamış. Memet Fuat, Latife Tekin’i her zaman desteklemiş ve Tekin de yazdığı eserlerini okuması için ona gönderir fikrini alırmış. Memet Fuat, Tekin’in ilk dönem romanlarını daha çok severmiş. Tekin, “Ormanda Ölüm Yokmuş” u yazdığında Memet Fuat’a göndermiş ve o da “Eski Latife’yi yanına al da gel!” diyerek ilk dönem romanlarını daha çok sevdiğini ifade etmiş. Söyleşi oldukça uzun ve bu kitap hakkında çok değerli bilgiler içeriyor. Dinlemek isteyenler için yazımın sonuna yazının linkini bırakıyorum.

Yazarların ilk kitaplarını yayımlama hikayeleri her zaman ilgimi çekmiştir. Latife Tekin’in “Sevgili Arsız Ölüm”ü son derece ağır şartlar altında yazmış olması, romanı yazarken etrafındaki dostlarının ona muhalefet etmeleri hatta karakterlerini deli olarak adlandırmaları filan onu yıldırmamış hiç. Hatta Latife Tekin dostlarından alamadığı desteği Nazım Hikmet ve Kemal Tahir arasındaki mektuplaşmaları okuyarak almış. “Onlar hapishane şartlarında muhteşem eserler yazdıklarına göre ben neden yazmayayım.” demiş ve bu mektuplar biricik motivasyon kaynağı olmuş. Farkındayım yazının yarısına geldik ve ben hala romanın yazılma hikayesinden bahsediyorum, ama bu benim için ve yazmak isteyen herkes için önemli bir ders niteliği taşıyor ve bu sebeple bu bilgileri paylaşmak istedim.

Ben bu kitapta bizim toplumumuzda kadınların hayata tutunmak için gösterdikleri o inanılmaz çabayı gördüm ve bu çabanın böyle masallarla, cinlerle, perilerle dolu ironik bir hikaye eşliğinde anlatılmasını ilgi çekici buldum. Kitapların okunma zamanları olduğuna inanırım, bu sebeple “Sevgili Arsız Ölüm” her ne kadar bu ilk okumada bana hitap etmese de yeniden okunabilecek bir kitap ve ben de bu kitaba 2. şansı vereceğim. Kitabın sonlarına doğru beni derinden sarsan cümlelere denk geldim ve bu cümleleri alıntılamadan bu yazıyı bitirmek istemiyorum. Bu bağlamda bence romanın en önemli cümlelerinden biri "Şiirlerimi yırttılar! 'Şiirlerimi yırttılar!"(s.166 ) cümlesiydi ve ben bu sözleri bir “çığlık” olarak gördüm. Yine romanda aslında baskı gören bütün kadınların trajedisini ifade eden “Şiirleri yırtılan başka kızlar var mı?”(s.167) cümlesi de çok vurucuydu.

Latife Tekin, kendisiyle yapılan söyleşilerde romandan çok şiire yakın olduğunu ifade ediyor ve bence romandaki şu bölümler şiirle yarışacak derecede büyüleyiciydi:

“Dirmit o günden sonra hep sözcüklerden bir yorgana sarındı. Sözcüklerden bir yatağın üstünde uyudu. Sözcüklerden yapılma bir sandalyenin üstünde oturdu. Atiye günleri sayılı binlerce sözcük oldu. Huvat sözcük dolu şişelere baktı. Nuğber sözcük bekledi. Zekiye sözcük ağladı. Seyit bembeyaz takma sözcük dişleriyle güldü. Mahmut dilini dişlerinin ardına dayayıp sözcük çaldı. Halit sözcükleri duvarlara vurdu. Dirmit ne yana bakacağını, hangi birini yazacağını şaşırdı. O şaşkın şaşkın dolanıp gezinirken bulutlardan sözcük yağdı. Musluklardan sözcük aktı. Akan sözcük, yağan sözcük, susup oturan sözcük, ağız üstü divana kapaklanan sözcük Dirmit’in kafasının içinde bir toplu kargaşaya dönüştü."(s.162-163)

“Sonunda Dirmit şiir yazmanın bir yolunu buldu. Sözcükleri tek tek kafasının içinden alıp yüreğine koydu. Yüreğini güp güp attırmayan sözcüğü yüreğinden çekip aldı. Dirmit o günden sonra yüreğine kul köle oldu. Yüreği ne yap dediyse onu yaptı, yüreği nereye git dediyse oraya gitti, yüreği ne dediyse onu dedi. Yüreği kafasıyla zıtlaştıysa o da zıtlaştı. Yüreği taştıysa o da taştı. Yüreği çırpındıysa o da çırpındı. Yüreğiyle birlik oldu."(s.163)

Kitapta dikkatimi çeken bir diğer husus da Atiye’nin Azrail’le olan pazarlığıydı ve bu bana Dede Korkut hikayelerinden “Duha Koca Oğlu Deli Dumrul Destanı”nı hatırlattı. Deli Dumrul hikayesine dönüp baktığımda “Sevgili Arsız Ölüm” ile “Dede Korkut” hikayelerinin dili arasında da bir yakınlık olduğunu keşfettim. Deli Dumrul hikayesinden alıntıladığım şu cümleler iki eser arasındaki anlatım benzerliğini gösterebilir:
“Deli Dumrul kırk yiğit ile yiyip içip otururken ansızın Azrail çıkageldi. Azrail’i ne çavuş gördü, ne kapıcı. Deli Dumrul’un görür gözü görmez oldu, tutar elleri tutmaz oldu. Dünya âlem Deli Dumrul’un gözüne karanlık oldu.” (s.126, Dede Korkut Kitabı)

Latife Tekin, gencecik yaşında bir iç dökme romanı yazmış ve bambaşka bir ses yakalamış. Kitabı sevsek de sevmesek de bu sese saygı duymak zorundayız. Son olarak bu kitabı okumak istiyorsanız okumaya başlayın, ya çok seveceksiniz ya da zorlanacaksınız. Ben zorlandım, ama sonuna kadar gittim, bunun için de pişman değilim, siz de kendinize bir şans vermeye ne dersiniz?

Latife Tekin söyleşisinin linki: https://youtu.be/rg-fThXdsLI

BLOGUMDAN OKUMAK İSTERSENİZ:

https://hercaiokumalar.wordpress.com/...ina-dair-dusunceler/