Okumaya başladığımda açıkçası neyle karşılaşacağımı tam bilmiyordum. Birkaç terapi hikâyesi okurum, etkilenirim, kapatırım diye düşünüyordum. Ama öyle olmadı. Daha ilk sayfalarda, sanki birinin en gizli çekmecesini açmışım gibi hissettim.
Irvin D. Yalom öyle bir anlatıyor ki… Kendini sadece bir psikiyatrist olarak değil, hataları olan, bazen ne yapacağını bilemeyen bir insan olarak da ortaya koyuyor. Ve bence kitabı bu kadar gerçek yapan şey de bu. Çünkü okurken şunu fark ediyorsun..
O koltukta oturan sadece “danışan” değil, aslında hepimiziz.
Bazı hikayelerde içim daraldı. Özellikle insanların sevilme ihtiyacıyla nasıl kendilerini kaybettiklerini okurken… “Bu kadar da olmaz” dediğim yerde bir anda durup düşündüm. Acaba ben olsam ne yapardım? İşte kitap tam da burada içine çekiyor seni. Sadece okuyup geçemiyorsun, kendinle yüzleşiyorsun.
En tuhafı da şu oldu. Bazen bir danışanın hikâyesini okurken “Ben böyle biri değilim” diye düşündüm. Ama birkaç sayfa sonra, o duygunun bir yerlerde bana da ait olduğunu fark ettim. Yalom bunu yüzüne vurmuyor, ama hissettiriyor. Sessizce.
Kitap boyunca en çok hoşuma giden şeylerden biri de şu samimiyet. Yalom her şeyi bilen biri gibi konuşmuyor. Bazen o da yanılıyor, bazen o da zorlanıyor. Bu da terapiyi bir “mucize çözüm” olmaktan çıkarıp, iki insanın birlikte bir şeyleri anlamaya çalıştığı bir yolculuğa dönüştürüyor.
Ve kitabı bitirdiğimde içimde garip bir his kaldı. Ne tam mutlu, ne tam hüzünlü… Daha çok, bir şeyleri anlamaya biraz daha yaklaşmış gibi. Sanki biri bana gelip “Bak, herkes biraz kırık… ve bu çok normal” demiş gibi.
Eğer bu kitabı eline alırsan, sadece başkalarının hikayelerini okumayacaksın. Büyük ihtimalle kendinden parçalar da bulacaksın. Ve belki de en çok bu yüzden, kitabı kapattıktan sonra bile aklından