12 yaşındayken Ömer Seyfettin’le tanışanlardanım. Sınıftan bir çocuk kalkıp bu hikâyeyi anlatmıştı. Öğretmen, onu hayranlıkla dinliyor, tacizin detay detay işlenmesine hiç ses çıkarmıyordu. Sınıfın kızlarına düşen utanmaktı; erkeklerde ise utandırmanın zevki vardı.
Bu yaşanılanların gerçek olduğunu ve elbette anlatılması gerektiğini düşünüyorum. Ama okuyucunun çocuk olmaması gerekirdi. Ömer Seyfettin okumak demek, sınıftaki çocukların tacizi gülerek anlatması olarak kaldı aklımda.
Şimdi, saygı duymak adına hikâyeye yeniden döndüm. Fakat rahatsız eden şeyin değişmediğini fark ettim.
Kurbanın gözünden değil, caninin gözünden anlatıyor yazar. Kadının bedenine, acısına, direnişine değil; o bedeni gözleyen, işkence eden, yok etmeye çalışan bir bakışın içinde kalıyoruz anlatı boyunca.
Ömer Seyfettin bu anlatımı saldıranın gözünden kurarak, vahşeti olduğu gibi ortaya koymak istemiş olabilir. Ama bu tercihle birlikte başka bir şey olur: Vahşet yalnızca gösterilmez, detaylandırılır, izlenir, hatta neredeyse estetize edilir.
İşte burada anlatı, bir tür şiddet fetişizmine; kurbanın acısı karşısında duyarsız bir seyirliğe dönüşür.
Bu anlatım biçimi, okuru fark etmeden şiddetin hissiz bir izleyicisi hâline getirir. Oysa bu tür hikâyelerde, anlatının görevi yalnızca göstermek değil, hissettirmek olmalıdır.
“Beyaz Lale”de direnen kadın bedenden ibarettir.
Bize yalnızca bedeninin güzelliği anlatılır. Direnişi bile bir et görüntüsüyle iç içe geçmiştir. Kadın kahraman, bir sembole indirgenmiş, bir temsile sıkışmıştır. Onun insanlığı, duyguları, korkusu, hayalleri yoktur.
Ve bütün bunlar yaşanmış olduğu için insan sesini kolay kolay çıkaramaz bu hikâyeye karşı. Gerçek bir acının, olmuş bir vahşetin izleri anlatılır. Ama bir başka tarafın da bağırmak ister: çünkü bu yaşanan böyle