Geldik Sayılır

·
Okunma
·
Beğeni
·
4137
Gösterim
Adı:
Geldik Sayılır
Baskı tarihi:
Kasım 2017
Sayfa sayısı:
200
Format:
Karton kapak
ISBN:
9759969509
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Profil Kitap
İnsan yorgunluktan ibarettir.
Gelir, yorulur ve gider.
Hayatın bir yolculuk olduğuna
inanıyoruz. Gitmek için geldik.
Bu yaşıma kadar gördüğüm güzellik
ve inceliklerin bir kısmı bu kitapta
bulunuyor. Geldik Sayılır, on beş yıl
boyunca kaleme aldığım gezi ve
dostluk yazılarından oluşuyor. Biraz
da hatıralar, hevesler.
Elbette gitmek istediğim halde
gidemediğim yerler de var. Ahlat,
Gelendost, Sultandağı gibi. Belki
oraları da görme imkânım olur ve
kitaptaki yerlerini alırlar.
200 syf.
·9 günde·Beğendi·9/10
Popüler kültürün bir mağduru daha..
Okumadan elde gezdirilen, kahve ile fotoğrafı instagramda sıkça paylaşılan bir yazar İbrahim Tenekeci. Hadi okusa neyse, ama mazallah sayfalar eskir.
Yine kursta bir arkadaşta görmüştüm Ibrahim Tenekeci'yi. Uçuş denemeleri isimli kitabıydı. Kız bana kitabın sayfaları eskir diye vermedi kitabı. Böyle bahane mi olur? Yemedik kitabını al senin olsun diyemedim. İçimde kaldı. İnşallah denk gelir de burayı okur, alır cevabını. Neyse.
O zamandan sonra yazarı sıkça görür oldum.  Ama ya parasızlıktan ya da başka kitaplara yatırım yapmaktan bir türlü tanışamadım yazarla. Kısmet bu zamanaymış. Bu zamanaymış da, biraz geç oldu.. Olsun.

Arkadaşı kardeşime altı çizili olarak hediye etmiş bu kitabı. Ne kadar da nahif ruhlu bir arkadaş. Mesela benim arkadaşlarım benim kitapları deli gibi sevdiğimi, hediye olarak kitap alınca havalara uçtuğumu bildikleri halde doğum günümde kupa koleksiyoncusu haline geldim. Yok canım tabiiki kıskandım. Ama konumuz bu değil.
Kardeşimden alıp okumak için kitaba el koymamla sonunda gecikmiş bir tanışma tamamlandı.
Gelelim kitaba:

Kitap iki bölümden oluşuyor vs. teknik bir inceleme yaparak kitaptaki samimiyeti öldürmek istemiyorum. Ama azcık kullanmak zorundayım. Mazur görün. ^^

Kitabın ilk bölümü gezi yazılarından, bolca kuş, çiçek ve ağaçtan oluşuyor. Ama öyle bildiğimiz gezi yazıları değil. Dağlar, mağaralar, köyler..

Aynı şeylerden zevk aldığın insanlarla yapılan gezilerin güzelliğini anlatmaya gerek yok. Ve ben İbrahim Tenekeci ile çoğu konuda el sıkışan bakış açıma dayanarak onunla gezi arkadaşı olmak isterdim.
Bir gün onun ardına takılıp muazzam su kaynakları olan bir dağa, ardından dağdan inerken güzelim Anadolu insanlarının yaşadığı bir köye gidip gezmek isterdim. Bir gün olsun gerçekten yaşamak belki.. Toprakla, suyla el ele. Toprağa yakın, insana uzak..

Ve tabiiki ağaçlar..
Ağaç tepelerinden inmeyecek kadar şanslı olan çocukluğuma göz kırpıyor ve ağaçların tepesine çıkıp meyve yemenin zevkini bilmeyen çocuklara hüzünle bakıyorum.
Hele ki erik. Dalların yeşil yıldızı..
Ceplerini kütür kütür eriklerle doldurup, onları üstüne başına silerek temizledikten sonra yemeyen bir çocuk eriğin tadını nereden bilebilir?
Kreşte çalıştığım dönem bahçedeki ağaca çıkıp öğrencilerime kayısı toplamıştım. Sonra onları o ağacın altında bi güzel yemiştik. Umuyorum ki o çocuklar o kayısıların tadını unutmaz ve ağaçlardan uzaklaşmaz..

Tabii meyve ağaçlarının yanında bir de anıt ağaçlar var. İlk defa Bursa gezimizin dönüşünde gördüğüm, bu kitap sayesinde de sayılarının hiç de az olmadığını öğrendiğim anıt ağaçlar..
Şimdi plansız kentleşmeye boyun bükmüş ve yok olma tehlikesiyle karşı karşıyalar. Bir insan Selçuklu ve Osmanlıyla yaşıt olan ağaçları nasıl yok eder? Neden yok eder?
"Kanunlarla hiçbir şeyi koruyamazsınız, insanın içinde olacak." (s.56) diyor İbrahim Tenekeci. Susuyorum..

Şimdi ufak bir teknik bilgi daha. İlk bölüm kendi içinde 36 bölüme ayrılıyor ve bu bölümlerden sadece 10 tanesi dağ gezileri ile ilgili. (evet saydım)
Yani bir kitabı sevmemek çok başka, yanlış tanıtmak çok daha başka..

Kitapta anlatılan her şeye ufak ufak değinmek istiyordum ama bir başlayınca uzun uzun yazdığımı farkedince bu düşüncem uzaklaştı.
Kısacık değinmem gerekirse; gökyüzünün sahipleri kuşlar, çiçeksiz çiçekçi dükkanları, Mustafa Kutlu'nun çiçek sevdası, bahara nahif bir bakış ve yolculukların güzelliği ile dopdolu ilk bölüm.
Bir çok yazarın sözleriyle yoğrulmuş konular. Yeni yeni yazarlar tanıdım. Yeni yeni kuş, ağaç, çiçek cinsleri öğrendim. Benim için dopdolu bir kitaptı..

İkinci bölümde biraz İstanbul, bolca çocukluk, kaderin büyüsü, kara bir tren, mektupların vazgeçilmezi pullar, dolma kalemler, tesbihler vardı. Bildiğimi zannettiğim şeyler hakkında ne çok bilmediğim varmış meğer..

Bilmediklerimin yanında içimi acıtan ve haberlerde göstermedikleri acı gerçekler..
Doğamız yok oluyor. İnsanlar buna kör. Günü birlik gittiğim yeri neden temiz tutayım kafasında yetişen bir nesil yetişiyor. Hani geleceği anlatan filmlerin çoğunda evler neredeyse gökyüzünde, gökyüzü gri ve etrafta hiç ağaç yok ya.. Korkarım gerçek olacak bu senaryolar. Bir çiçekte huzuru tatmanın güzelliğini bilmeyen çocuklar, kimseye huzur vermez olacak. Sanki böyle giderse gelecekteki insanlar cepleri para dolu, kalpleri boş olacak..
Ben bunları gördükçe eskileri özlüyorum. Keşke eskilerde yaşasaydım diyorum..
80'lerden beri bu kadar kötüleşen insan kalbi, gelecekte kim bilir ne kadar kötüleşecek? Bu soru korkutuyor. Eskileri daha çok özletiyor..

Normalde bana kalsa kitabı öve öve bitiremezdim ama biri gelip kitabı benim tavsiyemle ojur ve sevmezse yine başıma bela olur. O yüzden bu kadar anlatımla yetiniyorum.
Kendinizden bir parçaya rastlarsanız çok seveceğiniz bir kitap. Ben kendimden birçok parçaya rastladım. O yüzdendir bu sevgim...

Arada aklıma geliyor ve kitabn kapağını okşuyorum. Az önce sarıldım. Sevgimi belli etmeden duramama şeysi işte bu benimki.
Ve sonsöz: "Sevgili İbrahim Tenekeci, size baba diyebilir miyim? Hani şu kızlarıyla dost olan babalardan.."
200 syf.
http://elestirihaber.com/...lu-ictenlikle-yazdi/


Bir insanda varlık bilinci ne kadar güçlüyse, varlığın hikâyesini anlatma kabiliyetinin de o kadar güçlü ve derinlikli olduğunu görüyorsunuz, İbrahim Tenekeci’nin Geldik Sayılır adlı kitabını okurken. “İnsanın aslı olan tabiat”tan uzak bir yaşam standardıyla muallel olan ve bunun neticesinde kiraz ağacı ile vişne ağacını dahi birbirinden ayırt edemeyecek kadar tabiata yabancılaşan modern şairlerin varlığının günümüz şiirinde inandırıcılık sorununu da beraberinde getirdiğini düşünen yazar, hepimizi “Allah’ın tabiatının” bir parçası olarak görüyor ve parçası olduğumuz şeyden habersiz yaşamamızın en azından edebiyatçılara yakışacak bir davranış biçimi olamayacağını ısrarla vurguluyor.

Yazar iki bölümden oluşan kitabının birinci bölümünde yaptığı yolculuklardan ama çoklukla dağlara olanlarından bahsediyor. Bu yolculukların hiç birine kendi başına çıkmıyor yazar, hep, aynı dili konuşan ve birbirini sadece konuşurken değil susarken de dinleyip anlayabilen bir ekip ile hareket ediyor. İlgili satırları okurken farkında olmadan siz de kendinizi o ekibin içinde buluyorsunuz. Kararlaştırılan yere vasıl olabilmek için daha gün doğmadan onlarla beraber yola düşüyor, onlarla beraber günün ilk ışıklarında mütevazı bir mekânda çoğunlukla çorbadan oluşan bir menüyle kahvaltı yapıyor, dumanı üstünde mis gibi çayı yudumluyor, onlarla beraber tabana kuvvet dağa tırmanıyor, rakım yükseldikçe ve yoruldukça nefes nefese kalıyor, vücudunuza işleyen karın ve rüzgârın etkisiyle iliklerinize kadar donuyor, onlarla beraber çalı çırpı toplayıp ateş yakıyor, o ateşin bir kenarında siz de ısınıyor ve közde pişen çay eşliğinde saatlerce süren ve tadına doyum olmayan emsalsiz muhabbetlere dahil oluyorsunuz.

En büyük handikaplarımızdan biri olsa gerek eşyanın hakikatini sadece zahirde görünende aramak… Hâlbuki hakikat ancak maddi/fiziksel nitelikler aşıldığı zaman kendini izhar ediyor. Elbette varlıkların hakikati sabittir ve müstakil bir anlama sahiptir. Âlem, bir hayal yahut yanılsama değildir. Fakat akıl sahibi varlıklar olarak aramamız gereken hakikat görünen suretlerin ötesindedir. İşte bir eşyanın, bir varlığın zahirde göründüğünden daha fazlasının nasıl olabildiğini, daha fazlasıyla nasıl okunabildiğini müşahede ediyorsunuz, gözleriniz Geldik Sayılır’ın satırları üzerinde gezerken.


Foto: Selma Kavurmacıoğlu
Mesela dağ deyip geçmemek gerektiğini fark ediyorsunuz. “İnsan çeşit çeşit, yer damar damar” denmiş. Dağların da öyle olduğunu görüyorsunuz; kuru bir yükseltiden ibaret olmadığını, her şeyden önce bir kültür, Hüsrev Hatemi’den mülhem duygusal bir canlı olduğunu idrak ediyorsunuz. Yine kimi dağların eli sıkı, kimilerinin ketum, kimilerinin ise geçimsiz olduğunu öğreniyor, silahın bile şakası söz konusu olabilecekken dağların şakasının asla söz konusu olmayacağı gerçeğiyle irkiliyorsunuz. Dağ ile baba imgesinin birbirini tamamladığını, çünkü her ikisinin de güven ve korku verdiğini kendi deneyim ve tecrübelerinizi de işin içine dâhil ederek onaylıyor, dağların da bir siyasi kimliğinin olduğunu, mesela Erciyes ve Ilgaz dağlarının sağ görüşlü, ama ülkemizdeki dağlarının çoğunluğunu sol görüşlü olanlarının oluşturduğunu okurken şaşa kalıyorsunuz.

Dağlardan bahsedip de dağların en zarif ve kendisine en çok yakışan elbiselerinden olan kardan bahsetmemek olmazdı herhâlde. Yazar da böyle bir hataya düşmüyor ve temizlikle özdeşleştirdiği kardan da tıpkı dağda olduğu gibi büyük bir hassasiyetle ve canlı bir varlıktan bahseder gibi bahsediyor. Mesela “kar kalınlığı” demekten teeddüp ediyor yazar, bu kadar ince ve zarif olan bir şey nasıl “kalın” olabilir diyerek kibarca bir ikazda bulunuyor okurlarına, “karın yerden yüksekliği” diyerek ifade ediyor meramını. Milli davalarda bile hemfikir olamayanların kar söz konusu olduğunda hemencecik ittifak kurmalarını esefle eleştiriyor, belediyelerce hazır tutulan ve fazla mesaiye bırakıldıkları için homurdanan karla mücadele ekiplerine, tuzla dolu yüzlerce kamyona, greyderlere rağmen karın yağmaktan vazgeçmemesini ise muhtemelen onun felaket değil bereket oluşuna bağlıyor. Tenekeci, aslında karın herkesi çocukluğuna götürmesi gerektiğini düşünüyor. “Bundan daha kıymetli ne olabilir, çocukluğuna gitmeyi kim istemez?” diye de soruyor. Kar ve çocukluk üzerine okuduklarınız Necdet Subaşı’nın yakın bir tarihte kar üzerine yazdıklarını da anımsatıyor hâliyle. Yazıyı kaleme aldığım an itibariyle yaşadığım il dahil ülkemin birçok şehri bembeyaz kar ile örtülmüş olmasaydı, kim bilir yüreğimi nasıl bir hasret ateşi kaplardı! Daha dün, yani yaşadığım şehirde henüz karın esamisinin okunmadığı bir vakitte ziyaret ettiğim bir arkadaşımın evinde açık olan TV’deki çocuk kanalında yayınlanan çizgi filmde kar yağışı sahnesi gözüme çarpmış ve “Galiba karın yağışını artık sadece TV ekranlarından seyredebileceğiz!” diyerek hayıflanmıştım. Hamdolsun, onun gelişini bize layık görene.

Dağdan bahsedilince kardan da bahsedilir elbette; ama dağın çağrışımları içinde sadece kar yok tabi, ağaçlar da var, çiçekler de, kuşlar da… Her biriyle ilgili bugüne kadar hiç duymadığımız detaylarla, hiç bilmediğimiz türlerle karşılaşma fırsatı veriyor Geldik Sayılır. Saka kuşunun bir diğer adının Yeniçeri kuşu olduğunu öğrenmek belki heyecan oluşturuyor okurda, Mustafa Kutlu’yla aralarındaki ünsiyetten haberdar olmak “acaba ben de mi bir saka kuşu beslesem!” hevesini körüklüyor; ama “Bizde, ağaçlar yapraklarından değil, gövdelerinden tanınır. Çünkü mevsimler, sadece bahar ve yazdan ibaret değildir.” “Parkın girişindeki dut ağacını hemen tanıdım. Yanına gittim ve selam verdim. Selamımı almıştır diye düşündüm. Bu beni sevindirdi.” gibi cümleler ister istemez bizi düşünmeye ve bir birey olarak kendimizin eşya ile ilişkisinin mahiyetini sorgulamaya sevk ediyor. Bizde, ağaçlar yapraklarından değil, gövdelerinden tanınır, diyen yazar, bundaki hikmetin şu olabileceğini düşünüyor. “İyi günde seni herkes tanır, sever, yanında olur. Meyvelerin varken, yapraklı dallarınla gölge verirken. Bakalım zor gününde, hiçbir nimetin yokken, şartlar ağırken, seni kim tanıyacak? Yanında hangileri olacak?” Bir insanın yaşam kalitesini artıran şeyin aklın ve duygunun rafine hâline gelmesi idraki imrendiriyor. Yazarın ağaçlarla insanlar arasında kurduğu hoş bağlantılar da okurdaki hayranlık hislerini devam ettiriyor. Mesela kurak yerlerde büyüyen ağaçların köylülere, sulak yerlerde büyüyen ağaçların şehirlilere, meyvesiz ağaçların ise çocuksuz evlere benzetilmesi… Yeni nesil ağaçların şımarık olması ve sürekli ilgi istemesi, havadan nem kapmanın onlara mahsus olması, ilaçlanma, gübrelenme, düzenli budanma ve toprağının çapalanma ihtiyacının daim olması… İlgili bölümlerde yazar, âdeta yeni nesli de tarif eder gibi.

Fikir ve ruh coğrafyasında fakir ve nakıs olan bir tasavvurun, sosyal ve maddi hayatta kemal üretmesinin mümkün olmadığının işaretlerini verir yazar, İstanbul’dakiler başta olmak üzere Türkiye’deki belli başlı anıt ağaçlardan bahsederken. Çok sayıda anıt ağacın plansız şehirleşme, alt-yapı kazıları ve defineciler gibi farklı etkenler yüzenden yok olduğunu, dolayısıyla telafisi imkânsız bir tabiat felaketinin yaşandığını üzülerek anlatırken, ağaç aşkının sadece tabiat sevgisiyle açıklanamayacağını, bu ağaçların her birinin bize bırakılmış bir eser, emanet ve aziz birer hatıra olduğunu ifade eder. Belli ki yürürlükte olan varlık tasavvurunu ve tabiat felsefesini gözden geçirmeden, kendini varlığın merkezinde gören modern insanın psikolojik repertuvarına birtakım ahlaki ve duygusal vasıflar eklemek sorunu çözmeyecek, tersine benmerkezci tutumları daha da güçlendirecek.

Yolculukları esnasında karşılaştıkları ve muhatap oldukları Anadolu insanının zorlu ve dokunaklı hayatlarına, yoksulluklarına, kanaatkârlıklarına, fedakârlıklarına, vefalarına, tek sermayelerinin helal lokma oluşuna da değinen yazar, İbn Haldun’un bedevilerin iyilik ve hayırda hadarilerden önde olduğu, doğal ve basit yaşam tarzı içinde fıtri özelliklerini muhafaza eden bedevilerin hadarileştikçe asli ve temiz fıtratlarından uzaklaşmaya başladıkları ile ilgili düşüncelerinde ona katıldığını gösterircesine ilginç bir anekdot da aktarır. “Dönüş yolunda birkaç evden oluşan bir yayla köyüne denk geliyoruz. Köpekler bize doğru koşuyor. Evin önünde arabayı durdurup iniyoruz. Köpeklere ekmek veriyoruz. Hemen susuyorlar. Sonra hane sahibi görünüyor. Elli beş yaşına değmiş, değmemiş. Köpeklere ekmek verdiğimizi görünce “size borçlandık” diyor. “Yakında yağımız, peynirimiz çıkar, bekleriz.” İşte bu inceliğin peşindeyiz. Kaybettiğimiz budur. Şehir hayatında, dünyayı bağışladığınız bir insan bile kendini ‘borçlu’ hissetmeyebiliyor. Hâlâ alacaklı. Minnet duymuyor, vefa göstermiyor. Burada ise köpeklerine iki dilim ekmek verdiğimiz adam bu sözleri ediyor ve samimi.”

Kitabın ikinci bölümünde İstanbul, çocukluk, kaderin büyüsü, kara tren, tespih, dolma kalem, pullar, kelimeler gibi konular ele alınıyor. Baktığınızda cansız birer varlık/eşya gibi duran nesnelerin her biri İbrahim Tenekeci’de yine hayat buluyor tıpkı dağlarda ve ağaçlarda olduğu gibi ve canlı muamelesine tabi tutuluyor. İnsan kelimesinin etimolojisini irdeleyen Ragıb el-İsfehani e-n-s kökünün ünsiyet ve yakınlık kurma ile ilgili olduğuna dikkat çekip “insan ancak başkalarıyla yakınlık kurduğu zaman var olabilen bir varlıktır; ünsiyet ve yakınlık ise sadece diğer insanlarla değil aynı zamanda diğer varlıklarla ve bunların da üstünde Yaratıcı ile kurulan bir yakınlıktır derken galiba ona en çok kulak verenlerden biri de Tenekeci oluyor.

Mesela tespihten vefalı bir arkadaş diye bahsediyor yazar, zor zamanlarımızda yoldaşlık ettiğinden, üstelik hiç konuşmadan ve hiçbir talepte bulunmadan… Bazı tespihlerle çabucak kaynaştığımızdan, bazılarını ise ne kadar kıymetli olursa olsun sevemediğimizden… Gecenin bir vakti onlarla dertleştiğini bile söylüyor yazar, tek tek her birinin hâl ve hatırını sormayı ihmal etmeden. Kaleme sadece bir ‘yazma aracı’ olarak bakmadığını özellikle beyan ediyor. Aldığı ikinci el dolma kalemin yazı yazarken rahatsız edici bir ses çıkarmasının sebebini soran bir arkadaşına ustanın verdiği cevabı aynen aktarıyor, insanlar hakkımda ne der, derdine düşmeden. “Kalem eski sahibini özlemiş.” Bir kez daha eşyanın bize görünenden ibaret olmadığını hatırlatıyor, bu hatırlatmayla beraber aklıma daha önce okuduğum başka bir kitaptaki benzer bir örnek geliyor. Cenneti Arayan Adam’ın yazarı Ziyaüddin Serdar, bir zamanlar Hindistan’da bir toprak ağası iken sömürgecilerin Hindistan’ı ikiye bölmesi sonucu Pakistan’a göç etmek ve ekonomik sıkıntılar sebebiyle Dubai’de iş aramak zorunda kalan Ahmet Sahip ile aralarında geçen konuşmadan şöyle bir anekdot aktarıyor kitabında. “… ‘Söyle bana, ne görüyorsun?’ dedi. ‘Şey’ dedim, ‘seni görüyorum Ahmet Sahip.’ ‘Peki, ben ne giyiniyorum?’ ‘Peştamal ve yelek.’ ‘Ho! Ho! Ho!’ dedi, öne eğilerek omuzuma bir şaplak vurdu. ‘Bizi görmeyi bile beceremezken, yoksullar hakkında nasıl kitap yazacaksın? Sana bir peştamal ve yelek olarak görünen, benim için bundan fazlasıdır. Şu gördüğün geceleri benim yorganımdır. Eskidiğinde iki parçaya ayırır, bir parçasını havlu olarak kullanır; diğer parçasını terimi silmek için omuzumda taşırım. Havlu olarak kullanılamayacak kadar eskidiğinde ise küçük şeritler hâlinde keser, yağa batırır, gaz lambasında fitil olarak kullanırım. Sonunda geldiği yere yani toprak anaya geri döner.”

Kitabında baştan sona okurlarının akl-ı selimine, kalb-i selimine ve zevk-i selimine hitap eden yazar, samimi üslubu ve akıcı diliyle okunmayı kesinlikle hak ediyor.
200 syf.
·54 günde·Beğendi·10/10
•İnsan yorgunluktan ibarettir. Gelir, yorulur ve gider.•

Taşköprü'lü İbrahim Tenekeci'nin, iki dostuna ithaf ettiği, içinde on beş yıllık gezi yazılarını içerdiği bir kitaptır kendileri. Hatta kitaptan da öte bir yol rehberi, yoldaştır. Gezmek ve görmek ayrımını gösterir. Ormanda, yolda, gökte, toprakta, bitkide kısacası tabiattaki işaretleri sunar okuyucuya. Eline bir avuç toprak aldığında, bir kültür dile gelir. Sanki gecenin bir yarısında, dağ başında ateş yakmışsınız da, Tenekeci ile sohbet ediyormuşsunuz hissine kaptırır sizi. Etrafınızda Mustafa Kutlu, Yahya Kemal, Ahmet Hamdi Tanpınar, İsmet Özel, Cesare Pavese gibi dostlar olur. Tenekeci hoş sohbetlerinin arasına, onların düşüncelerini de alır. Cümlelerin derinliğine bırakmışken, farklı fikirlerle birlikte kendinize gelirsiniz zaman zaman. Ben kitabı uzun bir süreye yayarak okumayı tercih ettim. İsteyerek veya istemeyerek şehir hayatına kaptırırken kendimi, bundan uzaklaşmak ve farkına varabilmek adına sayfa sayfa, cümle cümle de olsa rehber edinmek istedim. Bazen bir hayal kurarsınız, o hayali yaşayan birini dinlemek çok hoşunuza gider. Biraz yol alabilmek ümidiyle bile, gittiği izlerden gitmek istersiniz. İşte bunun içinde adımları iyice sindirmeniz ve kendi yaşamınıza uyarlamanız gerekir. Belki üzerinde defalarca düşünmek ve yorumlamak...

Biraz kitabın içeriğine değinmek gerekirse;
Tenekeci'nin içinde kendini kaybettiği ağaçlar, gökyüzü sakini kuşlar, Mustafa Kutlu'nun gönül bağı kurduğu çiçekleri. Küpeli çiçek ve saka kuşu. Kışa duyulan özlem, baharı gönül hoşluğu ile karşılayış. Su ve iyi insalara karşı verilmiş aziz tabiri. Berrak derelere tüm içtenlikle sarılmak. Oturup bir ağaç gövdesiyle tokalaşıp sohbet etmek, başka bir seferinde selam vermeyi ihmal etmemek... :) Eski toprak insanları ile yaşanmışlıklar ve yörelere ait manidar, atasözü sayılabilecek akıl karmaşığı sözler.. Yaşanılan hayat çok eksikmiş. Öğrendim, yaşadım dediğim her şey fazla başlarda bırakmış beni dediğim bir kitap oldu. Sesi olmayıp, soluğu olan canlılara derin anlamlar yüklemek bir Tenekeci yüreği olsa gerek. Sesi olmayan dediğime bakmayın, duyan bir Tenekeci var. Sokaklarda sıkışıp kalan biz, duymayı bilmiyoruz, öğrenmemişiz...
İki bölümden oluşan kitabın ikinci bölümünde, kendi hayatından, ailesinin hatıralarına değinmiş. Söyleyeceği her cümleyi, sakınmadan gizlemeden söyleyen bir Tenekeci.. :) bu haliyle düşüncelerine karşı dik duruşunu ve samimiyetini yansıtmış. Pul sevgisi, mektup özlemi, trenle yapılan yolculuklarda hissedilen, yazdırılan cümleler. Bir dolmakalemle kurulan ince bağ. Derdin söyleyip, kalemin yazdırması...

Bir kelime olmak isteseydim, herhalde hevesi seçerdim diyor Tenekeci. Bu gördüğünü yazabilme hevesi, elinden tutmuş ve on beş sene sonra buralara getirmiş. Bize de okumak, gereğince hissedebilmek düşmüş. Bir kelime olmak isteseydik neyi seçerdik?

Sona doğru...
Tenekeci ile tevafuki şekilde karşılaştığım bir gün, kitabın yanımda bulunuşu ve hevesle imzalattığım bir anım var, hiç unutamam. Kitapta geçen bir yeri okuyunca, bu anıyı anımsadım tekrar.
*... C.Ç. ile karşılaşıyoruz. Böylece, iki buçuk milyonda bir ihtimal gerçekleşmiş oluyor. Sarılmalar, hayret ve sevinç ifade eden sözler. Kalp kalbi çekermiş. Aramadan da bulurmuş.* (sf.123)
--Kalp kalbi çekti. Aramadan da buldu.--

Kitabı okumaya karar verirseniz, şayet kalp kalbi çekerse, benden Tenekeci'ye selamlar iletin. Sağlıcakla kalın. Gönül gözüyle görebilmeyi öğrenmek ümidiyle...:)
200 syf.
·Puan vermedi
İbrahim Tenekeci'nin son kitabı. Henüz çıkalı bir ay kadar olmamasına rağmen tekrar baskıya girmesi memnun edici. İbrahim Tenekeci'yi takip edenler için yazılar tanıdık gelecektir. Gazete ve dergilerde kaleme aldığı gezi ve koleksiyon üzerine yazılar bir araya getirilerek oluşmuş bir kitaptan bahsediyoruz. Yazıları okudukça insanın kendini tabiatın en derin yerlerine atası geliyor. kitabın ikinci bölümünde ise koleksiyon yazıları mevcut. pul, kalem ve tesbih üzerine bir kaç yazı. Meraklısı için kitabı temin etmelerini tavsiye ederiz.
200 syf.
·13 günde·Beğendi·9/10
Kalemimi harekete geçirken aklıma ilk gelen isimlerden biri İbrahim Tenekeci. Yazdıklarını okuduğumda onun gibi yazmak istiyordum ama en çirkin yazarların taklitçiliğine düşmeyi de asla istemiyorum. Yazdıklarına neredeyse cümle cümle hafizamda yer açmak istiyorum. Usta yazar olmanın belirtilerinden biridir: Daha önce hiç duyulmayanı duyurmak, okunmayanı okutmak. İşte "Geldik Sayılır" yine ustalığın belirtilerinden biri. Bu kitabın ilk bölümü İbrahim Tenekeci'nin söyleyişinden yararlanarak söylüyorum 'gezilen değil, görülen yerleri' anlatıyor. Bu kitap sayesinde bir çok kişi daha önce duymayı bitkilerin isimlerini duyacak. İkinci bölümü ise kitaba sanatsallık mührünü vuran yazılardan oluşuyor.
Kitapları seven, bu kitapta doğayı da sevecek. İbrahim Tenekeci Geldik Sayılır
200 syf.
·Beğendi·6/10
Geldik Sayılır - İbrahim Tenekeci
197 syf / Profil Kitap
Puanım :6,5

Kitap Tenekeci'nin gezi yazılarını, denemelerini içeriyor. İlk bölümde yazar gezip gördüğü, dağları hatta dağ köpeklerini, mağaraları, kuşları, su kaynaklarını, ağaçları, çiçekleri kısacası doğanın insana sunmuş olduğu tüm güzellikleri "en ince" ayrıntısına kadar anlatıyor.
"En ince" diyorum çünkü ben aşırı sıkıldım. Evet doğa da olmak insana mutluluk verir, evet yeşil insanın ruhuna ayrı bir şifadır ve toprak, insanın aslıdır, saf ve temizdir. Ancak yazar betimlemelerinin yanı sıra o kadar çok teorik bilgi vermiş ki ilgilisi için oldukça iyi bilgiler ama ben çok sıkıldım. Yazar bazı denemelerinde doğaya verilen zararı sert bir dil ile eleştirmiştir. İtirazı ise ihtiyaç fazlası kesilen onca ağaca karşı yetkililerin kayıtsız kalması ve rahatlığıdır. Şunu da söylemeliyim ki tabiatın mükemmel uyumunu anlatırken Muciz Kitabın ayetlerinden de sıklıkla yararlanmış.
Kitabı yarım bırakmak yerine biraz daha sabır göstererek ilerledim ve 100. Sayfadan sonra yani ikinci bölümde çok beğendiğim denemelerle karşılaştım. Özellikle yazarın kendi çocukluk anıları, eski İstanbul sokakları, dükkanları, esnafı ve dahası...
Tenekeciyi ben daha önce şair kimliği ile tanımıştım . Yazarlığı ile tanıştığım ilk kitabı bu oldu. Açıkçası beni şaşırttı çünkü kalemini çokça beğendiğim bir şahsiyet, fakat bu kitabında beklediğimi bulamadım. Aslında yazara haksızlık etmek istemem, çünkü bana kattığı, altını çizdiğim birçok yerde oldu. Hatta onunla öğrendiğim bazı eski dükkanlar, bazı kitaplar ve yazarlar da mevcut. Puanı düşük vermemin sebeplerine gelecek olursak ;
Fazlaca tekrara düşüşü
Bazı hikayelerin sonlarını bağlayamayışı
Teorik bilgilerin fazlalığı.

Alıntılar:

• Ölüm, biriktirdiğimiz şeylerin altında kalmak olmalı.

• Zaman değil de insan geçiyor gibi. Evvela hevesi, sonra kendisi.

• Ölenler öldü, kalanlar yaşamıyor.

• Tabiatla konuşmasını bilmeyen insanın ruhu dilsizdir.

• Toprak uzakta kaldı. Kabul edelim! Toprakla münasebetimiz azaldıkça insan olmanın inceliklerinden de uzaklaşıyoruz.

• Ağaç ne kadar yüksek olursa olsun yaprakları yere düşer.

• Dünya bir gölgeliktir.

• Başında büyük kalmadı Baba! Bembeyaz olan saçlardan başka.
200 syf.
·Beğendi·8/10
İlk başlarda yazar fazlaca tekrara düşmüş. Bence editörün bunu fark etmesi ve düzeltmesi gerekirdi.Aynı ağaçlar bazı yerlerde aynı hatıralarla tekrar anlatılmış. Olsun. Tenekeci'nin kalemi güzel ve en önemlisi de samimi.
Fakat ikinci bölüm (Güzel Serinlik) tek kelimeyle harika. Sadece oradaki bir kaç yazı için bile kitap okunmaya değer. Sözgelimi 'parmak uçlarındaki huzur' diye anlattığı tesbihleri, 80'li yıllardaki İstanbul'u ve şu hale düşüş sürecini, kalemlerle dertleşmesini (Dert söyletir kalem yazdırır) mutlaka okuyun derim.
Tenekeci bu kitabında da kelimeleri güzel kullanıyor. Onları yalın halleriyle değil duyguya büründürerek okuyucuya sunuyor. Bazen ter köşe de yapmaktan çekinmiyor:
"İstanbul hem bahar hem gürzdür.
İstanbul'da ev sayısı evli sayısından fazladır.
Yüzme bilmeyen su gibi kalakalmıştım..."
Tenekeci ile tanışmak nasip olmadı. Fakat samimi olduğunu kelimelerinden anlıyorsunuz. Ve diyorsunuz ki "zaten aradığımız bir parça samimiyet değil mi?'
200 syf.
·Beğendi·Puan vermedi
Kainatı tefekkür etmeyi sevenler için güzel bir kitap. Akıcı dili ile kitabı hemen bitirmek ve kainata bakmak istiyorsunuz. Teşekkürler ibrahim TENEKECİ
200 syf.
·15 günde·8/10
Kitap, adı itibariyle küçük küçük soyut denemelerden oluşuyormuş izlenimi veriyor. Ama yarısından fazlası uzun bir yolculuğa ait gezi yazılarından oluşuyor. Bu yolculuk Istanbul, Sakarya, İzmit, Bursa, Konya ve daha bir sürü yerin izlerini taşıyor. E bu kadar uzun bir yolculuk yer yer sıkılabiliyor tabiki.
Kalan yarısı ise eskilerden, çook eskilerden bahsediyor. Pullardan, kitaplardan, tesbihlerden ve genel olarak şairin büyük ilgisi olan ağaçlardan. Okudukça gezip gördüğünüz yerlere karşı ne kadar da ilgisiz olduğunuzu hissediyorsunuz.
Hele de bir yer varki, köy türkçesinden bahseden, orayı daha bi sevdim kitapta. Bahsettiği tüm kelimelerin ayrı ayrı karşılığını bulup yazdım üstlerine.
Bknz: aksata, büvelek, gölbek, dirgen, şinik , peşkir, üvendire..
Keyifli, tavsiye edilir kesinlikle.
200 syf.
·Puan vermedi
"Kendimize geldik. O zaman gidelim" cümlesiyle aslında bize kitabın adının neden Geldik Sayılır olduğunu hissettiriyor. Yazar kitapta sık sık yapılan yolculukların, gidişlerin, yoldaki zorlukların aslında varıştan daha güzel olduğunu ifade ediyor. "İnsan yorgunluktan ibarettir. Gelir, yorulur ve gider." İfadesiyle yorgunluk aslında insanın özüne dönerken kalbinin köşesine çekilirken çektiği yorgunluk olduğunu öğretiyor . Yeni neslin doğaya olan uzaklığı, ve bu uzaklığın eksikliğini , acısını hissetmediği bir zamanda yaşıyoruz kitap hep bakıp bir turlu görmediğimiz hazinelere bizi götürüp doğadan , bilhassa dağlardan, ağaçlardan, sulardan , kuşlardan , meyvelerden anlatımlar yaparak yüzümüzü o yöne çeviriyor dimağımızı açıp görmemiz sağlıyor. Eski yazıları, derin şiirleri anlayabilmemiz için doğayı bilmemiz lazım bunlardan alıntılar yapıyor . Baştan aşağı tabiat kitabı olan eser aynı zamanda bir keşif kitabı "Hayatın bir yolculuk olduğuna inanıyoruz. Gitmek için geldik " diyen yazar hikmeti ilahiye kalemiyle yazılan yazıları güzellikleri de ölmeden önce görmek gerektiğini düşünüyor. 15 yıl boyunca kaleme aldığı gezi ve dostluk yazılarından oluşan kitabın sonlarına doğru insanların artık kentlerde sıkışıp kalmasını biraz buruk ifade ediyor. Ve gezilecek yerleri de detaylıca ele alıp yol gösteriyor. #evdekaltürkiye #evdekal bu evde kaldığımız zor günlerde yazarın ince üslubu ve kuvvetli betimlemeleriyle sizde Kapıorman Dağlarında, kuzey ormanlarında, Konya , Bursa da gezebilir , Geyve de kiraza gidebilir , Acella yaylasına Çileğe çıkabilirsiniz :) Mustafa Kutlunun çiçeklerine selam vermeyi de unutmayın

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Geldik Sayılır
Baskı tarihi:
Kasım 2017
Sayfa sayısı:
200
Format:
Karton kapak
ISBN:
9759969509
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Profil Kitap
İnsan yorgunluktan ibarettir.
Gelir, yorulur ve gider.
Hayatın bir yolculuk olduğuna
inanıyoruz. Gitmek için geldik.
Bu yaşıma kadar gördüğüm güzellik
ve inceliklerin bir kısmı bu kitapta
bulunuyor. Geldik Sayılır, on beş yıl
boyunca kaleme aldığım gezi ve
dostluk yazılarından oluşuyor. Biraz
da hatıralar, hevesler.
Elbette gitmek istediğim halde
gidemediğim yerler de var. Ahlat,
Gelendost, Sultandağı gibi. Belki
oraları da görme imkânım olur ve
kitaptaki yerlerini alırlar.

Kitabı okuyanlar 413 okur

  • Elif sonsuz
  • Gülay
  • Muharrem İslamoğlu
  • Sümeyye Sultan
  • Vildan Yılmaz
  • *Habibe*
  • Ramazan ALPHAN
  • Zeliha
  • zahra
  • Ayşenur Atalay

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%5
14-17 Yaş
%0
18-24 Yaş
%30
25-34 Yaş
%55
35-44 Yaş
%5
45-54 Yaş
%5
55-64 Yaş
%0
65+ Yaş
%0

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%73.2
Erkek
%26.8

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%36.2 (46)
9
%15.7 (20)
8
%26 (33)
7
%11.8 (15)
6
%6.3 (8)
5
%0.8 (1)
4
%1.6 (2)
3
%0.8 (1)
2
%0
1
%0.8 (1)