Oldukça genç bir adam, deriden yapılma trampetini sert hamlelerle döverek Fırat Nehri'nin hemen doğusunda yer alan Uruk kentinin meydanına doğru ilerliyordu. Halk bu sesle adeta hipnotize olmuşcasına bu adamın peşi sıra İştar Tapınağı'nın önüne kadar geldiler. Baş rahibe ve İştar'ın yeryüzündeki en genç tezahürü İlluna, riyakar bir gülümseme ile genç adamı selamladı... Tanrılar, yeryüzünü izliyorlardı ve akıllarında tek bir düşünce vardı. Tarih, büyük bir adama şahitlik edecekti ve binlerce yıl geçse bile bu genç adamın ismi asla unutulmayacaktı. İşte o genç adam Uruk Aslanı; Gılgameş'den başkası değildi.
Gılgameş Destanı öylesine bir destan ki; doğa üstü varlıkların, tanrıların, yarı tanrıların, hayaletlerin, tufanların, entrikaların, sadakatin, aşkın ve büyük bir adamın hikayesidir. Harald Braem'in, Sümerler tarafından 56 kil tablete Akad çivi yazısı ile kaydedilen ve tarihin en eski yazılı destanından esinlenerek oluşturduğu bu eserin en dikkat çeken yanı, şaşırtıcı bir güncellik çerçevesinde anlatılmış olmasıdır. Kitabın gerçekliğini perçinleyen ise tabletlerde yer alan oyma resim tasvirlerinin de yer yer sayfalarda resmedilmiş olması ve hikaye her ne kadar kurgu da olsa bu resimlerin ve bilgilerin doğrultusunda ilerlemiş olmasıdır.
Harald Braem'in betimlemeleri oldukça güçlü. Kitabı okurken bir an duraklayıp gözlerinizi kapadığınız anda; çorak bir araziye yerleşmiş bir medeniyetin tablosu beliriveriyor zihninizde. Tapınaklar (Anu ve İştar), İştar tapınağının güzel kızları, Anu Tapınağı'nın rahipleri, Uruk'un etrafını saran yüce duvarları, askerleri, insanları ve 4000 yıl öncesinin arkaik yapıları...
Romanın mitolojik bir hüviyette olmasından dolayı olayları, bu çerçevede gözlemlemek çok daha yararlı olacaktır diye düşünüyorum. Hal böyleyken; Gılgameş, kendi