Mehmet Rauf denilince hepimizin aklına o meşhur Eylül ve onun boğucu, çıkışsız melankolisi gelir. Ancak Halas, Rauf’un o içe dönük, aşka hapsolmuş kaleminin kabuğunu kırıp dışarıya, memleketin yangın yerine baktığı andır. Kitabı bitirdiğimde hissettiğim ilk şey; aşkın şahsi bir mesele olmaktan çıkıp, vatanın bağımsızlığıyla nasıl harmanlandığıydı.
Kitabın başkahramanı Nihat aracılığıyla, bir insanın kendi iç dünyasındaki fırtınalar ile dışarıdaki savaşın gürültüsü arasındaki o ince çizgiyi görüyoruz. Nihat’ın İzmir’in işgaliyle başlayan içsel dönüşümü, aslında bir milletin uyanışının resmidir.
Kalbinde vatan sevgisi olmayan bir ruh, aşkın en yüce mertebesine de ulaşamaz.
Bu ifade, kitabın ana damarlarından biridir. Mehmet Rauf burada bize şunu fısıldar: Kişisel mutluluk, toplumsal özgürlük yoksa sadece bir illüzyondan ibarettir.
Nihat’ın Beatrice olan aşkı, vatanın işgaliyle birleşince, aşk artık sadece iki kişilik bir oyun değil, bir varoluş mücadelesi haline gelir.
Kitapta İstanbul’un ve İzmir’in tasvirleri sadece coğrafi birer mekan değil, birer karakter gibidir. Mehmet Rauf, o dönemin çaresizliğini öyle naif ama derin bir hüzünle anlatır ki, satır aralarında yorgun bir halkın nefesini duyarsınız.
Hürriyetini kaybetmiş bir adam için güneşin doğması, sadece karanlığın ne kadar derin olduğunu görmesine yarar.
Bu alıntı beni en çok etkileyen kısımlardan biri oldu. Yazar, özgürlüğün sadece politik bir terim değil, insanın biyolojik bir ihtiyacı olduğunu ne kadar zarif anlatmış, değil mi? Halas (Kurtuluş) ismi, bu yüzden sadece askeri bir zaferi değil, ruhun prangalarından boşanmasını simgeliyor.
Eylül'de bizi odalara, piyano seslerine ve yasak aşklara hapseden Rauf, Halas'ta bizi sokağa, cepheye ve hürriyetin o sert rüzgarına çıkarıyor. Benim