Hanımefendi E. L. James
“Bazı aşk hikâyeleri sadece kalpte değil, hayatta da sınanır.”
E. L. James, Beyefendi’de başladığı Maxim ve Alessia’nın hikâyesini bu kitapta devam ettiriyor. Hikâye, Grinin Elli Tonu serisinden alıştığımız o tutkulu atmosferi taşısa da bu kez farklı bir çerçevede ilerliyor: sınıf farkları, kimlik arayışı ve kadının yeniden doğuş hikâyesi.
Başlarda kitap beni epey sardı özellikle Arnavutluk’tan İngiltere’ye uzanan, farklı kültürlerin buluştuğu o hikâye dokusu çok hoştu. Alessia’nın kırılgan ama güçlü tavrı, Maxim’in sabırlı ve koruyucu haliyle birleşince klasik ama duygusal bir romantizm ortaya çıkıyor. E. L. James’in her zamanki gibi duygulara dokunan anlatımı sayesinde sayfalar hızla akıyor.
Ancak itiraf etmem gerek: ilerleyen bölümlerde Christian ve Ana’nın gölgeleri bu çiftin üzerine düşüyor. Yazar belli ki kendi tarzını çok seviyor ama bu benzerlik bazen hikâyenin özgünlüğünü zedeliyor. Maxim’in yoğun tutkusu ve Alessia’nın saf, çekingen yapısı Grinin Elli Tonu serisini hatırlatıyor. Bu benzerlik yüzünden bir noktadan sonra kendimi “bu hikâyeyi daha önce okumuş muydum?” derken buldum.
Yine de Hanımefendi yalnızca bir aşk romanı değil. Alessia’nın geçmişinden kaçarak kendini bulma süreci, kadın olarak var olma mücadelesi ve toplumun bakışlarına rağmen ayakta kalma çabası hikâyeye anlam katıyor. Maxim’in sınıfsal ayrıcalıklarıyla Alessia’nın sade yaşamı arasında kurulan denge, E. L. James’in karakter gelişiminde başarılı olduğu yerlerden biri.
Kitabın temposu yer yer düşse de romantik kısımlar samimi, hatta bazı bölümlerde oldukça duygulandırıcı. Özellikle Maxim’in “statü, geçmiş, fark etmez” dercesine Alessia’ya olan sabrı ve sevgisi gerçekten iç ısıtıcıydı. Bu yönüyle kitapta aşkın sadece fiziksel değil, ruhsal yönünü de hissetmek