Şöyle ufaktan başlayayım diye elime aldığım an kendimi kitaba kaptırdığımı fark ettim. Öyle ki ertesi sabah çok erken kalkıp işlerini hızlıca yapıp kitaba kavuşacağım anın bir an önce gelmesini bekledim. Kitabı elime aldım, telefonun sesini kapattım, koltuğa kurulup kaldığım yerden heyecanla okumaya devam ettim.
Daha önce de belirttiğim gibi kitapların arka kapak yazılarını asla okumam. Sadece kitabın siparişini verirken göz gezdiririm o kadar. Yani arka kapak yazılarını okumadığım için kitabın konusuna dair bir fikrim yoktu. Kitabın ilk 50 sayfasını soluksuz okuduktan sonra vampirlerle karşılaşacağımı hiç tahmin etmiyordum. Nitekim kitabın adı Karabasan. Farklı bir kurgu hayal etmiştim. Kendine has özgün bir kurgusu var diye düşünmüştüm. Söz konusu vampirler olunca ufak bir hayal kırıklığına uğradığımı belirtmek isterim. Çünkü vampir konulu kitaplar benzer olduğundan okurken ister istemez farklı bir kurgu arayışına girdim. Ama ilginçtir kitaptan başımı kaldırmakta da zorlandım. Hani etçil bitkiler olur ya; avını güzel kokularla içine çeker ve yakaladığında yavaş yavaş sindirir. İşte kitap da aynen böyle ilerledi. Prangalara vurulmuş bir tutsak gibi. Bir yandan hızlı bir şekilde kürek çektim, diğer yandan da zincire vuruldum.
Bir kere yazarın kurguladığı atmosfer enfes. 1800'lü yıllarda New Orleans, St. Louis ve Mississippi'de gemiyle seyahat ederken dönemin tarihine yelken açıyor, birbirinden farklı ilginç karakterler eşliğinde gizemli bir ortama kulaç atıyor, dümeni farklı yönlere kıran yazarın manevralarıyla yaşayan ölü, ölümsüz, gece avcıları, ruhu olmayan yaratıklarla hızla dibe çöküp yüzeye çıkıyoruz. Kitapta sadece vampirler mi anlatılıyor? Hayır. Sadakat, güven, hırs, iyilik, kötülük, kölelik ve paranın gücü.
Hiçbir düğümü boşa atmayan, insan ruhunun en