Kendi gecesinde, ebeveyn-çocuk ilişkilerine, insanın kimlik arayışına dair nefis bir roman.
40’lı yaşlarındaki Hayali’nin hikâyesini okuyoruz. Karakterin kimlik arayışı isminde bile ironiyle veriliyor. Kahramanın nüfusa kayıtlı ismi Hayati; aile içinde Hayal Ali, etrafındakiler ise Hayali diye sesleniyor. Annesi, Yurdanur, varoş kesimden gelen ve çok güzel bir kadın. Babası, Sami, tarihi eser kaçakçılığı yapan, ince zevkleri olan bir adam. Ayrı dünyaların, farklı kültürlerin insanları, başlangıcından itibaren yürümeyeceği belli olan bir evlilik… Hayati böyle bir evlilikten doğar.
Hayali’nin, annesine olan aşk derecesinde bağlılığı, annesini cinsel çekiciliği ile tarif ediyor olması, daha kitabın başlarında Oidipus sendromu sezdiriyor okuyucuya. (Oidipus sendromu: erkek çocuğun, annesine cinsel sapkınlık derecesinde bağlı olması. Bu durum, ileri yaşlarında cinsel bozukluklara neden olabiliyor.)
Çocukluk döneminde Hayali, Karagöz, Hacivat oyununa hayranlık duyar. Kendisine, Karagöz’ün oğlu olan perdeden çıkıp gerçek hayatında yanında olan “Kara” isimli hayali bir arkadaş yaratır. Ailesi bunu farkedip psikolog’a götürür tedavi için. İlerleyen yaşlarında “Kara”nın varlığını ara ara yine görüyoruz ama çocukken hissettiğimiz kadar büyük bir psikiyatrik sorun gibi hissedilmiyor romanın ilerleyen bölümlerinde.
Annesinin başka bir adamla ilişkisin olması, Hayali’nin kadınlara olan inancını ve güvenini sarsmış olmalı ki, gençlik yıllarından itibaren erkeklerle ilişkiye girmeye başlıyor Hayali. Hayatı boyunca, kadınlarla ve erkeklerle ilişkilerinde bağlanmayı başaramıyor.
Tüm romanın özetini anlatmayayım.
2011 yılında Londra’da kaldığı sırada başlıyor roman, Flashback’lerle, geçmiş ve bugün arasında gidiş gelişlerle okuyoruz hikâyeyi. Duygusunu çok iyi yansıtan bir anlatım tarzı