Balzac kaleminden, Duchesse de Langeais ile General Armand arasında filizlenen, ama daha baştan yaralı bir aşka tanıklık ederiz.
On Üçler’den biri olan general, tesadüfen tanıştığı evli Duchesse’e delicesine bağlanır. Oysa kadının niyeti başkadır: Generali, hayranları arasına eklemekten öte bir anlam yüklemez bu aşka. Sosyete erkeklerini parmağında oynatmaya alışkın Duchesse, bu kez sert bir kayaya çarptığını çok geç fark eder.
Soğuk aristokratik kibir duygusal zulümle birleşir. Duchesse, yalnızca generali değil, aslında tüm erkekleri cezalandırmaktadır; çünkü kendisi de bir zamanlar aristokrasinin menfaat hesaplarına kurban edilmiştir.
“- Babacığım,” der, “menfaat uğrunda beni feda eden ailem, bilmeden beni tamiri imkânsız bir bedbahtlığa mahkûm etti.”
Bu feda ediliş, onda erkeklere karşı derin bir kin doğurmuş, kalbinin kapılarını sonsuza dek kapatmıştır.
General, sevdiği kadının onunla alay ettiğini geç anlar; ama anladığında, kaderin düğümünü sertçe çeker. Duchesse’i yakalatır ve gizli bir mekâna getirir. Bu sahne, romanın en tesirli anıdır. General, aristokrasinin çürümüş iç yüzünü bütün çıplaklığıyla onun yüzüne haykırır; fakat onu cezalandırmayacağını söyler:
“Cezalandırmak için sevmek lazımdır.”
Ardından şu sözlerle hükmünü verir:
“Siz bir adamın saadetini, en güzel hayatını, en kıymetli inançlarını öldürdünüz.”
Her cümlesinde Tanrı’dan söz eden kadına, inancın ve vicdanın ne demek olduğunu öğretir.
İşte o anda Duchesse, kalbinin derinliklerine gömdüğü o sihirli duyguların geç de olsa patlak verdiğini anlar. Ama Balzac’ın dünyasında geç kalan duygular, çoğu zaman bir kurtuluş değil, bir cezadır.
İlk bakışta hikâye, kaprisli bir kadınla aşkı masum bir general arasında yaşanan bir trajedi gibi görünebilir. Oysa Balzac, tüm ustalığıyla Paris’in