Adı:
Mülksüzler
Baskı tarihi:
Mart 1990
Sayfa sayısı:
314
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789757650263
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Metis Yayınları
Baskılar:
Mülksüzler
Mülksüzler
The Dispossessed
348 syf.
·2 günde·Beğendi·9/10
Hakkında edindiğim bilgilerle okumaya karar verdiğim romanı yaklaşık bir ay önce satın almıştım. Aslında kısa süreli okuma planlarım arasında bu romanı okumak yoktu ama sitede düzenlenen bir aktivite vasıtasıyla ilk okunacak roman konumuna geldi. İyi ki bu romanla daha erken tanışmışım, buradan aktiviteye düzenleyen arkadaşa bir kez daha teşekkürlerimi iletiyorum.

Esere gelecek olursak; eserin girişinde farklı iki dünyayı birbirinden ayıran bir duvar ve diğer gezegene yolculuk eden bir uzay gemisi karşılıyor sizi. Ya da gezegen demeyelim de birbirlerinin tamamlayıcı farklı iki dünya. Birinde yaşayanlara göre kendileri dünya diğer gezegen ay; diğer gezegende yaşayanlara göre ise tam tersi. Dünyalarımızdan birisi anarşizmin hüküm sürdüğü “Anarres”, diğer ise kapitalist ve devletçilerin dünyası “Urras”.
Baş karakterimiz ise bizi romanın girişinde karşılayanlardan bir diğeri, Doktor Shevek yada unvan kullanmayan Anarreslilere göre Shevek. Kendisi, adı Anarres’i aşan bir fizik profesörü. Gemimizde Anarresten Urrasa gidiyor. Bu yolculuk sadece dışa kapalı bir alandan yapılan ticaret dışında, aralarında iletişim bulunmayan iki farklı dünya arasında yapıldığından tehlikeli olsa da, Shevek’in yüce bir amacı var. Anarres de yapamadığı fizik çalışmalarını tamamlamak ve anarşizmin başarılı olduğunu Urras’a göstermek. Tabi bu göründüğü kadar kolay değil; Urras’ın gösterişli ve rahat hayatı en büyük zorluk. Shevek gösterişe ve rahata mı kapılacak yoksa amacına ulaşabilecek mi?

Tabi bu romanın olay kurgusu, bunun altından bir öğreti bir felsefe var. Anarres, bu yakın zaman komünleriyle karıştırılmasın, tam olarak teorik anarşizmin uygulandığı bir dünya düzeni. Devlet yok, hiçbir yönetim merkezi yok, bürokrasi yok, para yok, aile yok, mülkiyet yok ve yasa yok. Elinizde sahip olduğunuz tek şey özgürlüğünüz.
Urras ise her şey ile tam bir merkeziyetçi dünya. Yönetenler, yönetilenler, yasalar, zenginler, yoksullar, basın, isyancılar, polis, gösteriş. Kısacası paranın ve hükmetme arzusunun getirdiği her şey var. Var olan her şey güzel, gösterişli, rahat ama sadece zenginler için.

Çeviri ve zorluk seviyesine gelecek olursak; bendeki çeviri Metis yayınlarının Levent MOLLAMUSTAFAOĞLU çevirisiydi. Birkaç yazım hatası dışında çevirmen ve yayınevi güzel iş çıkarmış. Özellikle çevirmeni tebrik etmek istiyorum. Böyle zor bir eser için gayet başarılıydı.
Zorluk seviyesi açısından aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Eser felsefesinin ağır olması, betimlenen yerlerin zihinde canlandırılmasının zor olması, baş karakterinin fizik profesörü olması sebebiyle teknik terim ve anlatıların olması (çok sık değil eserin yüzde onu, anlaşılmasa da eserin ruhuna zarar vermiyor) ve yazı puntosunun küçük olması sebebiyle baya bir zorluyor. Ama emin olun okuduğunuza değiyor. Eserden öğrenilecek çok şeyimiz var. Özellikle anarşizm düzeninin ne olduğunu nesnel olarak öğretiyor. Yazar olumlu yönlerini anlattığı gibi, olumsuz yönlerini de çok güzel işlemiş.

Herkese keyifli okumalar dilerim.
348 syf.
·5 günde
Mülkünüz mü olmasını istersiniz yoksa özgür olmak mı? Bu soruya teorikte hemen hemen herkes aynı cevabı verecektir ama pratikte öyle mi?

Ben her koşulda özgürlüğü seçerim. Ama toplumların olduğu yerde-hangi sistemle yönetilirse yönetilsin- tam bir özgürlükten bahsedebilir miyiz?
Sanırım bu konuda ben de Pessoa gibi düşünüyorum. İnsan yoğunluğunun olduğu bir yerde tatmin edici bir özgürlükten bahsedemeyiz. İnsanın kendi iradesiyle başkalarının etkisi altında kalmadan karar verebilmesi için yalnız olması gerekmektedir.

Mülkün olmadığı ama özgürlüğün olduğu ütopik bir dünya yaratmış yazar kitabında. Dolayısıyla aile, eş, sabit iş gibi insanı bağlayıcı ve özgürlüğünü engelleyici kavramlar da yok. Hatta çocuğunuz bile size ait değil. Öyle ki dillerinde iyelik zamiri bile yok. Kitapta şöyle tanımlıyor ordaki insanları yazar: "Hiçbir şeye sahip olmayan ve her şeye sahip olan bu insanlar" Kendilerine ait hiçbir seyleri yok ve yoksulluk içinde dahi olsa özgürce yaşamaya çalışan bir topluluk. Kadın ve erkek eşitliğinin olduğu, hatta özgürce cinsel ilişkilerin olduğu bir ütopya.

İşte böyle bir yerden kalkıp kapitalizmin baskın olduğu dünyaya gelen bir bilim adamı... Mülkiyetin önemli olduğu, kadınların hiçbir işte çalışmadığı, kocalarının soyisimlerini aldığı, erkeğin, gücün ve zenginliğin ön planda olduğu bir dünyaya geliyor. Başta afallıyor tabii ki. Sonra her iki dünyayı da sorgulamaya başlıyor. Ve aslında her iki sistemdeki çelişkileri de böylece görmeye başlıyoruz.
 
Bu sorgulamalar sayesinde anlıyoruz ki; bir ütopya bile içine ideolojiler karışınca distopyaya dönüşüyor. Düzensiz bir sistemde dahi düzenden ve kısıtlamalardan kurtulamıyoruz. Aslında ideal denilen bir şey de yok, nasıl ki insanın ve toplumun olduğu yerde özgürlük kısıtlanıyorsa ideale ulaşmak da imkansızlaşıyor.
Çünkü biz insanoğlu hiçbir şeyden tatmin olamıyoruz. Öyle ki Marsta hayat bulup yaşamaya gitsek, bir gözümüz Jüpiter'de diğer gözümüz Venüs'te olur; aklımız da terk ettiğimiz Dünya'da kalır.

Yani nerden tutarsak tutalım, nerden bakarsak bakalım, yok umut. Umut yok... Umut; sadece bizi oyalayan, insanlığı deneme tahtasına çeviren, işine geldiğinde ağzımıza balık verip balık tutmayı öğretmeyen bir olgu olmaktan öteye gidemeyecektir.
348 syf.
·Beğendi·10/10
Bilim kurgu ile politikanın birleşmesinden ortaya çıkan en başarılı kitaplardan biridir Mülksüzler. Klasik Ursula K. Le Guin kitaplarında olduğu gibi yine iki dünya yaratılmış ve mülk kavramı ile mülksüzlük kavramı ince ince işlenmiş içerisinde.

Yazarın bir kadın olduğunu düşünürsek, kitabın bir kadının elinden çıkmış olması ve dolayısıyla kadının ideolojik duruşunun bu kitaba yansıması da çok güzeldir. Yazar, iktidar ve ideal kavramı konusunda düşünmeye zorlamış ve her iki alternatifi de sunarak herhangi bir dünyayı övme / yerme hatasına düşmemiştir.. Yani, basit bir şekilde, bilinçsizce, anarşistlik veya solculuk gibi ideolojik düşünceleri yayma amacı gütmemiş. En hoşuma giden kısmı da bu oldu zaten.

Kitabın adından da anlaşılacağı üzere, yazar mülkiyetten yola çıkarak iki farklı dünyayı anlatır. Biri Anarres ( anarşiden yola çıkılmış) diğeri ise Urras ( ussr ve usa'den yola çıkılmış). Bir tarafta özgürlükleri uğruna, ülkelerini terk ederek anarşist bir düzen kuran insanlar; diğer tarafta kapitalist düzenin esiri olmuş ancak bunun farkında olmayan insanlar...

Okurken ideolojik olarak duruşunuz veya düşünceniz ne olursa olsun iki dünyayı da sevemiyorsunuz. Bu sebeple distopyanın en nadide örneklerinden olduğunu düşünüyorum. Kitaptaki betimlemelerin de oldukça başarılı olduğunu da eklemekte fayda var.

Distopya sevenlerin mutlaka okuması gereken, distopya okumak isteyenlerin ise ilk sıralarda okuması gereken kitaplardan biridir.
335 syf.
·3 günde·Puan vermedi
“Bir duvar vardı.” Böyle başlıyor roman. Kendi kendimize ördüğümüz duvarlar, kendimize söylediğimiz yalanlar.

‘Bütün duvarlar gibi iki anlamlı, iki yüzlüydü. Neyin içeride, neyin dışarıda olduğu duvarın hangi yanından baktığınıza bağlıydı.’

İki dünya. Annares ve Urras.

‘Bizim dünyamız onların Ay'ı, bizim Ay'ımız onların dünyası’

Ne taraftan baktığımıza bağlı.

Annares anarşizmi, Urras ise arşizmi temsil ediyor. Annares'te Pravca, Urras'ta İo'ca konuşuluyor. Her açıdan bambaşka iki dünya.

Annares Odo felsefesiyle yaşayan bir topluluktan oluşuyor. Nedir bu felsefe?

“Sahip olmak yanlıştır, paylaşmak doğrudur.”

“Bütün olmak parça olmaktır
Gerçek yolculuk geri dönüştür”

“Aşırılık dışkıdır.” diye yazıyordu Odo Analoji'de.

“ ‘Bir hırsız yaratmak için, bir sahip yaratın; suç yaratmak istiyorsanız, yasalar koyun.’ Toplumsal Organizma.”

Ve dahası...

Peki kim bu Odo?

‘Odo bir yabancı, bir sürgündü.’ Urras'ta doğmuş bir düşünür. Odo'nun bir kadın olması ayrıca dikkate değer. Kitabın üzerinde durduğu konulardan biri de kadın-erkek eşitliği. Tabi ki bu Urras'ın konusu.

“Siz Odocular kadınların bilimle uğraşmasına izin veriyor musunuz?”

“Sizin işinizde kadınların sizinle eşit olduğunu iddia edemezsiniz değil mi? Fizikte, matematikte, zekâda? Kendinizi sürekli onların düzeyine indirdiğinizi iddia edemezsiniz!”

!!!


Annares ‘mülk sahibi olmayan’larla Urras ise ‘mülk sahibi olanlar’la kısaca ‘sahipler’le dolu bir dünya.
Annares ve Urras üzerine söylenecek çok şey var ama okurken daha çok ilgimizi çeken dünya Annares. (Çünkü biz de Urras'lıyız.) Bir ütopya diyemesek de oraya anarşizmin hüküm sürdüğü bir yerde dilden yönetim işleyişine yaşam şekline kadar her şey çok farklı ve dikkat çekici.

Annares'te en çok ilgimi çeken şeylerden birisi yer isimleri mesela: Toz, Yalnız, Ençok, Barış ve Bolluk. Özellikle Toz üzerine uzun uzun düşündüm.


Ve kahramanımız fizikçi Shevek. Mükemmel değil, yalnız, içe kapanık, sorunlu, sorularla dolu. Zaman fiziğiyle, ardışıklık ve eşzamanlılık kuramıyla ilgileniyor ve genel zaman kuramını oluşturmaya çalışıyor. Bunun için de çareyi kendi dünyasından çıkıp eski dünyaya, Urras’a gitmekte buluyor çünkü Annares Shevek'in hayallerine pek de sıcak bakmıyor. Shevek duvarları yıkmak gerektiğine inanıyor. Yıkabilecek mi peki?

- Duvarlar yıkıldı.
- Duvarların arkasında başka duvarlar var, dedi Bedap.

Bu konuşma geçiyor Bedap'la aralarında Urras’a gitmeden önce. Duvarlar hep olacak ve mücadele hep devam edecek.


Çok etkileyici diyaloglar var romanda. Uzun uzun düşünmenizi, yeniden sorular sormanızı isteyen. Annares'te Shevek ve arkadaşlarının ‘acı’ kavramı üzerine konuşmaları (#33242659) ve Urras’ta bilim adamlarıyla ‘zaman fiziği’ üzerine tartışmaları, ve Shevek’in devrimci konuşması benim için bunların başında geliyor.


Beni etkileyen bir diğer konu ise Takver ve Shevek arasındaki büyülü aşk. Arka planda ama bu onu daha da anlamlı kılıyor belki de.

“Çok uzun bir yoldan, diye düşündü Takver, birbirimize geldik. Her zaman bunu yaptık. Büyük uzaklıkları, yılları, rastlantı uçurumlarını aşarak. Bu kadar uzaktan geldiği için artık bizi kimse ayıramaz. Hiçbir şey, hiçbir uzaklık, hiçbir zaman aralığı zaten aramızda olan uzaklığı, cinsiyetlerimizin uzaklığını, varlıklarımızın, akıllarımızın farklılığını aşamaz; bir bakışla, bir dokunuşla, dünyadaki en kolay şeyle, bir sözcükle üzerinde bir köprü kuruverdiğimiz o boşluğu, o uçurumu. Ne kadar uzak olduğuna bak, her zaman ne kadar uzak olduğuna. Ama geri dönüyor, geri dönüyor, geri dönüyor...”

Shevek çıktığı yolculukta, Urras'ta sorularla dolu aklını yeni sorularla dolduruyor. Bazen tüm bildiklerini ve sorularını yitiriyor Urras'ta, kayboluyor.

Annares'te onun yeniden sorgulamasını sağlayan arkadaşı Bedap gibi Urras'ta da ona ne için orada olduğunu hatırlatan kişiler çıkıyor karşısına. Hatırlıyor ve artık susmayıp konuşmaya karar veriyor.

“Bizi bir araya getiren şey, acı çekmemiz.”

“Sahip olduğunuz tek şey ne olduğunuz ve ne verdiğinizdir.”

“Özgürlüğümüz dışında hiçbir şeyimiz yok.”

“Biz paylaşırız, sahip olmayız.”

“Vermediğiniz şeyi alamazsınız, kendinizi vermeniz gerekir. Devrim'i yapamazsınız, devrim olabilirsiniz ancak. Devrim ya ruhunuzdadır, ya da hiçbir yerde değildir.”

Bu konuşmadan sonra başlıyor geri dönüş yolculuğu. Çünkü Odocu felsefeye göre ‘Gerçek yolculuk geri dönüştür.’

‘Özgürlük hiçbir zaman çok güvenli değildir. Kendinizi yalnız hissedeceksiniz.’

Shevek duvarları ona inanmayanlarla mücadele ederek, bütün yalnızlığına rağmen bedeller ödeyip kendini özgür kılarak, çıktığı o yolculuktan yeni bir Shevek olarak geri dönüş yaparak yıktı aslında.


Ursula K. Le Guin bu iki dünyayı (Anarres ve Urras ) ayrıştırıp, birini alçaltıp diğerini yüceltmiyor. Her ikisi üzerinde de düşünmemizi ve sorgulamamızı, her şeyi yeniden anlamlandırmamızı sağlıyor ve bunu inanılmaz bir zekayla yapıyor, kendine hayran bırakarak. Ursula K. Le Guin başlı başına başka bir kitap konusu olabilir.


Bir de kitabı okurken muhakkak hatırlayacağımız başka kitaplar var: Orwell, 1984, Huxley, Cesur Yeni Dünya ( Vahşi'yi hatırladım Shevek'in Urras macerasında), henüz okumadığım Zamyatin, Biz.

Romana dönersek:

Annares’e ‘her zaman olduğu gibi, elleri bomboş’ dönen Shevek bize ne çok şey anlatıyor. Hiçbir şeyi olmayan, sahip olmayan, mülksüz olan. Özgür olan...

Ruhumuza “ellerimiz bomboş” bir geri dönüş yolculuğu yapmalıyız belki de.
348 syf.
~SpoiTime~

Birbirinin uydusu olan iki ayrı gezegen.Ve her iki gezegene göre o diğerinin uydusu.
Urras zengin yerimiz,Anarres gezegenimiz ise mülksüzlere adını veren anarşizm ile yönetilen yer.Bol kurak toprakları olan Urrasın tam tersi bir çöl.

Bir düzen düşünün ve bunun içinde yaşanmış olan bir başkaldırı.Urras gezgininde yaşayan anarşist bir topluluk olan Odocular Odo denilen bir öncü ile isyan eder ve başka bir gezegende kendi ideolojilerini yaşamaya başlar peki bu ideoloji nasil ve arasındaki farklar ne?
Şöyle ki Urras denilen yerde kadın-erkek ilişkilerinde kadına pek iş verilmez erkekler bu işleri devralır kadınlar süslenir güzel kokular sürerek lüks bir hayat yaşarlar. Tabi erkeklerde öyle ama sorumluluk daha fazladır.Peki bizim mülksüzlerimiz (Anarres) ise kadın-erkek eşittir herkes işleri yapmak zorundadır çöp toplama şu bu her iş ortak yapılır ve kimse yaptığı işten gocunmaz herkes kardeştir isteyen istediği kişi ile birlikte olur evet bir düzensizlik var Çünkü onlar sahiplenmenin en büyük duzensizlik olduğunu düşünüyorlar ve Urrasta her şeyin bir sahibi vardır.

Gel gelelim hikayemize hikaye bir anarresten bir urrastan kesitle devam eder
Ana karakterimiz Shevek Anarresli bir fizikçi. Çalışmalarındaki göremediği ilgiyi Urrasta bulacağını sanır ve Odonun oluşturduğu 200 yıllık düzende bir çatlaklık olduğunu düşünür.Bunun için arkasında 2 çocuğunu ve çok sevdiği eşini bırakır ve Urrasa gider.Ama orada da isteği şeyleri bulamaz ve asıl değerli olan ailesine kavuşmak için son gücüyle gezegene dönmeye çalışır.

Kitabın bilinen sözü "Vermediğiniz şeyi alamazsınız, kendinizi vermeniz gerekir. Devrim’i satın alamazsınız. Devrim’i yapamazsınız. Devrim olabilirsiniz ancak."

Asıl mesajın burada olduğu vurgulanıyor. Genelde Le quinin oluşturduğu dünya ve bunun dobralığı benim ona olan sempatimi arttırmaya başladı.Umarım sizde begenirsiniz iyi okumalar.
348 syf.
·9 günde·Beğendi·9/10
Uzun zamandır okumayı düşündüğüm fakat bir türlü kısmet olmayan lakin arkadaşların yapmış olduğu etkinlik sayesinde öne çekilerek tahminimden daha erken okuduğum bir kitap oldu Mülksüzler. Gerçekten adından söz edildiği gibi okurken insanı alt üst eden bir kitap. Yazarın dili ve anlatımı çok akıcı lakin içerik oldukça ağır. Bazen dönüp dönüp okuduğum cümleler, paragraflar, sayfalar oldu. Anlaşırlığının sağlanabilmesi için; sakın kafayla, sindire sindire okunması gereken bir kitap.
335 syf.
·5 günde·Beğendi·9/10
Pek bilim kurgu okuyamadım bu zamana kadar ama son zamanlarda bu türde de kitaplar okumaya başladım. Aklımın hep bir ucunda son zamanlarda çok övülen bir bayan yazar vardı. Ursula K. Le Guin. Bu yazarla ilgili Yerdeniz serisi ve Mülksüzler başı çekmekteydi aklımda ve Mülksüzler okumaya karar verdim.

Bu kararı vermemde 1000Kitap sakinleri ve etkinlik planlamama yardımcı olan, benimle birlikte okuyan tüm arkadaşlara teşekkür ederim.

Evet ne bu Mülksüzler ? Ama durun önce yazarın dili çok güzel bunu belirtelim. Betimlemeler, benzetmeler cümleler harika. Çeviren Levent Mollamustafaoğlu’na teşekkürler gayet akıcı bir şekilde çevirmiş. 328 sayfalık bir eser ve Metis Yayınları basmış kitabı. Elimdeki baskı da 12.Baskı ve tür olarak Bilim Kurgu denilse de alt başlık ütopya-distopya da denilebilir. 1984, Cesur Yeni Dünya benzeri bir eser.

Kitabın konusuna gelirsek; aslında bir çok konuyu içinde barındırıyor ama genel anlam taşıyan bölümü Sosyalizm – Kominizm farklarını bir çok altı çizilecek konu ve cümlelerle anlatmış yazar. Kitap öylesine bilgi dolu ve okunması zor ki gerçekten zorlanacağınızı düşünüyorum. Genel kanı da bu yönde. Uzay ve Dünya’yı kıyaslarmış gibi düşünün başta bu kitabı ya da Türkiye gibi düşünelim. Ülkenin temel taşları besin, enerji, hayvancılık gibi kısmı gibi hammadde bölümü nerede ? Doğuda, kuzeyde gibi. Ama tek başına bir İstanbul fabrikaları olan, çok iyi yönetilen ve modernleşmiş bir kent sizce hammaddesi olmadan, enerjisi olmadan bir İstanbul olabilir mi ? Bir fabrika olabilir mi ? Bunu işlemiş. Ortadoğu ve Amerika olarak aslında direk bir örnek verilebilir bu romana.

Anarres ve Urras olarak bir duvarla ikiye ayrılmış bir dünya var. Bir tarafta çok doğru bir sistem, ırk ve cinsiyet ayrımı olmayan ( bu konuda çok bariz kadın – erkek eşitliğini işlemiş ) toplumsal yaşama saygılı olan, üniversiteleri ve ilerlemeye dönük yani kısacası örnekleri çok ama çok çağdaş ama baskıcı bir bölüm yani Urras var. Diğer tarafta ise tam zıttı olan cahil, meraksız ama doğal ve özgür bir yer var.

Bu iki ülke birbirine çok zıt. Duvarın asla aşılmaması gerektiğini düşünüyorlar. Ama bir bilim adamı kendini ilerlemek için Anarres den çıkıp Urras’a gidiyor. Burada çok iyi ağırlanıyor. Devşirme bir bilim adamı oluyor. Sonrasında ilişkiler yaşıyor falan vesaire fazla spoiler vermemek adına aradaki bu duvarın olmaması gerektiğini söylüyor. Anarres olmadan Urres, Urres olmadan Anarres olmaz gibi bir sonuca varıyorlar ama gelin bakalım ki romanın ucu açık. Yazar sonucu bize bırakmış bu açıdan beğendim.

İçerdiği diğer konulara gelirsek; kısa kısa başlıklar halinde söz edeyim:
- Din ve kurallar, cinsellik, ayrımcılık, tarihi öğrenmek, yasaklar, özgürlük , devrimcilik, sendikacılık, sansür ve gazeticilik, ülke yönetimi ve sistemi, sınıf farkı ve korkusu gibi konuları bolca felsefeyle bize düşündürmeyi sağlamış.

Ülkenin toplumsal kurallarına yönelik genel bilgileri bu kitapta bulabilirsiniz. Nasıl bir toplum olunmalı sorusuna göre yazılmış bir kitap bence. Oldukça yoğun ve düşündürücü, doğruyu bulmaya yönelik. Örneklerle direk mesaj verilerek anlatılmış. Günümüz dünyasına çok benzer bir eser olmuş. Tek bir eleştirim var aynı konuyu bazı yerlerde çok fazla uzun uzadıya anlatıp tekrara düşmesi benim açımdan 1 puanlık bir eksiklik yarattı. Diğer tüm yönleriyle mükemmel bir eser.

Sorgulayan, öğrenen ve doğruyu bulmak isteyen herkese tavsiye ederim. Nasıl bir ülkede, toplumda yaşamalıyız ? Nasıl bir DÜNYA’da yaşamalıyız ?

"Farklılıklar bizim kazanımımızdır."
348 syf.
·14 günde·9/10
1974 yılında Urras nasıl bir yerdi? A-İo ülkesi, Thu ülkesi, Benbili ülkesi neyi temsil ediyordu? Ursula K. LeGuin’in “Mülksüzler”ini anlamamız için, 1. Dünya savaşı sonrasından, 1968 gençliğine uzanan gelişmeleri kısaca bir gözden geçirmemiz gerekiyor.

1. Paylaşım savaşı olarak da görülebilecek Birinci Dünya Savaşı, dünya üzerindeki büyük imparatorluklara son verdi. Yeni düzenle, İktidar sistemlerinde soy kökenlilik anlamını yitirdi ve sınıf kökenliliği öne çıkmaya başladı. Böylece sermayenin rejimi olan kapitalizm ile emekçi sınıfın rejimi olan sosyalizm iki başat aktör olarak dünya sahnesinde tam olarak yerini aldı. Ancak 20. Yüzyılın başı itibari ile kapitalizmin en az 100 yıllık tecrübesi varken, sosyalizm yeni emeklemeye başlamış bir sistemdi. 20. Yüzyılın tamamı dünya açısından bu iki sistemin rekabeti ve kavgası ile geçti.

Kapitalizm, yüzyılın ikinci çeyreğinin başında, 1929 yılında dünya tarihindeki en büyük ekonomik krizi yaşadı. Büyük buhran o kadar etkili oldu ki, Avrupa başta olmak üzere kapitalist ülkelerin birçoğunun başında diktatörler türemeye başladı. Almanya’da Hitler, İtalya’da Musolini, İspanya’da Franco, Portekiz’de Salazar uzun süreli faşist diktatörlüklere dönüştü. Bunda kapitalizmin girdiği ekonomik bunalım kadar, kapitalizm içindeki paylaşım dengesizliğinin de etkisi vardı. Tüm bu gelişmeler ikinci dünya savaşının yolunu döşedi. İkinci Dünya Savaşının sonuna kadar, sosyalizm ve en önde gözüken reel uygulaması Rusya dünya sahnesinde yeterince etkisini gösterememişti. En büyük yansıması, Amerika ve Avrupa aydınları ve entelijansiyası üzerindeki romantik etkisi oldu.

İkinci Dünya Savaşı, faşist diktatörlüklerin yenilgisi ile sonuçlansa da, gerçek sonucunun sosyalizmin bir devlet gücü ile dünya sahnesine çıkması olduğunu söylemek mümkün. Gerçek anlamda iki kutuplu bir dünya oluştu ve iki kutup arasındaki esas rekabet, dünya üzerindeki bölgeler hâkimiyeti ve silah yarışı şeklinde kendisini gösterdi. Silahlanmanın simgesi ise ikinci dünya savaşını bitiren nükleer bombalar oldu. Dünya 30 yıl içinde nükleer bombalar ve füzelerle doldu. Kapitalizm ve sosyalizm arasındaki rekabet ise sınıf rekabetinden çıkıp, bölgesel hakimiyet yarışına dönüştü. Bunun en büyük yansıması ise, üçüncü dünya ülkelerinde yaşanan direnişçi gruplarla, ülkenin diktatörleri arasında yaşanan çatışmalardı. Kapitalist sistem, üçüncü dünya ülkelerinde diktatörleri desteklerken, sosyalist sistem direnişçi grupları destekliyordu. Zaman zaman yaşanan devrimlerde ise tablo tersine dönüyor ve sosyalist otoriter yapılarla, kapitalist cephe tarafından desteklenen militer güçler çatışıyordu.

Kapitalizmin yüzündeki sevimli boyalar, 1929 buhranından itibaren iyiden iyiye dökülmeye başlamıştı, ancak sosyalizmin sempatisini esas kaybettiren, Avrupa’nın doğusunda kurduğu “Demirperde Sistemi” oldu. Bu sistemi tescilleyen hareket ise 1968 yılındaki Prag Baharı’nın Sovyet tankları ise sonlandırılmasıydı. Sosyalizm, bu gelişme ile Amerika ve Avrupa’daki gençler, aydınlar ve entelijansiya üzerindeki sempatisini ve desteğini de kaybetmeye başladı.

Tüm bu gelişmeler, özellikle 1960’ların başlarından itibaren Amerika ve Avrupa’da gençler üzerinde yeni bir akımın oluşmasına neden oldu. Tüm gerçekliği güç ve para olan kapitalist sistem ile, giderek gücün diğer kutbunu oluşturan sosyalizm arasında sıkışan yeni genç akım üçüncü bir seçeneği yaratmanın yollarını döşemeye başladı. Bu üçüncü yolun köşe başları ise otorite karşıtlığı, silahsızlanma, çevrecilik, cinsel devrim, kastlaşmış toplum yapısı ve kalıplaşmış insan üretmeye odaklı sistem mekanizmalarının yıkılması oldu. Bu kuşağa, farklı süreçler içinde farklı isimler verildi; Beat kuşağı çocukları, çiçek çocuklar ve 68 kuşağı.

Biraz uzun bir giriş olmakla beraber, “Mülksüzler”in bu kuşağın edebiyata yansımış hali olduğunu söylemek mümkün. Her ne kadar bir bilim-kurgu kitabı gibi gözükse de, “Mülksüzler” ayakları fazlası ile dünyaya basan bir roman.

Her ne kadar romanda Arz olarak anlatılan bizim dünyamız, romanın geçtiği Urras ve Anarres gezegenlerine 11 ışık yılı uzakta olsa da, aslında Urras dünyamızın kısa bir özeti durumunda, özellikle de 20. Yüzyılın ikinci yarısının.

Ursula K. LeGuin’in esas peşinde koştuğu şey ise üçüncü seçenek. İşte bu üçüncü seçeneği Anarres’te yaratmaya çalışmış. 170 yıl önce mülkiyetçi ve otoriter iki cepheye ayrılmış Urras’tan ayrılan Odocu bir grup, Anarres gezegeninin uydusu ya da ikizi olan başka bir gezegeni kendilerini mesken edinmiş ve anarşist bir topluluk kurmaya çalışmışlar. Romanın kahramanı Shevek, işte bu toplumun içinde yetişen bir fizikçi ve hikaye onun, 170 yıldır aralarında mal ticareti dışında bir temas olmayan iki gezegen arasındaki geçişini anlatıyor.

Ursula K. Leguin’in bu eserini benzersiz ve özel kılan şey, üçüncü bir seçenek yaratmaya çalışırken kolaycılığa kaçmaması. Mülkiyet ve otoriteden kaçınan bir toplumun huzur ve refaha kavuşmasının kolay olmayacağını da göstermeye çalışması. Anarres, Urras’a göre oldukça kurak, çorak, verimsiz bir coğrafyaya sahip. Yağmurların ve su kaynaklarının yetersiz olması kadar, kendine ait bir doğal ekolojisi olmayan, bitki ve hayvan çeşitliliği barındırmayan bir yer. Ama buna karşın Odocu topluluk, topluluğun temel felsefesi olan dayanışma, fedakârlık ve cefakarlık ile ayakta kalmaya çalışıyor. Shevek’in Urras’a yaptığı ziyarette gözlemlediğimiz üzere, Urras, bizim dünyamızla benzer özelliklere sahip. Doğal kaynakları ve tabiatı ile bir cennet. Ama cennette yaşayanlar orayı cehenneme çevirmeye çalışırken, cehenneme yaşayanlar cenneti inşa etmeye çalışıyorlar.

Anarşizmin, kökleri toplumda oldukça derinlere uzanan mülkiyetçi ve otoriter düzenlere karşı nasıl bir sistem kurabileceğinin cevaplarını üretmeye çalışmış Ursula K. Leguin. Bence bunda da başarılı olmuş ama bu başarının gezegenlerinden hiçbir şey almadan uzaklaşan bir grup tarafından sağlandığını da unutmamak gerekir. Hikayede, Urras’ta kalan Odocuların hala iki cephe arasında sıkışıp kaldıklarını kolaylıkla gözlemleyebiliyoruz.

Romanın zihnimde yarattığı birçok soru oldu ama en önemlisi bence şuydu; Shevek neden sınıfsız ama otoriter, bürokratik Thun ülkesine değil de, mülkiyetçi A-İo ülkesine gitti? Neden Urras’ı oradan tanımaya başladı. Romanda, bir fizikçi olarak, A-İo’lu fizikçilerle bir süredir temas halinde olduğunu görüyoruz. Ama kendi dünyamızla paralellik kurarsak Sovyet düzeninin yansıması olan Thun ülkesinde de önemli fizikçilerin olması ve Shevek’in onlarla da temas halinde olması gerekirdi. Dolayısı ile Urras’a gitmeyi tercih ederken rotasını Thun’a da çevirebilirdi. Büyük olasılıkla bu sorunun cevabı, Ursula K. LeGuin’in, romanı yazarken, kendisi hangi coğrafyada yer alıyorsa, ana karakterini de o coğrafyalarda gezdirmesi gerektiğine karar vermesindedir. Ursula K. LeGuin bir üçüncü seçenek arayışcısı ama bu arayışı mülkiyetçi bir coğrafyada yapıyor. Üçüncü seçeneği yaratmayı başarmış toplumun temsilcisi olan ana karakterini, Urras’a geleceği zaman kendi coğrafyalarına taşımanın daha doğru bir tercih olacağına karar vermiş olmalı.

“Mülksüzler” dünyanın önemli bir döneminde, önemli bir kavşak noktası. Zamanın getirdiklerinin, bu kavşak noktasının önerdikleri ile kesişmemesi, o önerileri önemsiz kılmaz. Bugün dünya iki kutuplu değil ama mülkiyetçi ve otoriter özelliğinden hiçbir şey kaybetmedi. Günün birinde insan zihninde yeni arayışlar filizlenecek ve eminim ki “Mülksüzler” o filizlenen fikirlerin ilk gübresi olacak.
348 syf.
·2 günde·Beğendi·9/10
Bilinçli Okumaların Sentezi: 2

Bu kitaba inceleme yazarken bu türdeki incelemelerime ekleyeceğim hayatta aklıma gelmezdi!
1. incelememde de anlattığım gibi roman-anı vb. basit türden kitaplar yerine felsefe,sosyoloji,psikoloji gibi ağır ve dolu dolu bilgi içeren konular için yazdığım incelemeleri bu isimleri yazacaktım. Peki sorun bakalım; roman diye adlandırılan bir kitabı ben, neden Bilinçli Okumaların Sentezi'ne koydum?

Neyse şu deli dolu incelememize geçelim bence :D

Öncelikle bana bir çeşit sponsor olan ve bu ay da bu kitabı hediye eden Zafer Beye teşekkür ederim :)

Mülksüzler denilince akla ne gelir? Şahsen benim aklıma hiçbir şey gelmedi ama "Mülk" hani şu bir şeye sahip olma durumu, mülk edinme'den Mülksüzler'miş :D

Ben cidden bunu kitap okurken anladım...
The Dispossessed kitabın orijinal ismidir. Ki kitabı da çok yükseltmemiz gereken nokta burada başlıyor.
Dostoyevsk'nin Ecinniler adlı kitabının İngilizcesi de The Possessed...
Ruhuna sahip olunanlar ya da içine cin girmişler gibi anlamlara gelen bu isme Ursula "Dis" eki getirerek kitabına isim yapar. Bu da bir çeşit "zıttı" demektir.

Kitabımızda iki farklı dünya vardır,birisi Anarres diğeri de Urras.
Anarres Anarşi'den türetilmiş bir kelime olup Urras'ta (USA ve USSR) dan türetilmiştir.

Kitabı efsane kılan nokta ise şudur; Ana karakterle beraber Anarres'ten Urras'a doğru yolculuğa başlarsınız.
Burada tuhaf olan ve sizin bütün olayları sorgulamanıza neden olan olay şudur.
Anarres'te her türlü otorite "anarşik" bir şekilde reddedilir. Herhangi bir devlet yoktur. Kendilerini "özgürlükçü" olarak tanımlarlar.

Urras ise Anarres'e gidenlerin geçmişidir aslında. Orada göç eden insanlar gidip Anarres'i kurar. Ama Urras Anarres'in zıttı gibidir. Devlet sistem yasalar vb. her türlü zıtlık vardır...

Bu noktada ise tekrardan söylemek istediğim şey şu, kitabı mükemmel kılan ve bu listeye de alan şey sorgulatmasıdır.
Anarres gerçekten de Ütopya olabilir mi?
Ve siz bunu yaşayarak öğrenirsiniz.

Örneğin 30. sayfada iki tane çocuğu izlersiniz, çocuklar küçük oldukları için "iyelik ekleri" kullanmaya çalışırlar. Ama onları hemen azarlarsınız.
Çünkü Mülkiyet kavramı yoktur siz Mülksüz'sünüzdür.

Benim diyemezsiniz, ya da benim ellerim acıdı yerine "eller acıdı" demelisiniz. Aynı olay 55. sayfada anlatılır.

30. ile 40. sayfalarda geçen olay ise insana farklı bir açıdan sorgulatma yaşatır. Küçük çocuklar yasalar polisler ve diğer şeylerin dünyalarında olmadığını bildiği için bir gün hapishane ne acaba diye kendi aralarında oynamaya başlarlar. Ve bu olay onlar için aşırı komiktir. Komik olan ise şudur, bizler, yani modern çağın insanları mitoloji ile dalga geçeriz değil mi?

Ne yani birisi elindeki mızrağı oynatıyor ve şimşek mi çakıyor?
Ya da bir boğa hareket ediyor da ondan mı deprem oluyor yeme bizi yaaaa :D

İşte aynı durumda onlar için vardır.

129. sayfada ise tuhaf bir olayla karşılaşırız. Kendisine tuzluk uzatılan ana karakterimiz teşekkür etmediği için azar işitir.
Şaşırdınız mı? Hayır, neden?
Çünkü teşekkür etmek doğaldır değil mi?
Kapıyı açtığımız zaman teşekkür edilmesi gibi ya da birisine yardım edince...

Peki ana karakterimiz ne der?
Onu bana hediye etseydin teşekkür ederdim ama benimle paylaştın ki sen...

Anarres'li olan karakterimizin dünyasında paylaşmak normaldir ve bunun için teşekkür edilmez.

Kitap için incelememi sonlandırmadan önce söylemem gereken birkaç şey daha var.
Öncelikle bu kitaba roman denilmesi bence yanlış olmuş. Felsefe derdim ben olsam. Her sayfasında hissederek, yaşayarak ve zıtlıkları görerek size bazı şeyleri sorgulatıyor ve düşünmenizi teşvik ediyor.

Bu açıdan ilk defa bir romanda bu seviyede bir doygunluğa ulaştım.

İkinci olarak da kitabın akış kısmı biraz karmaşık. Elime kağıt kalem almama rağmen bazı noktaları kaçırdım ve defalarca anlamak için tekrar ve tekrar okudum. Puan kırmamdaki neden de budur zaten.

Kitap hakkında yaptığım incelemeyi buraya kadar okuyabilenlere teşekkür ederim. Kitap hakkında fazla derine girmeden aldığım notlar eşliğinde yaptığım "Sentez"in sonuna geldik.

Kitabı en sevdiğim kitapların listesi olan "Derviş'in Kütüphanesi" adlı listeme ekleyeceğim.

Okumak isteyen herkese iyi okumalar dilerim.
348 syf.
·6 günde·Beğendi·Puan vermedi
Kitapla ilgili okuduğum yorumlarda sakin bir kafayla okunması tavsiye ediliyordu hep, bu gibi yazılar benim kitaba biraz ön yargıyla yaklaşmama sebep oldu. Fazlasıyla ağır bir kitap bekliyordum korkmama rağmen başlamaya karar verdim. Fakat hiç korktuğum gibi olmadı. Kitabın dili ağır değil ama anlatilanlar birazcık ağır olabilir lâkin kitap güzel kurgusu, dili sayesinde beni hiç sıkmadı. Kısacası gözünüz korkmasin güzel bir bilim kurgu kitabını zevkle okuyacağınızı düşünüyorum. Birazda içeriğinden bahsedeyim.
Anarres ve Urras olmak üzere 2 karşıt, apayrı dünyalar var. Bu dünyalar arasında birde kimsenin geçmediği, geçemediği bir duvar mevcut. Anarres' de yaşayanlar Urras'ı ay olarak görüyorlar, Urrastakiler de Anarres'i. Baş kahraman Shevek'te Anarres'te yaşayan bir bilim adamı. Büyük bir fizikçi. Anarres'de anarşist bir düzen var. Devlet yok, para yok, fazla mal mülk yok. Oldukça fakirler. Bunun yanında insanlar tamamen özgür. Kendilerini kısıtlayan vicdanlarını, dışlanma korkularını saymazsak... Urras ise bizim dünyamıza daha çok benziyor. Orda da kapitalist düzen hakim. Zenginlik, ihtişam, para her yerde. 
Shevek büyük çalışmaları sayesinde Urras'a davet edilir. Shevek'te paylaşma isteğiyle, iyi niyetlerle ve büyük bir merakla Urras'a gider.
Kitap iki bölümde anlatılıyor, ilk bölümde Shevek'in Anarres'te geçen çocukluğundan başlamak üzere bütün hayatina yer verilmiş. Diğer bölümde de tabi Urras macerasına eşlik ediyoruz okurken. Shevek ister istemez her an iki dünyayı kiyasliyor. Benim Anarresteki yaşam daha çok ilgimi çekti daha zevkle merakla okudum. Eğer böyle bir ülkede yaşasaydık bizim hayatımız nasıl olurdu diye düşünmeden edemedim. Ve ayrica Shevek bu farklı dünyalardaki yaşamında bizleri din, ahlak, özgürlük, devlet kavramı ve daha bir çok konuda da düşündürmeye itiyor.
Bazı cümleler tekrar tekrar okunmalı ve irdelenmeli. Kısacası öyle hemen okuyup geçilecek, basit bir roman değil bu kitap. Bilim kurgu severlere, bu tarz düşündüren,  sorgulatan kitapları okumaktan zevk alanlara kesinlikle tavsiye ediyorum. İyi okumalar. :)
348 syf.
·15 günde·Beğendi·10/10
Bir buçuk yıllık bir bekletme süresinden sonra bir solukta okuduğum bir kitap oldu. Öncelikli tavsiyem kitaba başlamadan önce mutlaka kitaba hazır olup olmadığınızı denetleyin çok dingin bir kafayla başlamanız kitabı anlama evresinde çok işinize yarıyacak aksi takdirde sıkılır bırakırsınız.

Le Guin şahane bir kadın öncelikle ,okurken kurgusuna fantastik ve felsefik zekasına hayran kaldığımı söylemeliyim. Kitap dünya ve dünya'yı terk edip ay'a yerleşen bir grup anarşist'in arasında geçen olayları konu edinmiş. Utopik , bir o kadar da esasen size çok tanıdık gelecek olayların akışında kitap bir solukta bitti. Ben çok beğendim mutlaka diğer kitaplarını da okumayı düşünüyorum.
Herkese şimdiden iyi okumalar dilerim.
348 syf.
·3 günde·Beğendi·8/10
Yazarın okuduğum ilk kitabıydı. Zaten bilim kurgu seven biri olarak okurken zorlandığımı söyleyemem. Çok azda olsa bazı yerleri yoğun olarak ağır işlenmişti. Genel itibariyle yazım dili güzeldi. Kitabı incelemeye başlıyorum.


Hikayemiz 2 farklı gezegende geçiyor. Bir tanesi Anarres öteki Urras’tır. Kitabın sonunda geçen, bu kelimelerin neden kullanıldığıyla ilgili ifadeleri aynen alıntılıyorum.


“İki dünyanın da adlandırılması bir dizi kelime ve ses oyunu içeriyor: Anarşist dünya "Anarres"in adı, bir yandan Anarşi'yi (Anarşi: başsızlık-Yunancada arche: baş, başat; ana- öntakısı ise olumsuz iyelik, -siz, -sız demek) çağrıştırırken, bir yandan da "şeyleri," mal ve mülkleri olmayan anlamına geliyor (Latince'de res: şey, nesne). Kapitalistlerin ve devletçilerin dünyası "Urras" ise, öncelikle ABD ve SSCB'nin harflerinden devşirilmiş (USA ve USSR). İlk iki harfi olan Ur- ise, Almancada ilk, kaynak, başlangıç anlamına gelen bir öntakı. Bu anlamda, Urras, Anarres'e giden göçmenlerin kaynağı, ikili gezegen sistemindeki hayatın başlangıç noktası, eski dünya.”


Anarres gezegeni yukarıda ifade edildiği gibi anarşinin olduğu, anarşistlerin yaşadığı bir gezegendir. Anarşizm nedir? Anarşizm tüm insan hiyerarşisini barındıran sistemleri reddeden düşünce biçimdir. Bu düşünceyi savunanlara da “anarşist” denir. “anarşist” deyince aklımıza vuran, kıran, yok eden kişiler gelecektir. Bunlar onlar gibi değil. Biraz daha farklılar. Onlar için başkan, bakan, başbakan, vali, muhtar, hükümet, yasa yok. Sadece insan var. Bu gezegene ilk gelen bu düşüncenin kurucusu olan Laia Odo’dur. Odo, Tau Ceti yıldız sisteminin Urras gezegeninin A-İo ülkesinde doğan bir düşünürdür. Odo ileride anlatacağım A-İo ülkesinde bulunan sistemin yaşanmaz, aşağılık, insan onuruna fazlasıyla aykırı olduğunu düşünen ve oradan ayrılıp Anarres gezegenine gelen kişidir. Bu gezegendeki düşünce herkes herkes için var düşüncesidir. Bu düşünceyi ilk olarak Aldous Huxley - Cesur yeni dünya kitabında okumuştum. Bu gezegende yaşananlarda biraz buna benziyor. Herkes çalışıyor. Herkes, gezegendeki besin değerleri o kadar iyi olmamakla beraber yine bu gezegeni yaşatmak için çalışıyor. Mülkiyetçilik yok. Sahiplenme adına en ufak bir düşünceleri yok. Ekmeklerini, yemeklerini, kaldıkları yerleri sonuna kadar paylaşıyorlar. Meslekler, okul yine var. Herkes mesleğine uygun işlerde çalışmayı istiyor, ona göre işler alıyor. Herkes herkes için var düşüncesi toplumsal bütünlüğü tamamıyla sağladığı için mesleklerini icra edenler layıkıyla görevlerini yerine getiriyor. Açlık varsa bununla beraber mücadele ediyor, art niyetli davranmıyorlar. Bazen bende böyle bir toplum nasıl olur diye düşünmüyor değilim. Kitabı okumadan önce herkesin mesleklerini yerine getirirken eşit bir şekilde yaşamasının mümkün olup olmadığını düşünürdüm. Örneğin bir makine mühendisi, marangozların işlerine yarayacak bir icat yapacak. Marangozda o mühendisin yaptığı icadı kullanacak. Doktor, hastaları tedavi ederken bilgisayar mühendisin yazdığı programı içerisinde barındıran aletler kullanacak. Aynı mühendis doktora tedavi olmak için gelecek. Öğretmenler çocukları yetiştirecek. Çocukları yetiştirirken sınıfları temizleyecek hademeler olacak. O çocukların arasında o hademelerin çocukları da yer alacak. Herkes herkesin faydası için çalışırken meslek ayırt etmeksizin aynı ürünlerden faydalanacak, sahiplenme olmayacak, isimlerin önündeki unvanlar bir fark, bir farklılık yaratmayacak. Bireyler önce kendini yetiştirecek, sonra toplumu kalkındıracak. Para, mülk edinme asla olmayacak. Sadece insana değer verilecek. Bu gerçekten ütopiktir. Yapılabilir mi? Bilemiyorum. Bu kitapta bir bunun bir örneğini gördüm. Kitaba dönüyorum Gezegenin besinleri azken, imkanlar kısıtlıyken neden aralarında bir var oluş, yaşamını devam ettirme kavgası çıkmıyor? Neden fiziksel kuvvetleri daha fazla olanlar zayıfları ezmiyor? Neden yemeklerini, kaldıkları yerleri onlardan almıyor? Çünkü bu Odo düşüncesi mükemmele yakın işliyor. İnsana değer veriyorlar. Yine ufak tefek problemler çıkaranlar oluyor ancak yine uygulandığında gayet işleyen bir sistem bu.


Peki Urras gezegenindeki A-İo ülkesi nasıl bir yer?
A-İo ülkesi de tamamen bizim yaşadığımız dünyaya benziyor. Kapitalizm, mülkiyetçilik hakimdir. Zenginle, fakir arasında uçurum var. Zenginler rüya gibi hayatlar yaşarken fakirler acılar içerisinde yaşıyor. Anarşistlerin yaşadığı yerin tam aksini yaşıyorlar. Zenginler fakirleri maaş karşılığı çalıştırırken onların emeğini sömürüyor, zenginler daha çok zenginleşiyor. Fakirler aynı oranda emek harcamalarına rağmen asla hayatları düzelmiyor. Hayat şartları giderek daha da kötüleşiyor. Günümüzde de fakirlerin omuzlarına ağır vergiler yüklenirken, zaten gittikçe daha çok zenginleşen zenginler vergi rekortmenlikleriyle övünüyorlar. Bu ülkede çok farklı değil. İşin garip tarafı günlük işleri, orta sınıf işleri yerine getiren insanların hiçbirini (zenginlerin bulunduğu evlerde çalışanlar hariç ) zenginlerin bulunduğu yerlerde göremiyorsunuz. Örneğin fabrika işlileri, çöpçüler ortalıkta asla görünmüyorlar. Ülkenin başka bir yerinde yaşıyorlar. Aynı Brezilya ülkesinin Sao Paulo şehrinde yer alan Paradiso ( cennet ) bölgesine benziyor. Zengin ve fakirler bir tane duvar ile ayrılmışlar. Merak edenler bu linkten oraya ait fotoğraflara, benzer ülkelere bakabilir. Kitapta direk böyle geçmiyor ama buna benziyor.

https://www.sozcu.com.tr/...074/9/?_szc_galeri=1

Dışarıdan A-İo ülkesine gelen biri aa ne güzel herkes zengin, herkes refah içerisinde yaşıyor diye düşünür. Kitapta özetle bu ülkelerden, neredeyse 2 zıt düşünce yapısından bahsediyor. Kitabın asıl kahramanı olan Shevek’e değinmedim. Bunu bilinçli olarak yapmadım. Shevek, Anarres’te yaşayan dahi bir fizikçidir. Bilim adamı olarak Anarres’te hizmet vermeye çalışmaktadır. Bir sebepten dolayı Anarres’ten Urras’a fizik çalışmalarını daha iyi şartlarda yerine getirmek için gidiyor. Şimdiye kadar Anarşist olarak yaşayan Shevek, daha önce Odo’nun yani onların kurucularının terk ettiği Urras gezegenine uyum sağlayabilecek midir? Kendi gezegeninde herkes herkes için yaşarken, buradaki mülkiyetçilerin, kapitalistlerin yer aldığı sisteme alışabilecek midir? Burada incelememi noktalıyorum. Uzun yazmama rağmen sabırla sonuna kadar okuyanlara teşekkür ederim :)
Düşünceler baskı altına alarak yok edilemez. Onlar ancak dikkate alınmayarak yok edilebilir.
Ursula K. Le Guin
Sayfa 144 - Metis Yayınları, Çeviri Levent MOLLAMUSTAFAOĞLU
• "Eğer bir şeyi bütün olarak görebilirsen, " dedi,
"hep güzelmiş gibi görünür. Gezegenler, yaşamlar... Ama yakından bakıldığında şu dünya yalnızca toz ve kayadan oluşur..."
Yirmi yaş dolaylarında öyle bir an vardır ki;yaşamın geri kalan kısmı boyunca ya herkes gibi olmayı,ya da farklılıklarını erdeme dönüştürmeyi seçmen gerekir.
"Eğer bir şeyi bütün olarak görebilirsen," dedi, "hep güzelmiş gibi görünür. Gezegenler, yaşamlar... Ama yakından bakıldığında bir dünya yalnızca toz ve kayadan oluşur."
"Benim kadar ileri gitmek istemeyen hiç kimsenin beni gitmekten alıkoymaya hakkı yoktur,"
Ursula K. Le Guin
Sayfa 305 - Metis Yayınları

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Mülksüzler
Baskı tarihi:
Mart 1990
Sayfa sayısı:
314
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789757650263
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Metis Yayınları
Baskılar:
Mülksüzler
Mülksüzler
The Dispossessed

Kitabı okuyanlar 2.444 okur

  • Simge kara
  • Tuğba öncel
  • Mustafa Özkartal
  • Didem Ateşoğlu
  • muhteşem sercan

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0
9
%0
8
%0
7
%0
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0

Kitabın sıralamaları