Mutluluğun aslında ne kadar sıradan ve ne kadar gözümüzün önünde olduğunu ama bizim onu sürekli uzaklarda aradığımızı düşündüm. Russell’ın satırları, hayatı bir laboratuvar gibi inceleyen ama aynı zamanda kalbin en derin köşelerine dokunan bir ayna gibiydi. Bana sık sık unuttuğum bir hakikati hatırlattı: Mutluluk, büyük mucizelerle değil, küçük şeylere yönelme cesaretiyle başlar.
Okurken, kendi yaşamımda kaybettiğim anların fotoğrafları gözümün önünden geçti. Çoğu zaman, zihnimi kemiren kaygılarla, geleceği kontrol etme telaşıyla, başkalarının onayına duyduğum ihtiyaçla kendimi boğduğumu fark ettim. Russell bana, bütün bunların mutluluğu kaçırmanın en hızlı yolu olduğunu söyledi. Mutluluk, başkalarının bakışlarında değil; kendi ellerinle kurduğun basit ve doğal bir yaşamın içinde gizliydi.
Kitap, sanki bana şunu fısıldıyordu: “Mutluluk aramakla değil, yaşamakla gelir.” O anlarda, geçmişte küçücük bir gülümsemeyle, bir dostun samimi sözüyle, sabah güneşinin odama doluşuyla hissettiğim huzuru düşündüm. İşte o anlarda, mutluluğun tanımı kitap sayfalarından çıkıp hayatımın içine yerleşti.
Russell’ın sesi, akılcı bir filozoftan beklenmeyecek kadar sıcak geldi bana. Katı öğütler vermedi, emirler sıralamadı. Daha çok, kendi deneyimlerinden süzülen bir bilgelikle, “İşte ben de böyle öğrendim” der gibiydi. Ve ben, bu samimiyetin içinde kendi hayatıma bakarken şunu anladım: Mutlu olmak, aslında insanın kendisiyle barış yapmasıdır.
Belki de mutluluk, büyük bir evde, yüksek mevkilerde, şaşaalı başarılarda değil; sabah kahveni huzurla içebildiğinde, sevdiklerinin sesini duyabildiğinde, kendi emeğinin karşılığını gördüğünde gizlidir. Russell bana bu kitabında, mutluluğun peşinden koşmayı bırakıp, onun zaten hayatımın içinde durduğunu fark etmeyi öğretti. Ve anladım ki, insan