Selam. Bu ayın bir diğer okuduğum kitabı Şule Gürbüz'ün Saat Kitabı oldu.
Araştırma-İnceleme ve Sanat-Tarih türlerine sahip dolu dolu bir eser okudum.
Şule Gürbüz bu eserinde saatin hikâyesini anlatıyor bize. Milli Saraylar saat koleksiyonu sorumlusu olarak da geçmişten başlayarak 17. 19. 20. Yüzyıl gibi yavaştan yavaştan günümüze kadar gelen saati ve koleksiyonlarını kendine has üslubu ile okuyoruz.
Zaman olgusunu birçok perspektiften bakma ve anlayış tarzı ile kavrayabilme şansını yakalıyoruz.
Geçmişin en iyi buluşlarından biridir saat. Daha çok kıymet bilen nadir insanların evinde sergilenirdi. Alafranga ve alaturka diye zamanla geliştirilmesiyle gelinen son nokta kolumuza takacak kadar küçülebilmesi oldu. Ve hâlâ da günümüzde en kıymetli şey zamandır. Saat ve saatçinin tarihçesini, dönemden döneme nasıl bir yol kat edildiği, koleksiyonerleri anlatan yazar saatin zamansal yolculuğuna çıkarıyor bizi.
Eserin içinde dönemden döneme saat resimleri de paylaşılmış. Görsele baktıkça bir taraftan nostalji yolculuğu da yapmış oluyoruz. Meraklılarına birkaç resim bırakıyorum.
#kitapalıntıları :
Zamanla ilgilenmek filozofların, teologların, mistiklerin, mutasavvıfların işiymiş eskiden. Bunu mekaniğe, ölçüye dökmek de mekanisyenlerin ve ustaların işiymiş. Şimdi ne eski usûl filozof kaldı ne de anlatılanın, zamana değindiğine ait bir delil. Eskiden mânâyı, şairin karnında bile olsa arayanları yerine mânâyı hazır soyup verseniz yiyecek, alacak kimselerin kalmadığı devirdeyiz.
"zamanlara dair umudu ve sorumluluğu olmayanın niye saati olur ki..."
Alaturka saatte güneşin konumu esastır. Güneşin batma anı, boylamlara göre her yerde değiştiğinden alaturka saat şehirden şehire değişir.
Bu aslında daha ince bir ölümdür, sert hatlı, kat'i sözlü, yanlışını kabul etmeyen, hiçbir