Sınırdaki Ev ismine yakışır şekilde sınırda bir okuma serüveni sunuyor. Eser iki arkadaşın İrlanda kırsalında bir el yazması bulmasıyla başlıyor. Bundan sonra anlatıcı değişiyor ve el yazmasını kaleme alan, bu bölgede eski bir evde köpeği ve kız kardeşiyle yaşayan kahramanın ağzından dinliyoruz olanları. Başlangıçta klasik bir korku hikayesi gibi ilerliyor roman: Kırsalda eski bir ev, orman, sis, açıklanamayan biraz gerilimli olaylar. Daha sonra doğaüstü varlıkların devreye girmesi, ev ile bağlantılı bir çukurun ortaya çıkması ve mekanın farklı boyutlara açılmasıyla fantastiğe evriliyor. Son olarak zaman-mekan algısıyla oynayan yazar düşsel bir dünyada kahramanını ve bizi "kozmik dehşet"le yüzleştiriyor ki kitapta tansiyonun en fazla yükseldiği bölüm bu kısımlar. Evren ve zamanın karşısında insanın bir hiç olduğunun hissettirildiği bu bölümler dehşet duygusunu körüklüyor.
Hodgson, Lovecraft'i en çok etkileşmiş yazarlardan biri ve Lovecraft'in gözünde bu eser bir başyapıt. Ama Lovecraft veya Edgar Allan Poe okumuş kişiler için bu eser o ölçüde etkileyici sayılmaz. Romanın en büyük eksikliği psikolojik yanının üzerinde çok da çalışılmamış olması. Korkunç, tuhaf, gerilimi yükselten olay ve durumlarla sürekli karşılaşıyoruz ama kahramanın içinde bulunduğu ruh hali bizi etkileyecek şekilde verilmediğinden bu olay ve durumlar karşısında da soğukkanlılığımızı kaybetmiyoruz. Pek çok açıdan istediğimi bulamasam da bir öncü ve ilham kaynağı olması açısından yine de önemsediğim bir eser oldu. Üstte saydıklarımın yanı sıra yazarın; ölen sevgili, boşluk hissi, çukur imgesi, bilinmeyene duyulan korku gibi unsurlarla yarattığı dünya bile yazıldığı dönem düşünüldüğünde metnin orijinalliğini ortaya koyuyor.
"Eskiden benimken şimdi yok olan / Yaşamın savrulduğu boşlukta / Her şeyin