Suçumuz İnsan Olmak

·
Okunma
·
Beğeni
·
2.323
Gösterim
Adı:
Suçumuz İnsan Olmak
Baskı tarihi:
2000
Sayfa sayısı:
143
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789755101989
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Can Yayınları
Baskılar:
Suçumuz İnsan Olmak
Suçumuz İnsan Olmak
Suçumuz İnsan Olmak
Suçumuz İnsan Olmak
Suçumuz İnsan Olmak
İlk basımı 1957 yılında yapılan "Suçumuz İnsan Olmak" adlı bu roman için yukarıda söylenenlerin doğruluğunu bugün bir kez daha anlıyoruz. Gerçekten de Oktay Akbal, umutlu bir karamsar. Daha ilk satırlarından sevdirdiği kişilerinin serüvenlerini, arayışlarını, mutluluk ve mutsuzluklarını büyük bir ustalıkla aktarıyor okuruna. "Suçumuz İnsan Olmak"ın kahramanı, içimizden herhangi biri olabilir. Kişinin toplum gelenek ve göreneklerine tek başına meydan okumaya kalkışı, mutluluk arayışı, zaman zaman yenik düşmesi, bir kısır döngüde gidip gelişleri...
(Arka Kapak)
151 syf.
·1 günde·9/10
Oktay Akbal , gazeteci ve yazar. Servet-i Fünun gazetesinde sekreterlik yaparak başladı bu iki mesleğe de. Hikaye, roman, anı, günlük, gezi, inceleme, deneme ve köşe yazısı olmak üzere birçok anlatım türünde eser verdi. Elliden fazla eser kaleme aldı ve bu eserler birçok ödüle layık görüldü. Ama en çok öykücülüğü ile tanındı.

Beyoğlu Festival Alanı'ndan geçerken yine dayanamayıp sahaf kitaplarını incelerken rastladım bu kitaba. Daha önce de bir kitabını okuduğum için Akbal'ın kitabı dikkatimi çekti. Eskiden pek uğramazdım sahaflara çünkü temiz kitaplar benim için çok daha öncelikliydi. Ancak burada yayınevlerinde bulamadığım çok değerli kitaplara rastlıyorum ve artık ilk tercihim diyebilirim sahaflar için. Kitabı arkadaşıma aldık ama ilk ben okudum.

Birçok yazara rağmen edebiyat derslerinde daha az adı anılan bir yazar olması aklıma takıldı bu kitabını da okuduktan sonra çünkü baktığınızda en az Peyami Safa kadar iyi ve daha ölçülü daha tarafsız yazdığını düşünüyorum. Elliden fazla eser kaleme almış olması, dönemini böyle güzel yansıtması ve dili bu kadar akıcı ve sade kullanması beni bu düşünceye yöneltti. Belki de gazeteci yanı ağır basıyordu bilemiyorum ama ben romanını da günlüğünü beğendiğim kadar çok beğendim.

Karamsar bir kitap okumak istersem aklıma gelecek yazarlardan oldu Oktay Akbal. Sevdiğim bir diğer yanı da aforizmalar barındırması. Yaptığı betimlemeler, duygu tahlilleri çok gerçekçi ve yerinde. Ben o evi, o yeşil önlüğü, kaynanayı, Selmin'i hayal edebiliyorum. O sokaklarda onları yürürken izleyebiliyorum. O trende onlarla yolculuk edebiliyorum.

Kitaba geçecek olursak Oktay Akbal'ın romanlarından "Suçumuz İnsan Olmak" ilk baskısını 1957 yılında yapmış, Varlık Yayınları tarafından. Benim elimdeki eser ise 1985 yılında Can Yayınları tarafından basılmış 8. baskı. Kitap başlarken herhangi bir önsöz veya bilgi karşılamıyor okuru. Ben bunu büyük bir eksik olarak görüyorum. Her ne kadar " Önsöz okunur mu? " gibi bir algı olsa ya da yayınevleri " Sevgili okur sen önsöz okumazsın biliriz. "diyerek başlasalar da sözlerine ben buna katılmıyorum. Kitaptan önce bir ön okuma yapma, kitaba ve yazara ısınma fırsatı tanıması açısından önsöz eksikliğini fazlaca hissettiğimi söylemeliyim.

İsmi ve içeriğiyle bana daha okumadan "İçimizdeki Şeytanı"ı anımsattı. Orada şeytana yüklenen sorumluluk burada da insan olmaya bağlanarak omuzlardan atılıyor. Olanlar olmuştu bir suç varsa bu sadece insan olmaktı.

Atilla Özkırımlı, Oktay Akbal için: " aydınlık özlemini yitirmeyen bir karamsar" demiş. Yazarın üslubunu anlatacak en güzel cümleyi kendisi kurmuş. Gerçekten daha önce okuduğum günlüğü de şimdi okuduğum romanı da çok karamsar kitaplardı. Özellikle benzetmek gibi bir çabam yoktu ancak bana başka iki yazarı okuyormuşum hissi verdi. Bunlardan biri Dostoyevski idi. Okurken hissettiğim karamsarlık, içe oturan kasvet tam onun kitaplarındakiler gibiydi. Diğer yandan anlatım şekli, ruh tahlilleri, iç konuşmaları ve diliyle, günümüzde de çokça okunan ve okurlarını etkileyen Zweig'a benziyor. Kitap sadece Nedret veya Nuri'yi anlatsa bu kitap kesin bir Zweig kitabına dönüşürdü.
Çünkü o kitapların kendi aralarında adı henüz konulamamış başka bir tür kitap olduklarını düşünüyorum.

Karakterlerden bahsederek olayı özetlemeye çalışacağım. Bu kez daha somut bir tahlil yapmak istiyorum. Olaylarla birlikte gideceğim. Birbirine benzeyen Nedret, Nedim, Nuri, Sevim, Selmin, Hamdi isimleri arasında bazı zamanlar kaybolsam ve Nedret ismini kadına yakıştıramasam da Nedret ile başlamayı uygun buluyorum.

Nedret, mutfağında yeşil önlüğü içerisinde meşguldür. Sarı saçları oradan bir anlık geçen Nuri'nin fevkalade dikkatini çeker. Kadını izlemeye başlar, kadın onu fark edince ikisi birden korkarlar. Nuri hızlı hızlı uzaklaşır ama bu sarı saçlı kadını bir türlü hafızasından çıkaramaz. Kadın ise bu yabancıyı yıllardır gelmesini beklediği, o hayallerini kurduğu kişi yerine koyar. Olay da buradan doğar zaten. Bir insanın bir insanı hayalindeki insan sanmasından.

Nedret, kendinden 18 yaş büyük bir erkekle evli. Adam işine de eşine de bağlı. Çocukları yok ve rutin bir hayat sürüyorlar. Adam kadının iç dünyasından hayallerinden haberdar değil. Kadınsa mutfağına, evine, kaderine hapis ve razı olmuştur. Sadece hayal kurmuş, bu zamana kadar yalnız hayalleriyle avunmuştur. Okuduğu, hayal ettiği aşka ulaşamayacağını kabullenmiştir. Ama eksik bir şeyler var yaşamında bu okurken dahi yoğun bir şekilde hissediliyor. Kocasıyla aynı filmden zevk almıyor, aynı duyguları hissetmiyorlar. Bir aradalar ama bir değiller.

Nedret ve Hamdi arasındaki ilişki güven ve saygıya dayalı. Adam kadına sadık ve onu seviyor. Kadın da adamı seviyor ama bir alışkanlıkla. Kendisi de anlatırken, onun yanındayken herkesin yanındakinden güvendeyim ama bu dünyada en yakınım olan insan bana öyle uzak ki diyor. Çünkü onlar aynı hayalleri kurmuyor, paylaşmıyor.

Bana kalırsa Nuri'nin durumu daha zor. Karşımıza Ankara'da yaşayan bir memur olarak çıkıyor. Kaynanası ile aynı evi paylaşan ve karısını hiç memnun edemeyen, çocuklarına yetmekte zorlanan bir hayalci memur. Zamanında şiirler de yazarmış. Bunlar yoğun bir kasvet içinde anlatılıyor. Öylesine sıradan bir olay ki işe gidişi, gelişi, yaşayışı... Ama yazar bunu ustalıkla anlatıyor. O bayağı hayatın içine giriyor ve o bunaltıcı havayı siz de soluyorsunuz.

Adam karısını severek evlenmiş, hem de çok severek. Onu güzel sözlerle, mektuplarla kandırmış. Onunla olmak onun için başlarda büyük mutluluk sebebiymiş. Ama sonraları bu büyü bozulmuş. Kadın yaşlanmaya, hiçbir şeyden memnun olmamaya başlamış. Ondan bahsederken onu artık sadece çocuklarımın annesi olarak görüyorum diyor. Aynı evde olmalarına rağmen aralarında uzak mesafeler birikmiş. Kadının şikayetleri hiç bitmiyor, adam boyun eğiyor.

O uzun süre sessiz kalan insanların yaşadığı patlamayı yaşıyor Nuri. Eve geç geliyor, kimseye bir kelime etmiyor. Özgürce, kafasına göre bir hayat sürmeye başlıyor. Ne zamanki böyle uzaklaşıyor kocası, kadın o zaman adama eskisi gibi olabileceklerini anlatmaya çalışıyor. Adam bir an hem sarışın kadını, hem bunca sıkıntıyı unutacağını zannediyor ilk başta ama görüyor ki değişen bir şey yok. Çünkü geçim sıkıntısına hapsolan hayatları sevgiye yer açamıyor.

Bazen olur öyle bir an ufacık bir an geçmişe gidilir. Zannedilir ki geri geldi geride kalanlar. Ama o rüyadan kolay uyanılır. Kolayca belki de bir kaç kelimeyle tekrar gerçeğe dönülür. Nuri ve Selmin arasında olan da budur. Eskiye bir bakıp geri dönmüş yine çekilmez hayatlarına devam etmişlerdir. Nuri de artık karısından teselli bulamayacağını anlar ve daha da Nedret'e yanaşır.

Karşılaşmaları ise Sevim ve Nedim'in vasıtası ile oluyor. Bir sergide karşılaşıyor Nedret ve Nuri. Sonrasında Nuri Nedret'e bir mektup yazıyor ve o günden sonra görüşmeye başlıyorlar. Ufak yürüyüşler yapıyorlar. Kadın bu yaptığında bir bayağılık olmadığına kendini inandırmış ne adamın karısına ne çocuklarına ne de kendi eşine haksızlık yaptığını düşünüyor. İş çok ileri boyutlardayken bile böyle düşünüyor. Sanki bu zamana kadar aç olduğu aşkı bulmuş olması her şeyi normal kılabilirmiş gibi bir tavrı var. Yine de bana Nedret daha temiz göründü. Nedense en suçlu Nuri gibi hissettim. Ona fazla ısındığımı da söyleyemem. Çünkü sonuçta karısını da severek evlenmiş bir adam ancak hevesi geçtikten sonra bu kadına sadece çocuklarımın annesi olarak görüyorum diyerek bir değersizleştirmede bulunuyor. Oysa bir şeyler paylaştığımız, ortak sevinçlere sahip olduğumuz insanları daha çok sarmalı, öyle değil mi? Geçici güzellikler ardında aşkı aramak, aşkı aramak sayılır mı?

Aslına bakılırsa ikisi de içinde sıkışıp kaldıkları, kabullenseler de memnun olamadıkları hayatlarında bir kaçamak bir heyecan arıyorlar. O bilinmeyenin merakı yakıyor içlerini. Tanımadıkları bir ruha karşı o tüm duyguları göstermek istiyorlar. Anlaşılmak sevilmek ama en çok da aşık olmak. Oluyorlar da. Gizli buluşmalar, özleyiş, bekleyiş. Onları her defasında daha da hayata bağlayan bir birliktelik bu. Herkese rağmen onları suçlu hissettirmeyen bir duygu, engel olamadıkları bir tutku. Özlemini duydukları o derin duyguların yerini birbirleriyle doldurmaya çalışıyorlar. Kendi hayal dünyalarını gerçeğe uydurmaya çabalıyorlar devamında.

Bir zaman sonra yalnız uzaktan görüşmeler, konuşmalar yetmiyor. Dile getirmeden sözsüz bir anlaşma yapıyorlar. Bir apartman dairesine gittiklerinde ikisi de orada sergi bulamayacaklarını biliyor. Kadın pişman oluyor. İlk kez rahatsızlık duyuyor. Hayaller, gerçek dünyanın kiri ile kirlenecek, bana kalırsa bu onu ürkütüyor. Gitmek istiyor ama geri dönüşün de mümkün olmadığını fark ediyor. Hem adam da farkında bir şeyler yaşanacak ve bitecek. Arada hiçbir şey kalmayacak.

Karıncalar ne kadar küçükse onlar da küçükler, kıymetsizler aslında şu dünyada. Bir uçaktan aşağı bakıldığında nokta halinde görünüyorlar ne güzellikleri ne hayalleri anlamlı kalıyor. Kendileri de bunun farkına varıyor o ilk yakınlaşma da ilk ve en büyük aldatışta... Birbirlerine bağlılıkları ne görünüşleriyle alakalı ne de başka bir şeyle. Yalnızca yıllarca kurulan hayallerin bir görünümü zannediyorlar.

Kadın gitmek istiyor ama geç kaldı. Artık tek düşündüğü ne olacaksa olsun ve gideyim. Çalan bir kapı zili ile başlamadan bitiyor her şey. Kadın giyinip gidiyor. Adam kalıyor.

İkisi de evlerine gidiyor. Hiçbir şey olmamış gibi yaşayacaklar. Nedret mutfağında yemek pişirecek, Nuri dairede çalışacak, gece karısının şikayetlerini dinleyecek. Belki de ikisi de bu yaşananları sadece diğer hayallerinden biri olarak hatırlayacaklar. Hayal kurmaya devam edecek bir daha da böyle işlere kalkışmayacaklar.

Eğer ki pişman olacak olurlarsa yaşananlardan ikisinin de hazır cümleleri. Tek suçumuz diyecekler, tek suçumuz insan olmak.

Bir ders vermeye çalıştığını düşünmüyorum ama böyle bir arayışa girecek olursak bence şöyle bir sonuca ulaşabiliriz. Hayal edilenler her zaman gerçeklerden daha güzel, daha özeldir. Hayaller sizindir. Her hale siz getirir her şeklini siz verirsiniz. Hayaller yaşamak için sürdürmez varlığını. Hayali kurulası en güzel şey aşk belki de. Aşk bu dünyanın icadı ise de yeri bu dünya değil. O yüzden onu yeryüzüne indirmeye çalışmamalı.

İyi okumalar!
144 syf.
·2 günde·10/10
İlk defa Oktay Akbal okudum ve yazarın tertemiz,akıcı yazı diline hayran oldum.Öyküde ki karekter e betimlemeler son derece başarılıydı.Derli toplu etkileyici bir roman,etkileyici ve duygusal açıdan fazlasıyla sarsıyor.Tekrar tekrar okuyup bitirmek isteyeceğiniz bir roman,Aylak adam romanında bay C'ye tehlikeli oyunlar romanında Hikmet'e hissetmiş olduğum her şeyi bu romanda ki karekter olan Nuri icin hissediyorum.
144 syf.
·Beğendi·8/10
Yazarın okuduğum ilk kitabı oldu. Sevdim ama. Güzel bir eser olmuş. Okumaya değer bence. Tavsiye ediyorum. İçerik hakkında bilgi vermek istemiyorum. İzlenimimi aktarmak yeterli bence İyi okumalar. Var olun
144 syf.
·3 günde·9/10
Suçumuz insan olmak diyip tüm sorumluluğu üzerimizden atmanın ne kadar doğru ya da yanlış olduğu tartışılır ancak zaman zaman herkesin içine düştüğü/ düşebileceği bir boşluğa ışık tuttuğunu, benzer duyguları size yaşatacak/hissettirecek kadar sağlam betimlemelerin olduğunu düşündüğüm bir kitaptı. Gayet akıcı ve samimi anlatımı bizden/ içimizden biriymişcesine.
144 syf.
·14 günde·10/10
Suçumuz İnsan Olmak'ı evimde, yalnızlık ismini verdiğim köşemde bitirdim. Bir yağmurun eşliğiyle hem de. Bir insanın gözyaşlarına benziyordu. Bir annenin yitip giden evladına ağlayışı da olabilir, bir genç kızın yitip giden hayallerine ağlayışı da. Öyle bir andı işte. Sonuçta kitap da bunu anlatmıyor muydu? Suçumuz birer insan olmak demiyor muydu? Bir insanı haddinden fazla sevmek suçtu zaten. Boyundan büyük işlere kalkışıp yabancı bir insanla iki laf kelamda bulunmak da suçtu. Öyle ki bu suçlar büyüye büyüye bir dağ olurdu ve sonunda insanı bir boşluğa bırakırdı, yaşamdan soyutlardı. Ama kendi düşüncelerinde kurduğu yaşamdan bahsediyorum elbet. İnsan çaresiz kalınca insan olmaktan çıkardı.

Oktay Akbal vermiş olduğu bu eserle bir insanın daha doğrusu insanların, gündelik hayatlarının yanısıra kendi iç dünyalarında yaşadıkları duygularıyla başbaşa kalmışlığını gösteriyor. Evli barklı Ankara'da yaşayan memur bir Nuri ile yine aynı şehirde yaşayan göğsünde taşıdığı bir mutfak önlüğüyle sarışın saçlı ev hanımı Nedret. İki düşünen, iki arzulayan varlık. Diğerleri gibi ikisinin de suçu insan olmaktı. Akbal'ın da dediği gibi ''İnsan neydi ki?'' Evli, çocuklu, bir işi de olan Nuri Bey neden mutlu olamıyordu? Neden her gece kollarına saçları dökülen karısı onu mesut edemiyordu? Ve Nedret, neden hayalleri her seferinde yıkılıyordu? Kocasının durumu müsait de olsa akşamüstü olduğunda derin düşüncelere dalan bu kadını kim bu hallere düşürdü? Derdi neydi bu genç kızlığı elinden alınmış kadının? Onu böylesine üzgün durumlara düşüren hangi acımasız varlıktı?

Bilerek ve umarak okudum bu eseri. Umduğumu da buldum. Nihayetinde bir insanın arkadaşı Sait Faik gibi biri olursa yazdıkları da onun mukabilinde hoş ve güzel olacaktır elbet. Sait Faik'in biyografi ve eserlerinde de yer edinmiş Akbal'ı epeydir tanıyorum. Zaten kitabın yarısına gelince hemen aklıma geldi Sait Faik'in bir sözü: ''Kimdim, neydim, kimi seviyordum?'' İşte beklediğim cümle, kitabın esrarına yakışır en etkili söz buydu dedim kendi kendime. Ve devam ettim Nuri ile Nedretin anlaşılmazlıklarla dolu dünyalarına. Diyordu ya hani Akbal: ''İnsanoğlu bir bilmeceydi. Çözemezdi kimse onu.'' Çözemedim ben zaten her gece gizli gizli içen, ağlayan, aşkının bulunduğu muhiti gözleyen adamı ve yine çözemedim radyoda her bir keder şarkısı çaldığında ayrı bir dünyaya yol alan Nedret'i, 16 yaşındaki koşan, gülen, zıplayan gençlik haliyle Nedret'i...

Aşk neydi, nasıl bir şeydi, var mıydı yoksa hakikaten yok muydu veyahut yazarın da dediği gibi aşk bir avunmaydı, aldatmaca mıydı? Mutluluklar neden yarım kalırdı? İnsan olmamızdan ötürü müydü? Evet evet, insan olmak bir suçtu başka bir şey değil...

Son olarak Perihan Altındağ'ın yorumuyla bu nadide eser Nuri, Nedret ve aşkları, sevgileri, hayalleri yarım kalmış tüm insanlara gelsin, suçu sadece sevmek olanlara...
https://www.youtube.com/watch?v=rEJWDdu031A
144 syf.
·1 günde·Beğendi·7/10
Çok sade ve güzel bir Türkçeyle yazılmış bu kitabın okuma oranının bu kadar düşük olmasına şaşırdım açıkcası. Hayatları hep aynı rutinde giden insanlar, günlük hayatın iş, güç ve aile yaşantısının yükleri ağır gelen insanlar. Rutinlerini bozduktan sonra eskisi gibi olmıycaktı hiç birşey. Yeni heycanlar yeni başlangıçlar aramaya başlıyorlar. Aldatma eğilimi gösteren insaları daha doğrusu aldatan aldatılan insanları anlatıyor. Evliliğide sorgulatmıyor değil hani. Bir heycan evlenip sonra ilk günleri uzakta kalınca yani hiç birşey bekledikleri gibi olmayınca mutsuz olan mutsuzlukları altında ezilen insanlar. Suçlanabilirler miydi ? Belki... Ama suçları insan olmak.
144 syf.
·Puan vermedi
Kitabı 'Storytel' uygulamasından dinledim. 'İnsan olmak' epeyce çirkin bir tarafıyla karşımızda. Eğer insan olmak özellikle onu arzularından ibaret saymak ise evet gerçekten durum kitaptaki gibi. Fakat 'insan olmak' tek etkenle basite indirgenebilecek bir şey de değil. Ve tek suçumuz insan olmak değil :) mesele nasıl bir insan olduğumuz, mesele insan olmaya neler kattığımız. İnsanı, daha ziyade kendimizi anlayabilmek için de insanın hikayedeki yönüyle de yüzleşmeli ve kendi iç hesaplaşmamızı yapmalıyız...
144 syf.
·4 günde·10/10
Oktay Akbal için "atmosfer yaratma ustası" veya "umutlu bir karamsar" diyebiliriz.

Oktay Akbal, çok hüzünlü bir şeyler yaşanacağını sezdirir, sıradan insanların hayatlarına renk katma arayışları ve bu arayış içinde çuvallamalarını dile getirir.
Sevmekle sevmemek arasında olduğum kitaplardan sevmemeye daha yakın olduğum ama yine de kıyamadığım bir kitap. Yani dönüp dolaşıp yediğin bütün haltları yaptığın hataları hepsini tutup insan olduğum için doğamda var demek.. Ne biliyim fikir sarmadı beni insan biraz kendini keşfetmeli suçu insan olmakta değil insan olarak kendinde aramalı. Onu geçtik konu olarakta yetersiz kalmış bence.
144 syf.
·8/10
Edebiyat dünyasına Serveti Fünun ile giren Oktay Akbal vefatına kadar Yeni Sabah, İkdam, Cumhuriyet ve Milliyet de dahil olmak üzere birçok gazete-dergide yayımladı yazılarını.

Bu yazın serüveninde romandan hikayeye, denemeden söyleşiye kadar birçok tür yerini aldı.

Elinizdeki eseri 1957 yılında yayımlanıp 1958 yılında Türk Dil Kurumu ‘roman ödülü’ kazandırıyor Akbal’a.

Günümüz okurları onun eserlerine uzak olsa da o edebiyatın bir köşesinde yer edinmişti aslında.

Suçumuz İnsan Olmak, ismine ne de yakışan bir roman.

Nuri. Felsefe mezunu bir devlet memuru. Evli ve iki çocuk babası.

Nedret. Sarhoş bir baba ve biçare annenin mutsuz çocuğu. Mutluluğu kendinden 18 yaş büyük doktor Hamdi’yle evliliğinde aradı belki de.

Tesadüflerin çokça yer ettiği bir roman. Ve eylemden ziyade ‘hayallere, anılara, düşüncelere’ şahitlik edeceğiniz bir roman.

Nuri’nin yalnız yürüyüşlerinin birinde şans eseri bir dairenin penceresinden gördüğü Nedret ve ona beslediği aşkın safhaları anlatılıyor burada.

Yasak bir aşkın, ‘bencil mutluluk arayışı’ olarak tanımlayabileceğimiz bir kitap var elinizde.

Yolunuz bir şekilde Oktay Akbal’a düşmüşse başlangıç için doğru bir eser. Buyurun.
144 syf.
·6 günde·Beğendi·Puan vermedi
İlk baskısını 1957 yılında yapan "Suçumuz İnsan Olmak" romanı, 1958 yılında TDK Roman Ödülü'nü kazanmış.
.
Özünde, hayatı sıradanlaşmış ve Ankara'da bir bakanlıkta memurluk yapan evli ve iki çocuk babası Nuri Kayalı ile bir sabah işine giderken tesadüf eseri gördüğü ve yine kocasını sevmeyen ama saygı duyan genç ve güzel bir kadın olan Nedret arasındaki yakınlaşmayı anlatıyor eser.
.
Başkarakterimiz Nuri, monoton hayattan sıkılmış, eşinden beklediğini alamamış, mutsuz, işini pek sevmeyen bir karakter. Nedret'le tanıştıktan ve ona açıldıktan sonraki süreçte daha önceki hayatından tam tersi bir ruh haline bürünüyor. Eser, Nedret'le yakınlaşmalarının duygusal mı yoksa tensel mi olduğu sorusunu da alttan alta irdeliyor.
.
Hem Nuri'nin hem Nedret'in yaşadıkları hayatlarını değiştirme istekleri şu sözlerle son buluyor:
.
Bu, bir düş değildi. Bu, bir düş olmayan hayatı, yaşamayı sevmesi gerekliydi. Sevecekti. Benimseyecekti. Bu aşksız dünyaya alışacaktı. Hayat, zorla, ona kendine uygun bir biçim verecekti, kendine yakıştıracaktı. O da girecekti bu biçime. İnsandı sonunda. Suçu varsa buydu. Bu kadarcık bir şeydi. Hayatın üzerinde fazla düşünmeye gelmezdi. Hele büyütmeye hiç...
.
MERAKLISINA NOT: Eser 1986 yılında sinemaya uyarlanmış ve başrolünde Kadir İnanır oynamış.
.
İyi okumalar...
144 syf.
·2 günde·10/10
Suçumuz İnsan Olmak...
Okurken âdeta ruhum dinlendi, türlü düşüncelerden arındı. Akıcı, sürükleyici bir anlatımı var. Fazlasıyla etkisinde bıraktı beni
İki farklı insan. Birbirini asla tanımayan insanların arasında bir bağ vardır ve o iki kişi o bağı öyle bir anda her iki ucundan sıkı sıkıya tutacaktır ki, bağın çözülmesi çok zor olacaktır.
İşte Nedret ve Nuri de tam olarak o bağın her iki ucundaydılar. Nedret yeşil önlüğünü takıp kocasına her gün yaptığı gibi kahvaltı hazırlıyordu. Mutfak penceresi açık ve perde hafif aralıktı. Nuri, yıllardır gidip geldiği geldiği yollarda ilk defa o gün kafasını kaldırıp Nedret'i açık penceresindeki aralıktan görmüştü. O andan sonra herşey değişmişti ikisi için de. Duyguları, sevgileri herşeyleriyle birbirlerine aitlerdi. Uzunca bir sürede öyle oldu ama artık daha fazla şeyler yaşamaları için evlenmeleri gerekiyordu. Evlenemezlerdi. Nedret yapamıyordu. Evliyken böyle bir ilişki yaşamak istemiyordu. Evet kocasını sevmiyordu kendisini sadece onun eşyası olarak görüyordu fakat ona çok bağlıydı. Bu saatten sonra boşanamazdı ondan. Nuri'nin de bakması gereken karısı ve iki çocuğu vardı. Boşansaydı ne olacaktı onlara? Üstelik Nedret istemiyordu artık o ne yapabilirdi ki... Yaşanması gereken herşey yaşanmıştı kendilerinin bir suçları yoktu ama bitmişti işte. Belki de tek suçları insan olmalarıydı?
Artık perdeler çekili ve yollar kapalıydı..

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Suçumuz İnsan Olmak
Baskı tarihi:
2000
Sayfa sayısı:
143
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789755101989
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Can Yayınları
Baskılar:
Suçumuz İnsan Olmak
Suçumuz İnsan Olmak
Suçumuz İnsan Olmak
Suçumuz İnsan Olmak
Suçumuz İnsan Olmak
İlk basımı 1957 yılında yapılan "Suçumuz İnsan Olmak" adlı bu roman için yukarıda söylenenlerin doğruluğunu bugün bir kez daha anlıyoruz. Gerçekten de Oktay Akbal, umutlu bir karamsar. Daha ilk satırlarından sevdirdiği kişilerinin serüvenlerini, arayışlarını, mutluluk ve mutsuzluklarını büyük bir ustalıkla aktarıyor okuruna. "Suçumuz İnsan Olmak"ın kahramanı, içimizden herhangi biri olabilir. Kişinin toplum gelenek ve göreneklerine tek başına meydan okumaya kalkışı, mutluluk arayışı, zaman zaman yenik düşmesi, bir kısır döngüde gidip gelişleri...
(Arka Kapak)

Kitabı okuyanlar 200 okur

  • Baran-yağmur
  • İçimdeki Kale'm
  • merve
  • Eren
  • Furkan
  • s.
  • Meral
  • Kadından Kentler
  • zeynep hamamcıoğlu
  • doğukan kasal

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%4.8 (3)
9
%3.2 (2)
8
%1.6 (1)
7
%1.6 (1)
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0