Okuduğum en zor Llosa kitabıydı “Yeşil Ev”. Arka kapakta Llosa’nın Faulkner’dan etkilendiği yazıyor, hakikaten Faulknervari bir kitap bu, hem anlatımı hem de biraz anlattıklarıyla. Güzel miydi, evet ama çok daha güzel Llosa romanları da var.
1940’lardan 1980’lere Peru’nun Piura adlı bir taşra kentine ve Santa Maria de Nieva adlı bir Amazon bölgesine gidiyoruz. Kente bir gün bir yabancı geliyor, devasa kum tepeleriyle çevrili kasabanın ıslah edilmesi zor bir bölgesine bir ev inşa edip yeşile boyuyor ve bölgenin ilk genelevi bu şekilde işlemeye başlıyor. Kurgu hep bir şekilde bu eve bağlanıyor, oldukça fazla karakterin hepsi de bir şekilde bu evle ilişkili. Ama Llosa daha çok yerlilere değiniyor aslında romanda, öyle ki Saer’in “Kimsesiz” romanından sonra yerli halkla ilgili okuduğum en sert sahneler sanırım bu kitaptaydı. Yerli halkın ve doğanın sömürüsü ve misyonerlik başta olmak üzere Peru kırsallarının siyasi, toplumsal ve ekonomik bir portresini muazzam çizmiş yazar.
Kitapta birkaç hikaye var; bunlar kâh ayrı ayrı yollarına devam ediyor kâh kesişiyor ve hatta düğüm oluyorlar. Kente gelip Yeşil Ev’i inşa eden Don Anselmo’nun hikayesi, deri ve kauçuk kaçakçılığı yapan Fushia ve onunla beraber olan Lalita’nın hikayesi, bir Kızılderili köyünden kaçırılıp rahibe okuluna kapatılan Bonificia’nın hikayesi, kaçakçıların peşindeki sivil muhafızlar ve kentte dolaşan bir grup adamın hikayeleri romanın ana iskeleti demek mümkün. Ancak arka planda küçük küçük başka hikayeler de var ve kaç hikaye olduğunu da hangi hikayenin ne anlattığını da anlamak bir süre alıyor okurken. Llosa yine farklı zaman dilimlerinden farklı hikayelerin parçalarını karışık bir sırada paylaşıyor okurla. “Kent ve Köpekler”de olduğu gibi, dozunda olduğunda bayıldığım bir yöntem bu ama bu kitapta gerek