Sanırım Mustafa Kutlu kitaplarını seviyorum. Henüz 2 kitabını okumuş bulunmaktayım ama genel olarak kendisinin diline hakim olduğumu düşünüyorum. Okurken insana hem hüzün hem mutluluk veriyor, kitapları farklı bir güzellik taşıyor. Yer yer göz dolduruyor yer yer hafif bir tokat atıyor. Kitaplarını konuşma havasında yazıp tüm düşüncelerini dürüstçe ifade edebilmesi ise en çok sevdiğim özelliklerinden.
Huzursuz Bacak , yurtdışında tezini yazıp doktorasını tamamlayan Ömer Faruk Ay'ın yıllar sonra doğup büyüdüğü İstanbul'a dönmesi ve o eski İstanbul'u bulamamasını konu ediniyor. Memleketteki özentilik sonucu çoğu değerlerimizin kaybedilişi Ömer Faruk'u dertlendiriyor, dert ediniyor kendine. İşte bacağı da tıklatıyor arada, ne zaman gerilse damarları çekiliyor.
Aslında burada Ömer Faruk sayesinde Mustafa Kutlu 'nun memleket meseleleri hakkındaki görüşlerini çok iyi anlıyoruz. Marka ile imza arasındaki farkı öğreniyoruz. Batıyı örnek almayıp direkt kopyalamanın oluşturduğu zararları, sorunları görüyoruz.
Öyle ki kırk yıllık Pala'nın Kahvesi oluyor size Pala Bar. Hamamlar kapanıp üstüne zincir vuruluyor.
Sadece bu da değil komünizm, dindarlık, muhafazakarlık, ticaret, kentleşme gibi birçok konuya değiniyor.
Kısacası böyle, kitaptaki ana konu değişim. Mesaj içerikli, 'kalkın bir şeyler yapmalıyız, memleket elden gidiyor' teması hakim. Bir şeyler yapmamızı istiyor bu açık.
Sonunda ise Ömer kendine hedefler koyuyor, hedeflerinin arasına ise betonu değil toprağı koyuyor. Belki de bu bize ipucudur. Belki de Ömer Faruk'un o 'huzursuz bacağı' her insanın içinde vermiş olduğu savaş, çağa ayak uyduramamanın verdiği telaştır. Herkes de kendi 'huzursuz bacağının' ağrısını nasıl dindirir onu bulmalıdır.
Sıkmayacak, düşündürecek, azcık da 'ah be eski günler' dedirtecek bir şeyler arıyorsanız mutlaka
Arzunun akılla el ele vereceği gün hepimiz isteklerimize değil, aklımıza hizmet edeceğiz ; çünkü aklımız başımızdayken manasız bir şey isteyerek kendimize bile bile fenalık yapmamıza imkan yoktur.