Herodotos yurttaşımızdır. Karya şehri Halikarnas'ta (yani bugünkü Bodrum'da) doğdu. Akdeniz kıyılarının aydın ışığı, Herodotos'ta her şeyi bilmek, dünyayı ve insanları tanımak hevesini uyandırmış olacak. Herodotos ilkçağın en meraklı insanıdır. Doğu ile Batının ilk büyük çatışması olan Pers savaşlarının zamanında yaşadığı, bu çatışmada üstün gelen Atinalılara hayran olduğu halde, Anadolulu Herodotos Doğuda Yunanistan'a taş çıkartacak uygarlıklar bulunduğunu bilir. Bu uygarlıkları yakından tanımak içindir ki, Herodotos, Küçük Asya'yı dolaştıktan sonra, Doğu Akdeniz kıyılarında Mısır'a kadar uzanmış ve bütün bu ülkelerin geleneklerini, göreneklerini inceden inceye not edip dokuz ciltlik koca bir kitap yazmıştır. Tarih biliminin adı da, kendisi de, «Historia» dediği bu kitaptan doğmuştur.
Kandaules ile Gyges masalını Herodotos'tan alıyoruz. Aynı konuyu Platon da ele almıştır, ama çok değişik biçimde. Herodotos'un anlatışında hem gerçeklik payı daha çok, hem de tadına doyulmaz bir çekicilik var. Lydia başkenti Sardes'te geçen bu hikaye kızıl topraklı tepeleri, sularında altın akan ırmağı ile Gediz ovasının bugünkü esrarlı güzelliğini yansıtmaktadır. Sözü Herodotos'a bırakıyorum:
Lidya Kralı Kandaules, karısına (kraliçeye) delicesine aşıktır ve onun dünyanın en güzel kadını olduğuna inanmaktadır. Bu hayranlığını en güvendiği muhafızı ve yaveri olan Gyges ile sürekli paylaşır. Kral, Gyges'in sadece sözlerle kraliçenin güzelliğini tam olarak kavrayamadığını düşünür ve ona tehlikeli bir teklifte bulunur: "Karımı bir de çıplak görmelisin."
Gyges bunun büyük bir suç ve saygısızlık olduğunu söyleyerek şiddetle reddeder ancak kralın ısrarlarına karşı gelemez. Kralın planıyla Gyges, gece yatak odasındaki bir kapının arkasına gizlenir. Kraliçe soyunup yatağa
"Yavaş yavaş ama her yere kendi insanlarımızı yerleștiriyoruz ya da yerleşik İsveçlilerden iyi insanlar seçebiliyoruz. Yeni şarapları yeni tulumlara doldurmalıyız. Bu zamanın değerini bilin. En başından işlerinizde yeni yöntemler uygulayın. Eski mayanın izi bile kalmasın. Yeni bir
Fin geleneği yaratın. Halkın sizi birer kene gibi değil, halk için çalışan bir hizmetkâr olarak görmesine izin verin. Size işi düşeni can sıkıcı sinekler olarak görmeyin, aksine gücünüzün yettiği kadar ve olabildiğince herkese karşılık verin. Halk bir işi yapmadığınızda bunu istemediğinizden değil, yapmamanız gerektiği için tamamlamadığınızı bilsin.
Siz memurların da en az rahipler ve ögretmenler kadar halkı eğitme sorumluluğu olduğunu bilin.
"Hukuksuzluğun başöğretmenlerinin kim olduğunu biliyor musunuz?" diye sordu Snellman acı bir ironiyle. "Memurlardır, yasanın temsilcisi olan memurlar. Halka yasalara saygı duymamayı öğretirler.
Bu yüzden yeni Finlandiya adına siz yasa adamlarından, vatandaşlarımıza bir meşruiyet duygusu aşılamak üzere
yardımınızı istiyorum. Dahası, derin bir iç adalet duygusu aşılamanızı da."
Sayfa 22 - İş Bankası Kültür Yayınları·Kitabı okuyor
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Bu işe yaramaz gençleri ne yapmalıydı? Ebeveynleri ve akrabaları, yöneticiler üzerinde nüfuzların ve bağlantlarını kullanarak bu uygunsuz varlıkları Finlandiya'daki önemli memuriyetlere getirmeyi başardılar. Bunlar gibi bin hatta iki bin memurdan neler beklene-bileceğini tahmin edersiniz. Yalan, ahlaki açıdan yozlaşmış, birkaç senelik eğitim almış bu insanlar zamanlarının çoğunu işyerlerinden çok pahalı barlarda ve eğlence yerlerinde geçiriyorlardı.
Çalşmayı ne istiyor ne de becerebiliyorlardı. Kaba ve cahillerdi. Hizmetlerinde dikkatsiz, halka karşı kibirliydiler. İşe geç gelip erken ayrlıyorlardı. Mesai saatlerinde kahve
ve tütün içiyor, gazete okuyor, arkadaşlarıyla sohbet ediyorlardı.
Onlara işi düşenler saatlerce beklemek zorunda kalıyordu. Kaba ve zorbalıkla insanlara, "Müdür meşgul, toplantısı var, bekle," diyerek işi geçiştiriyorlardı.
Birisi nihayet beklemeyi göze aldığında veya beklemek zorunda kaldığında uykusuzluktan kanlanmış gözleriyle suratsız, aptal yüzlü müdür ziyaretçiyi şişmiş bir hindi gibi karşılardı. Genellikle de sözünü keser, konuşmasına izin vermezdi.
Yarın gelin, bugün meşgulüm.
Ama lütfen yapmayın, taşradan geliyorum ..
Yarın dedim! Hindi suratlı memur iyice dikleşirdi.
Ama param yok, bekleyemem...
Yarın dedim, hemen dışarı çık!
Düzenledikleri eğlencelerde pahalı şaraplar su gibi akar, sayısız hafif kadın toplanırdı. Bütün bunlar çok para gerektiriyordu. Bu yüzden böyle yerlerde aklı başında insanları
dehşete düşüren şeylere karar veriliyor ve uygulanıyordu.
"Bu nasıl iş? Stockholm bunlara nasıl izin veriyor? Daha ne kadar böyle sürecek?" diyordu herkes. Halk inim inim inliyor, şikâyet ediyor, olanlara kızyordu. Dahası onlar da gittikçe kötü örneğe daha çok ayak uyduruyordu. "Amir böyleyse biz niye fırsatı tepelim? diyorlardı."
Sayfa 21 - İş bankası Kültür Yayınları·Kitabı okuyor
“Hayat nasıl da dramatik! Şu yaşananları bir kitapta okusaydım oturur ağlardım Harry. Oysa bunlar benim başıma geldi ve her şey bana öyle inanılmaz geliyor ki bir damla gözyaşım akmıyor.”
« Uzandı, raftan bir kitap aldı. Yararı olur böyle durumlarda. Bir şeyler okursun. Dalar gidersin. Her şeyi unutursun çoğu kez.
“Sadece okumaya yarıyorsa kitaptan iyi afyon yok!..”»
Sayfa 5 - Everest Yayınları, 1. Basım: Ekim 2004·Kitabı okuyor
Bizim başımıza belə bir müsibət gəlməməli idi. Çünki biz belə adamlar deyildik. Bədbəxtlik, xəstəlik, vaxtsız ölüm - belə müsibətlər çox nəcib, həqir, iddiasız adamların başına gəlir. Anna ilə mənim başıma belə bir fəlakət gəlməməli idi. İmperator kəcavəsində həşmət və əzəmətlə xalqın önündən keçdiyimiz yerdə bizi alqışlayan rəiyyətin içindən yırtıq-yamaq geyimli bir adam çıxmış, təzimi yamsılayırmış kimi yöndəmsizcəsinə baş əyərək mənim bəlalı kraliçama bir süqut fərmanı, devrilmə naməsi vermişdi.