• Nerede okumuştum, hani bir idam mahkumu ölümünden biraz önce şöyle söylemiş ya da düşünmüştü: ‘Yüksek ve sarp bir kayalıkta, ancak iki ayağımın sığabileceği, dar bir çıkıntıda, dört bir yanım uçurumlar, okyanuslar, sonsuz bir gece, sonsuz bir yalnızlık ve hiç bitmeyecek bir fırtınayla sarılmış durumda yaşamak zorunda olsam ve bütün ömrümce, bin yıl boyunca, hatta sonsuza kadar o bir karış toprakta durmam da gerekse o şekilde yaşamak, şu anda bir yarım saat içinde ölecek olmaktan çok daha iyidir.’ Yeter ki yaşayayım!”
    Yaşamak.. Ne kadar basit bir kelimeymiş gibi duruyor oysa o kadar etkili sözleri düşününce , bir insanı etkilemek için kullanılması söz konusu dahi olamaz gibi geliyor. Yaşamak..Dostoyevski de tam olarak bundan bahsediyor yıllar önce bir idama ramak kala ve bir idam sonrası yazdığı bir mektupta. Evet bir idam sonrası yazılan bir mektup.Siyasete atıldığı için çeşitli cezalar alıp seneler boyunca hapislerde yatmış üstad. Ve hep o günlerinin ne kadar önemli olduğunu vurguladığı ,kendi karakterinden oluşturduğu bir çok roman karakteriyle dış dünyaya yansıtmış düşüncelerini.Ben ölümü görmüş bir adamım diye bahseder kendisinden zira görmüş olabilme ihtimali de epey fazladır. Rusyanın yine komünizmin yoğun olduğu ve aşırı dengesiz dönemlerinden birinde Çarlık döneminde idam cezası aldığını duymuştur Dostoyevski ve arkadaşları . Her gün tek bir ayakkabı sesi duyulduğunda yemek yeme zamanı geldiği anlaşılır , tek bir ayakkabı sesi uzaktan yaklaşır,yaklaşır, uzaklaşır…
    Bir insan değil , bir ayakkabıdır gelen. Karanlık bir oda.. Saat kaçmış,günlerden neymiş, dünya dönmüş dönmemiş bilinmeyen bir zaman kavramında tek bir ayakkabı ile muhattap olmuş uzun süre bu adam.Ve bir gün ne zaman ki ayakkabı sesleri birden fazla geldiğinde ve hızlı hızlı yaklaştığında anlamışlar ki vakit gitme vaktidir.İlk önce bir insan yüzü gördüğünde gülümsemişler , sonra ise idama gider iken güneşi göreceklerini düşünüp sevinmişler. Kent meydanında o yaşama hissinden bürünen adam şunları düşünmüş:
    Bizi kent meydanına getirdiler.Önce papaz günah çıkarttı daha sonra kafalarımızın üzerinde kılıçları bilediler. Evet yaşamak kavramı gerçekten bitiyordu diye ilk kez düşündüm içimden.Ve bizi üçer üçer alacaklardı.Son kez yaşama dair bir şey istedim;o an sadece ilk üçlünün içinde olmamak istedim.Ve belki de böylece düşünebilme fırsatı bulacaktım.
    Üçer üçer seçiliyorduk ve ben ikinci üçlünün içindeydim.Kuvvetle muhtemel beş dakikam vardı.Bu belki de hayatımın en kıymetli süremin iki dakikasını sana ve çocuklarına ayırdım.Onlara sıkı sıkı sarıldım,öptüm,kokladım , iyi bak çocuklara , benim için sakın üzülme istedim. Diğer iki dakika da dünyadaki iyiliklere , düşüncelerime, insanlığa ayrılmıştı. Son dakikada ise sadece gökyüzüne doya doya bakarak nefes almak istemiştim.
    Dostoyevski idam sonrası abisine yaşadıklarını böyle anlatır.Çünkü Tam idam başlayacakken bir asker at ile yaklaşır ve mahkumların bağışlandığını duyurur.O an oradaki mahkumlar yaşamdan ölüme gidememiş ama kesinlikle ölümden yaşama dönmüş insanlardır artık.Aslında mahkumlar daha önce bağışlanmıştır ve bu sadece bir ibreti alem olsun diye düzenlenen bir törendir.Çarın bu düzenbaz idam oyunu sonrası Dostoyevski bütün o yaşamını sığdırdığı o beş dakikanın önemini asla unutmaz ve  tüm romanlarında en çokta Raskolnikov’da kendi karakterinden ve iç konuşmalarından parçalar koyar.Ve abisine yine başka bir mektubunda öyle şeyler yaşadım ki artık asla ilham sıkıntısı çekmeyeceğim demiştir.
  • Basit yaşayacaksın. Basit
    Mesela susayınca su içecek kadar basit...
    Dört çıkacak, ikiyi ikiyle çarptığında.
    Tek düğmesi olacak elindeki cihazin;
    tek bir düğme, tek bir cümle gibi...

    Sevince lafı dolandırmadan soylediğin
    'seni seviyorum' gibi.

    Basit bir öpücük yetecek sana...
    Basit, sıcak bir öpücük;
    ve o opücükle dolacak tüm günlerin,
    tüm düşlerin.
    O öpücük için yapacaksın hayatının kavgasını,
    öpücük için yiyeceksin hayatının dayağını.

    Kabak çekirdeği verecek sana
    rakamların veremediği mutluluğu.
    El yazısıyla yazılmış eğri büğrü bir mektup olacak
    en değerli kağıdın -hep yanında taşıdığın, atmaya kıyamadığın.

    İki harekette giyiniverecek,
    iki harekette soyunuvereceksin.
    Kısacık olacak uyanman,
    ve yola çıkman arasında geçen süre;
    Kısacık olacak sıcacık kollara dolanman ve
    yolculuklara çıkman arasında geçen süre.
    Kendin bile anlayabileceksin yazdıklarını;
    bakışların bile anlatabilecek kendini.

    Beklentilerin de basit olacak:
    Kaf Dağı'nın önünde bekleyecek mutluluklar.
    Bir ıslıkta bulabileceksin en uzun dostluk romanını;
    ya da bir damla gözyaşı yaşatacak sana en ucuz
    aşk romanını.

    Pankreasının sağlığına dua edeceksin
    kapatırken gözlerini.
    Zafer işareti yapacaksın tuvaletten çıkarken.
    Bir kaşarlı tost olacak aradığın
    nasıl oturacağını
    bilemediğin sofrada,
    parmakların en kıymetli çatalın.
    Yine, aynı parmaklar çözecek en karmaşık
    denklemleri.
    İskender'in kılıcı duracak avukat rehberinin yanında.
    Bir filarmoni orkestrası veremeyecek sana
    kontrplak bir gitarda doğru basılmış bir 'fa diyez'in
    mutluluğunu.

    Makyajı ilk 'a' sına kadar bilmen yetecek.
    Temizlik kokacak en pahalı parfümün.
    'Bilmiyorum' diyebileceksin bilmediğinde ve
    Çok normal olacak 'onu da' bilemeyişin.

    Tek dereden su getirmen yetecek,
    bir 'istemiyorum' diyebilmeye,
    Ne durduğu farketmeyecek abanın altında.
    Saatin, sadece saati gosterecek,
    Telefonunu sadece telefon etmek için kullanacaksın,
    Küçük bir not defteri olacak 'bilgini' en hızlı 'sayan'.

    Basit yaşayacaksın, basit.
    Sanki yaşamın bir gün sona erecekmiş gibi
    basit...

    Nazım Hikmet Ran
  • Merhaba Değerli Kitap Dostları 


    Bugün sizlerle duyulmamış ama fazlaca kıymetli bir eserin yorumuyla beraberim


    #cemilesümeyra #derindalış #kitapyorumu #tavsiyekitap #kitaptavsiyesi @suleyayinlari


    Kitabımıza geçmeden önce yazarımızı anmak istiyorum öncelikle. Geçen yıl nisan ayında henüz 40 yaşındayken hayata veda etmiş olan yazarımızı saygıyla anıyorum. Mekanı cennet olsun İnşAllah. Yazarımız edebiyat fakültesi mezunu ve bir Türkçe öğretmeni. Üniversite yıllarındayken intihar ederek yaşamına son veren yazarlar hakkında derin araştırmalar yapmış ve bu tezi daha sonra düzenlenerek kitap haline getirilmiş. Yorumlamaya niyet ettiğim kitap ise yazarın ilk ve tek öykü kitabı. 


    Kitabımıza dönecek olursam. Beni çok derinden etkiledi. Anlatımı duru ve saf. Okuduğum en samimi kitaplardan biri olduğunu söylebilirim. Kısa kısa öykülerle hergün birçoğumuzun hatırlamadığı ölüm gerçeğini hatırlattığı ve hafızalarımıza kazımayı başarabildiği için minnettarım. Öykülerinde bazen kalemi çocuklarının ellerine vermesi, bazen yaşadığı bir anılarından bahsetmesi, bazen bizi derinlere daldıracak ifadeler kullanması ve vurucu bir sonla kitabını noktalaması Cemile Sümeyra'yı ölümsüz bir yazar yapıyor. Yazarımız yazan bir aileden gelmiş ve yazan bir insan olmuş. Yazan bir eş nasip olmuş. Kitabı en başta yazar adayları olmak üzere, tüm öğretmenlere ve fani olduğunu unutan tüm değerli fani kitap dostlarına tavsiye ediyorum. Klasik haneme yazdığım bu kitabı mutlaka okumalısınız. 


    Yepyeni gönderilerde görüşmek dileğiyle. 

    Huzurla, dostlukla, kitapla kalın  🤗



    Alt kısımdaki öyküyü kaçırmayın 



    Beklememek hafifliktir denildi. O da beklemeyi şiar edindi kendine. Hakikaten de hafiflik hissetti. Hafiflik, huzurun ta kendisiydi. Ama nedense yetmiyordu. Arayış hep devam ediyordu.



    Duru bir yürüyüş seçti; dupduru. Hafif bir yürüyüştü bu, huzurlu yani. Yürürken uçuyordu sanki. Uçmak büyüleyiciydi. Büyülendi kaldı kendi uçuşuyla.



    Yürüyordu. Yürümeyi önemsedi hep. Yürürken bir sonsuz mavilik ilişti gözüne. Uzaklarda... Sevindi. Ne de güzeldi bu mavilik. Mavide derinlik buldu, sudaysa bambaşka bitimsiz bir huzur. Önce kıyısında gezindi bu maviliğin, kolaçan etti dört bir yani, boylu boyunca ve enine boyuna. Dolandı durdu bu huzur diya- rında. Uzun uzun yürüyüşler yaptı. Çok ama çok uzun yürüyüşler... Tanımak istedi, bilmek, daha da sevmek. Böylece gitgide koptu kıyıdan. Oysa sağ kalabilmek yahut içinde yer eden korkudan kurtulabilmek için en azından bir ayağı kıyıda olmalıydı; işte bunu bilemedi. Kıyıdan uzaklaştıkça maviliğin koynunda buldu kendini. Anladı ve hissetti ki, deniz diyorlar bu derinliğin adına.



    Deniz... Ne güzel, ne ince, ne manidar, dedi içinden.


    Bir karış suda boğulan insan olma artık, dedi kendine. Artık dalgalara direnmeliydi. Yıkılmamalıydı. Denizde buldum kendimi, dedi bir gün. Denizsiz olmuyor ki... Bir duygunun etkisiyle daldı iyice derine. Meğer bu kıyılarda hiç deniz olmazmış. Laf arasında öyle görmeyi dileyenlerin söyledikleri küçük yalanlardan ibaretmiş her şey. Deniz derlermiş okyanusa. Olmadığını bile bile kandırırmış böylece insan kendini, yalanının etrafında dolanırken.



    Önce nefes alınmaz bir yerde olduğunu anladı... Düşündü bir an, dalmanın da bir usulü varmış, diye. Ne çıkabildi ne de durabildi, derinlerde düşünemez oldu.
  • "Ben bir işçiyim!"

    Övünecek ne var bunda?
    Çalışmaya bakılsaydı, atlar herkesten kıymetli olurdu..
    Maksim Gorki
    Sayfa 82 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları 3.Basım
  • Hayat, sebep olduğu pek çok sıkıntının bedelini ödüyor aslında. Ondan aldığımız çok kıymetli bir şey var. Boyumuzun ölçüsü. Ölçüsüzce yaşayıp, ölçüsüzce sevip, ölçüsüzce içip, ölçüsüzce ne bok yiyeceğimizi bilemediğimiz zamanların ardından durup kendimizi ve geçmişimizi sorguladığımızda görüyoruz ki. Evet, elimize vermiş hayat. Boyumuzun ölçüsünü.
  • Yolda kervanı haramiler soyuyor ve herkesin altınını, gümüşünü alıyorlar. Gazali’nin de bir tek torbası var. Torba da gidiyor. Herkes kaderine razı olmuşken Gazali haramileri aramaya başlıyor. Aylarca aradıktan sora haramilerin saklandığı mağarayı buluyor ve torbasını geri istiyor. Nöbetçiler bu deli çocuğu öldürmeye hazırlanırken Haramibaşı gürültüyü duyuyor ve neler olduğunu soruyor. Bir deli oğlanın geldiğini ve torbam da torbam diye tutturduğunu söylüyorlar. Haramibaşı ‘Gönderin şu çocuğu bana’ diyor. Sonra ona ‘Evladım, herkesin servetini aldık, ses çıkaran olmadı. Senin torbanda bunlardan daha kıymetli ne olabilir ki canını tehlikeye atıp buralara geldin?’ diye soruyor. Gazali ‘Benim yüküm onlardan daha değerli’ diyor. ‘Çünkü içinde Bağdat’taki hocamın ders notları vardı.’ Haramibaşı adamlarına ‘Verin şu çocuğun torbasını’ diye emrediyor.  ‘Karnını doyurup yola çıkarın.’ Sonra da Gazali’ye dönüyor. ‘Ders notlarını iade ediyorum delikanlı,’ diyor. ‘ama alim olmak istiyorsan bir şeyi unutma.’
    Gazali Nedir o? Diye soruyor. Haramibaşı diyor ki: ‘Senden çalınan bilgi senin değildir.’ 
  • "Kaybedilen en kıymetli eşyanın,servetin,her türlü dünya saadettin acısı zamanla unutuluyor. Yalnız kaçırılan fırsatlar asla akıldan çıkmıyor ve her hatırlayışta insanın içini sızlatıyor.Bunun sebebi herhalde,"Bu böyle olmayabilirdi!"düşüncesi,yoksa insan Mukadder telakki ettiği şeyleri kabule her zaman hazır..."
    Sabahattin Ali
    Sayfa 148 - Yapı Kredi Yayınları / Sabahattin Ali / Kürk Mantolu Madonna