Mânâ âlemine geniş bir pencere açan ve o pencereden okuyan kişinin kapasitesine göre o âlemin de müşâhede edilmesine vesile olan nadide eserlerden bir tanesi hatta şahsi kanaatimce zirvedeki. Hayatınızı gözden geçirin Mesnevi'yi okuyun ve okuduktan sonraki hayatınızı gözden geçirin kastımı o zaman daha iyi anlayacaksınız. Şunu da katî suretle belirtmek isterim ki; Mevlânâ'yı sosyal medyadaki sürekli dolaşan nüktelerden tanıyamazsınız. Mesnevi'nin ne kadar iyi bir eser olduğundan bahsetmek abesle iştigal olacağından, Mesnevi herkesin kütüphanesinde bulunması gereken eserlerden bir kitap ve bir yaşam tarzı olarak benimsenmeli diye düşünmekteyim.
Mevlânâ, ‘Men bende-i Kur’ânem eger cândârem / Men hâk-i rehi Muhammed Muhtârem’ buyuruyor Mesnevî’sinde. ‘Yaşadığım sürece Kur’an’ın kölesi, Hazret-i Muhammed’in ayağının tozuyum…’ Bu demek oluyor ki Resulullah rehberliğinde Kur’an’a ulaşan yol Hazret-i Pîr’i tanıyıp anlamak ve izinden yürümekten geçiyor.
Derdi olmayan adama bir şey anlatmaz Mesnevî. Tilki, tavşan hikâyesi anlatır. Hayatta dert bellediğimiz ne kadar şey varsa duyduklarımızdan, gördüklerimizden kaynaklanır. Anne baba der ki; okuman, yetişmen lazım. Zamanla siz de dert etmeye başlarsınız. Sonra bunun aslında ihtiyaç olduğunu anlar, istek duyarsınız. Bilginin farkına vardıkça istek ve ihtiyacınız da artar. Hangi sahada istek, ihtiyaç ve bilginiz artıyorsa o sahada mütehassıs olursunuz.
Mesnevî-i Manevi’de anlatılan muhabbet de böyledir. Bir insanın Allah, Peygamber derdi yoksa cennet cehennem derdi de olmayacaktır.
Düşünün ki Japonya’da iki bin yıl evvelinin metinlerini oturup bir Japon rahatlıkla okuyabiliyor. Bir İngiliz bin iki yüz yıl evvelki eserlerinden metinler okuduğu vakit bir şeyler anlayabiliyor. Fransa'daki bir lise öğrencisi, tarihindeki ünlü şairlerin, edebiyatçıların kendi çağdaşlarına armağan ettiği şiirlerini bugün bile okuyup anlayabiliyor. Ama biz; yüz yıl öncesinin metinlerinden bile hiçbir şey anlamıyoruz. Lise mezunu, üniversite mezunu hatta edebiyat fakültesi lisans mezunu çok az genç, değil yüz yıl kırk yıl öncesinin tükçesini, Kanunî'yi, Fuzûlî'yi, Muhûbbî'yi demiyorum Necip Fazıl merhumu lûgatsız anlamakta bile güçlük çekiyoruz.
Batı dilin medeniyet olduğunun farkında olduğu için yıllardır ilkokul seviyesinden başlayarak 8 yıllık vermiş olduğu eğitiminde kitaplarına yetmiş bir bin civarında kelime dağarcığı ile yetiştirirken, bizim bu 8 yıllık eğitim sonundaki kelime haznemiz yedi bin, sekiz bin civarında kalmışsa dert edecek mühim bir meselimiz var demektir. Bu yüzden; dil ve müslümanca duruşumuz bu işin teferruat gibi görünen ama olmazsa olmaz medeniyetimizin varlık sebebidir.
Eskiyle bir bağım var, genele kıyasla belki biraz daha sağlam bir bağ. O eskimeyen eskinin detaylarını çok severim. “Kemalât teferruatta saklıdır” derler. Küçücük ayrıntılardan güzellikler doğar. “Dil” bunlardan bir tanesi. Batıdan bir takım referanslarla konuşmak bugün entelektüelliğin bir tezahürü haline gelebilir ama münevverliğin asla değil. Bunu batıya bakan gözümüzü kapatmalıyız diye söylemiyorum. Çağlar kapatıp, çağlar açan medeniyetimizi öğrenmeden batıya takılı kalmak; günümüzde Müslümanlığı yaşamadan anlatmaya çalışmak gibi boş bir eylem olarak kalmaktadır. Günlük konuşmalarımızda sık sık tekrar eden kelimelerimizi bir kenara bırakıp, dilimize pelesenk olmuş
Yedi Güzel Adam'dan biri olan Rasim Özdenören'in yıllar önce yazmış olduğu 'Müslümanca Yaşamak' adlı bu eseri, onu daha yakından tanımak isteyenler için bulunmaz bir fırsat. Herkesin anlayabileceği bir sadelikte yazılmış olmamasına rağmen son baskıları günümüz Türkçesine daha yakın bir hale getirilmiş ve akıcı bir kitap ortaya çıkmış.
Evet, nüfusumuzun %98'i Müslüman olan topraklarda dünyaya gözlerimizi açmak şüphesiz bir nimettir. Müslüman olarak doğan, yaşayan bir toplumun bireyleri olarak inancımız ve ikrarımız gereği bundan övünç de duyarız. Sağ elimizi göğsümüzün sol tarafına götürüp 'Elhamdülillah Müslümanız' demeyi de daha bir maharet biliriz. Lakin 'Müslümanca Yaşama'nın hiçte bu boyutlara indirgenerek bakılacak kadar basit bir şey olmadığını, Müslümanım diyen her insanın bir vazifesi olduğunu, "din adamı" diye bir tabirin dinimizce bir karşılığının olmadığını Allah'a, kitabına ve peygamberlerine iman eden her Müslümanın bu dine karşı bir sorumluluğunu olduğunu, daha geniş bir pencereden kuş bakışı İslam coğrafyasına bakılması gerektiğini, perspektifi daha geniş tutarak bakarak, Müslümanlığa bakış açımızı şekillendirmeyi çok güzel özetliyor yazar.
Okyanusta bir damlayı temsil ettiğimiz şu Dünya'da, okyanusun da bir yaratanı olduğunu unutmamak adına, gözü de gören bir gözün olduğunun bilincine varmalıyız. Müslümanca kimliğimizi oluşturmak için okunması gereken eserler listenizin başlarına bu kitabı da koyabilirsiniz.
Okuduğum kitabın, son sayfasındaki SONSÖZ YERİNE diye atılan başlığın altındaki son söz şu şekilde bitiyor. "De ki; ölümüm ve hayatım O'nun içindir.." Kur'an, 6:162.
Yüzlerce sayfayı okumama rağmen tek bir Allah kelâmı ile yüzlerce sayfayı özetlemiş yazar.. Ne kadar manidar bir sonsöz olduğunu üzerinde biraz düşününce anlıyor insan. 'Bütün kitapların aslında tek bir kitabı anlamak için yazıldığını ve 'bütün muhabbetlerin sonunu Allah'a bağlayamadıysak boş konuşmuşuz' demektir olduğunu ifade ediyor sanki.
Ölüm, yaşam gibi hayatın kaçınılmaz bir gerçeği ama asla bir son değil, inanan için bir başlangıçtır. Biz biliyoruz ki; ömür sermayesi tükeniyor, ölüm ölmüyor. Bir ölümlü olarak, toprağa götüremeyeceğim şeylere bağlanmaktan haya ederim. Ölüm kapımızı çalmadan ve tövbe kapısı kapanmadan dostlar; bize kalmayacak bir dünya için, bize kalacak günahlar biriktirmeyelim..
Öğrencilik yıllarımda 'Aysel git başımdan, ben sana göre değilim' şiirinden önce daha çok merak ettiğim bir kültürdü divan edebiyatı. Cihana hükmeden otuz altı Osmanlı padişahının otuz üçünün divan edebiyatı ile haşır neşir olduğunu öğrendiğimden beri böyle bir medeniyetin mensubu olduğumdan onur duydum hep. Ancak divan edebiyatının 'mefulü mefailü failatün failün' den ibaret olmadığını, bilinç altımıza yerleştirilenin aksine aslında her beytin, her mısranın arka yüzünde derin mânâlar ihtiva ettiğini, kelimelerin hayati bir değere sahip olduğunu söyleyen Hayati İnanç, Can Veren Pervaneler kitabında bunu çok güzel ifade etmiş.
Kısacası Divan Edebiyatının eğitimde not sistemine dayalı bir şey olmadığını, severek şiiri okumanın lezzetini anekdotlar, manzumeler ve seyrüseferlerle herkesin anlayabileceği bir dil sadeliğiyle, yazarın kendi ifadesiyle 'Türkçenin Türkçeye tercümesiyle akıcı bir şekilde aktarıyor.
Diyor ki 127.sayfadaki Ziya Paşa'nın berceste mısrasında;
"Geçti gün ferdâyı ko sâat bu sâat dem bu dem"
(Dün geçti, yarın gelir mi gelmez mi belli değil, sâat bu sâattir, bu an)
Okumak için geç kalmayın, "Dem bu dem" dir.