Son olarak sahilde köpeğiyle koşu yapan bir kadının yanına yaklaşıp Karl Marx hakkında ne düşündüğünü sordum. Kadın tepeden tırnağa süzdü beni, kekeledi;
"Marx iyi biri. Güzel konuşuyor, belki oyumu ona verebilirim," dedi. Ardından da "Bir çikolata olsaydınız neli olmak isterdiniz?" diye sordum.
Bakışlarını herhangi bir şeyin büyüsüne kapıp koyuvermek daha iyi, bir şeye bakmak, bakışlara yemini vermek, beslemek ve bir şeye bağlamak sımsıkı; sonra kendi içine, derinliklerine, bakışlardan kurtulmuş olarak, kendi içindeki karmakarışık geceye doğru inmek, kaymak; gözlerini yol kenarındaki ağaççıklara dikti, solda, kocaman, yemyeşil ve donup kalmış bir hareket; gürleyip çatladığı, binbir parçaya ayrılıp dağıldığı an yakalanıp öylece dondurulmuş bir dalga; şaşkın, bitmeyen bir koşu halinde yapraktan yaprağa atlayan, gidip gelen, bu yeşil ve canlı kalabalıkta eriyen bakışlar.
Aşikar bir hakikattir ki, herkes bu dünyaya bir kapıdan,yani ana rahminden gelmekte,sonradan nefsani ve ruhani davranış ve hislerle dolu,adeta engelli bir koşu yeri olan dünyada fani hayatını yaşamaktadır.Kundak ile tabut arasındaki bu kısacık koridoru geçtikten sonra da, ecel kapısından ebedi alemin ilk konağı olan kabri adım atmaktadır.Kabir ise, kıyamet günü hesaba çekileceğimiz ilahi mahkemenin adeta bekleme salonudur.
“Balık tutmaktan hoşlandığım yaz. Çünkü o hoşlanıyordu. Koşu yapmaktan hoşlanmayı. Çünkü o hoşlanıyordu. Ahtapottan, Herakleitos’tan, Tristan’dan hoşlanmayı… Bir kuşun öttüğünü duyduğum, bir bitkiyi kokladığım ya da sıcak, güneşli günlerde ayaklarımın altından buğu yükseldiğini hissettiğim ve tüm duygularım tetikte olduğundan, tüm bunların kendiliğinden ona doğru koştuğunu gördüğüm yaz.”