• Çelik gibi sinirleri olanlar için. GERÇEK BİR HAYAT HİKAYESİ: SORAYA'YI TAŞLAMAK.

    SORAYA...

    13 yaşındaki İranlı Soraya, küçük suçlardan sabıkalı 20 yaşındaki Ghorban Ali ile evlendirilir. 23 yıl süren evliliğinde yedi çocuğu olur. Kocasının dayaklarından dolayı iki bebeği de ölü doğar.

    İran’da 1979 yılında İslam Devrimi ile her şey değişir.

    Komşu kasabada gardiyan olarak çalışan Ghorban Ali, orada 14 yaşındaki bir kıza göz koyar. Soraya'yı boşamak ister ve nafaka vermemek için onu sadakatsizlikle suçlar ve yalancı tanıklar ayarlar.

    Çocukluk arkadaşı Firuze'nin ölümünden sonra Soraya, Firuze’nin ortada kalan kocası Haşim ve çocuklarına ev işlerinde yardım etmeye başlar. Hain planı için bu durumu kullanan Ali, karısının onu Haşim’le aldattığını ileri sürer ve kısa süre içerisinde bunu küçük kasabada yayar.

    Ali daha sonra Haşim’i tehdit ederek yalan söylemesini ister; çünkü hükmün gerçekleşmesi için 4 erkek şahide ihtiyaç vardır. Bunlar da bir şekilde bulunur ve Soraya’nın babası Morteza Ramazani de toplum baskısına boyun eğerek recm cezasını onaylar.

    35 yaşındaki Soraya, 15 Ağustos 1986 tarihinde şeriat hükümlerine göre recm ile kurban edilir.

    Soraya’ya son sözleri sorulduğunda verdiği yanıt şu olur:

    “Bunu nasıl yapabilirsiniz? Sizler benim dostum, arkadaşlarımsınız. Birlikte aynı sofraya oturduk, aynı yemekten yedik. Sen benim babamdın, sizler benim oğullarımdınız, sen benim kocamdın!
    Bunu bana nasıl yapabildiniz? Bunu herhangi bir insana nasıl yapabiliyorsunuz?”

    Ağlamayacağına söz veren Soraya’ya ilk taş darbesi babasından gelir...
    Daha sonra sırasıyla oğullarının ve kocasının, ardından da salyaları akan halkın attığı taşlarla katledilir.

    Recm cezasının uygulanmaması için çaresizce çırpınan Soraya'nın halası Zahra, bu olayı tüm dünyaya duyuracağına dair kendisine söz verir. Katliam sonrası İran asıllı Fransalı yazar Freidoune Sahebjam'a anlattıkları yazar tarafından kitaplaştırılır. Bu gerçek yaşam öyküsü 2008 yılında beyaz perdeye "Soraya'yı Taşlamak" adıyla aktarılır..
  • SORAYA... 13 yaşındaki İranlı Soraya, küçük suçlardan sabıkalı 20 yaşındaki Ghorban Ali ile evlendirilir. 23 yıl süren evliliğinde yedi çocuğu olur. Kocasının dayaklarından dolayı iki bebeği de ölü doğar.
    İran’da 1979 yılında İslam Devrimi ile her şey değişir.
    Komşu kasabada gardiyan olarak çalışan Ghorban Ali, orada 14 yaşındaki bir kıza göz koyar. Soraya'yı boşamak ister ve nafaka vermemek için onu sadakatsizlikle suçlar ve yalancı tanıklar ayarlar.

    Çocukluk arkadaşı Firuze'nin ölümünden sonra Soraya, Firuze’nin ortada kalan kocası Haşim ve çocuklarına ev işlerinde yardım etmeye başlar. Hain planı için bu durumu kullanan Ali, karısının onu Haşim’le aldattığını ileri sürer ve kısa süre içerisinde bunu küçük kasabada yayar.

    Ali daha sonra Haşim’i tehdit ederek yalan söylemesini ister; çünkü hükmün gerçekleşmesi için 4 erkek şahide ihtiyaç vardır. Bunlar da bir şekilde bulunur ve Soraya’nın babası Morteza Ramazani de toplum baskısına boyun eğerek recm cezasını onaylar.

    35 yaşındaki Soraya, 15 Ağustos 1986 tarihinde şeriat hükümlerine göre recm ile kurban edilir.

    Soraya’ya son sözleri sorulduğunda verdiği yanıt şu olur: “Bunu nasıl yapabilirsiniz? Sizler benim dostum, arkadaşlarımsınız. Birlikte aynı sofraya oturduk, aynı yemekten yedik. Sen benim babamdın, sizler benim oğullarımdınız, sen benim kocamdın!
    Bunu bana nasıl yapabildiniz? Bunu herhangi bir insana nasıl yapabiliyorsunuz?” Ağlamayacağına söz veren Soraya’ya ilk taş darbesi babasından gelir...
    Daha sonra sırasıyla oğullarının ve kocasının, ardından da salyaları akan halkın attığı taşlarla katledilir.
    Recm cezasının uygulanmaması için çaresizce çırpınan Soraya'nın halası Zahra, bu olayı tüm dünyaya duyuracağına dair kendisine söz verir. Katliam sonrası İran asıllı Fransalı yazar Freidoune Sahebjam'a anlattıkları yazar tarafından kitaplaştırılır. Bu gerçek yaşam öyküsü 2008 yılında beyaz perdeye "Soraya'yı Taşlamak" adıyla aktarılır.
  • SORAYA' YI TAŞLAMAK

    13 yaşındaki İranlı Soraya, küçük suçlardan sabıkalı 20 yaşındaki Ghorban Ali ile evlendirilir.

    23 yıl süren evliliğinde yedi çocuğu olur. Kocasının dayaklarından dolayı iki bebeği de ölü doğar.

    Iran'da 1979 yilinda Islam devrimi ile hersey değişir.

    Komşu kasabada gardiyan olarak çalışan Ghorban Ali, orada 14 yaşındaki bir kıza göz koyar.

    Soraya' yı boşamak ister. Fakat nafaka vermemek için onu sadakatsizlikle suçlar ve yalancı tanıklar ayarlar.

    Çocukluk arkadaşı Firuze'nin ölümünden sonra Soraya, ortadan kalan kocası Haşim ve çocuklarına ev işlerinde yardım etmeye başlar.

    Hain planı için bu durumu kullanan Ali, karısının onun Haşimle aldattığını ileri sürer ve kısa süre içerisinde bunu küçük kasabada yayar.

    Ali daha sonra Haşim'i tehdit ederek yalan söylemesini ister, çünkü hükmün gerçekleşmesi için dört erkek şahide ihtiyaç vardır.

    Bunlar bir şekilde bulunur ve Soraya'nin babası Morteza Ramazani de toplum baskısına boyun eğerek recm cezasını onaylar.

    35 yaşındaki Soraya, 15 ağustos 1986 tarihinde seriat hükümlerine göre recm ile kurban edilir.

    Soraya'ya son sözleri sorulduğunda verdiği yanıt şu olur:

    "Bunu nasıl yapabilirsiniz? Sizler benim dostum, arkadaşlarınsınız. Birlikte aynı sofraya oturduk, aynı yemekten yedik.

    Sen benim babamdın, sizler benim oğullarımdınız, sen benim kocamdın!

    Bunu bana nasıl yapabildiniz? Bunu her hangi bir insana nasıl yapabiliyorsunuz?

    Ağlamayacağına söz veren Soraya'ya ilk taş darbesi babasından gelir..

    Daha sonra sırasıyla oğullarının ve kocasının, ardından da salyaları akan halkın attığı taşlarla katledilir.

    Recm cezasının uygulanmaması için çaresizce çırpınan Soraya'nin halası Zahra, bu olayı tüm dünyaya duyuracağına dair kendisine söz verir.

    Katliam sonrası İran asıllı Fransa'li yazar Freidoune Sahebjam'a anlattıkları yazar tarafından kitaplaştirilir..

    Bu gerçek yaşam öyküsü 2008 yılında beyaz perdeye " Soraya'yi taşlamak " adiyla aktarılır...
  • SORAYA...

    13 yaşındaki İranlı Soraya, küçük suçlardan sabıkalı 20 yaşındaki Ghorban Ali ile evlendirilir. 23 yıl süren evliliğinde yedi çocuğu olur. Kocasının dayaklarından dolayı iki bebeği de ölü doğar.

    İran’da 1979 yılında İslam Devrimi ile her şey değişir.

    Komşu kasabada gardiyan olarak çalışan Ghorban Ali, orada 14 yaşındaki bir kıza göz koyar. Soraya'yı boşamak ister ve nafaka vermemek için onu sadakatsizlikle suçlar ve yalancı tanıklar ayarlar.

    Çocukluk arkadaşı Firuze'nin ölümünden sonra Soraya, Firuze’nin ortada kalan kocası Haşim ve çocuklarına ev işlerinde yardım etmeye başlar. Hain planı için bu durumu kullanan Ali, karısının onu Haşim’le aldattığını ileri sürer ve kısa süre içerisinde bunu küçük kasabada yayar.

    Ali daha sonra Haşim’i tehdit ederek yalan söylemesini ister; çünkü hükmün gerçekleşmesi için 4 erkek şahide ihtiyaç vardır. Bunlar da bir şekilde bulunur ve Soraya’nın babası Morteza Ramazani de toplum baskısına boyun eğerek recm cezasını onaylar.

    35 yaşındaki Soraya, 15 Ağustos 1986 tarihinde şeriat hükümlerine göre recm ile kurban edilir.

    Soraya’ya son sözleri sorulduğunda verdiği yanıt şu olur:

    “Bunu nasıl yapabilirsiniz? Sizler benim dostum, arkadaşlarımsınız. Birlikte aynı sofraya oturduk, aynı yemekten yedik. Sen benim babamdın, sizler benim oğullarımdınız, sen benim kocamdın!
    Bunu bana nasıl yapabildiniz? Bunu herhangi bir insana nasıl yapabiliyorsunuz?”

    Ağlamayacağına söz veren Soraya’ya ilk taş darbesi babasından gelir...
    Daha sonra sırasıyla oğullarının ve kocasının, ardından da salyaları akan halkın attığı taşlarla katledilir.

    Recm cezasının uygulanmaması için çaresizce çırpınan Soraya'nın halası Zahra, bu olayı tüm dünyaya duyuracağına dair kendisine söz verir. Katliam sonrası İran asıllı Fransalı yazar Freidoune Sahebjam'a anlattıkları yazar tarafından kitaplaştırılır. Bu gerçek yaşam öyküsü 2008 yılında beyaz perdeye "Soraya'yı Taşlamak" adıyla aktarılır.
  • MUSTAFA YAZGAN
    TÜRKİYE 26 DÜŞMANLA MÜCADELE EDİYOR
    RÖPORTAJ
    Yayınlanma tarihi 26 Ekim 2017Yorum Yapon Türkiye 26 düşmanla mücadele ediyor
    Gazeteci-yazar Mustafa Yazgan ile mülâkat (3)

    Siyasetteki arkadaşlar, “Birileri bizim projelerimizi engelliyor” diyor. “Birileri arkamızdan paralel bir yapı kuruyor” diyor. Kim bunlar? Rockefeller Vakfı, ihtilalci Soros. Bunlar birileri dedikçe vatandaş tam kavrayamadı. Ben bunları tek tek konferanslarımda anlatıyorum. 26 düşmanla boğuşuyoruz şu anda.



    Türkiye yeni bir seçimden çıktı. Aslında çok yeni değil, ama henüz hükümet bile kurulamadı. Seçim sonrası ortaya çıkan tabloyu ve bunların sebeplerini değerlendirebilir misiniz?
    Seçim sonuçları ile ilgili görüş, tespit ve kanaatlerimi yazmaya devam ediyorum hala. Çok yönlü bir şekilde bakıyorum olaylara. Bütün Türkiye, meydanlardaki düşmanların projelerini az çok öğrendi. Lakin siyasetteki arkadaşlar hala “birileri” diye konuşuyor. “Birileri arkamızdan paralel bir yapı kuruyor” diyor. Kim o birileri? Ben açık açık yazdım. Gülen ve adamları. “Birileri bizim projelerimizi engelliyor” diyor. Kim bunlar? Rockefeller Vakfı, ihtilalci Soros. Bunlar birileri dedikçe vatandaş tam kavrayamadı. Ben bunları tek tek konferanslarımda anlatıyorum. 26 düşmanla boğuşuyoruz şu anda:
    Dünya mason locaları (Yark ve Skock)
    Türkiye’de, dünya localarının uzantıları “Mason Biraderler” Türk Yükseltme Cemiyeti, Büyük Türkiye Locası
    ABD, İngiltere, Fransa, Alman, Suriye (Esat) istihbaratçıları
    Avrupa Birliği içinde Türkiye’ye düşman fert ve kuruluşlar (Hristiyan Kulübü)
    İsrail’in yayılmacı hedefleri (Arz-ı Mevüd ve MOSSAD)
    Osmanlı’nın (Mezopotamya) coğrafyasında cirit atan CIA
    Dünya Siyonist lobisi
    PKK, KCK, HDP, IŞİD (‘Irak Şam İfsat Dayanışması’ diyorum ben)
    DHKP-C, Türkiye Komünist Partisi, DEAŞ
    Türkiye’deki misyonsuz “Politik Muhalefet”
    Ulusalcılar ve medya organları
    Sabataycılar
    Faiz lobisi
    Varlıkları dış ekonomik güçlere bağlı iş adamları (TÜSİAD)
    Sokak anarşistleri (paralarla beslenen militanlar)
    Hainlere alet olan içerideki medya patronları
    Ergenekon yılanı (Nuseyri, darbe işbirlikçileri)
    Suriye’de Beşar Esad belası ve katliamları
    El-Kaide lobisi
    Ermeni lobisi
    Dünya Kiliseler Birliği
    Vatikan, misyonerler
    Devlet içinde gizli devlet yapılanması (PDY)
    Pensilvanya’dan Gülen çılgınlığı
    Batinilik (Hasan Sabbah’ın haşhaşilik terörü)
    Bizansı ihya (diriltme) “Megalo idea”sı
    İşte biz şimdi Türkiye’de bunlarla boğuşuyoruz. Vatandaşlar bunları tam olarak idrak edemedikleri için, nasıl olsa AK Parti birinci parti diyerek başka partilere kaydılar. Açıkça seçimlerde Doğu Anadolu’da silah zoruyla rey kullandırıldığı için, büyük çapta bir hile de söz konusu oldu. Kesinlikle ben inanıyorum ki, o meydan mitinglerinin sonucunda, AK Parti yüzde 55’i rahatlıkla yakalayabilirdi. Ama bu dediğim sebeplerden, laçka, davasız ve AK Partili geçinenler, nasılsa abilerimiz kelleyi koltuğa almış, bu işi götürür, biz de meyvesini yeriz diye düşünenler, maalesef bu sonuçlara sebep oldular.



    Başkanlık Sistemi ile ilgili de konferanslarınız oldu. Neler anlatıyorsunuz Başkanlık Sistemi ile ilgili? Türkiye’nin Başkanlık Sistemi’ne neden ihtiyacı var?
    Başkanlık Sistemi, devlet sistemleri içinde bir sistemdir. Lakin dikkat ederseniz, bütün başarılı devletler ve dünyanın gelişmiş devletleri Başkanlık Sistemi ile idare ediliyor. Çünkü Başkanlık Sistemi, istikrarlı idare sistemidir. Parlamenter Sistem ise, birbirine düşen partilerin, kendi aralarındaki kavgadan dolayı, o memlekete hiçbir faydanın olmadığı bir sistemdir. Ki, yaşıyoruz şu anda. Taa yirminci asır boyunca, 60-70-80-90’lı yıllarda biz bu sistemin belasını çektik. Dış kuvvetler bizi tek parti idaresinden koalisyona düşürdü, işte görüyorsunuz, koalisyon da kurulamıyor.

    Erken seçim mi olur diyorsunuz…
    Olabilir. Öyle tahmin ediyorum ben. Çünkü bütün partiler “Ben” diyor. Vatan demiyor, millet demiyor, istikbal, istiklal demiyor. Erken seçim için şimdiden çok ciddi çalışmalar yapmamız lazım. Seçime kadar olan dönem, Türkiye’nin ölüm ve kalım mücadelesidir. Aynen İstiklal Savaşı’ndaki 26 Ağustos Başkomutanlık Meydan Muharebesi gibi.

    Zannedersem 60’ların sonlarında Diyanet İşleri Başkanlığı’nda özel kalem müdürlüğü yaptınız. Hep size kıyaslama soruları soruyorum, fakat bunu da çok merak ediyorum. O zamanın Diyanet İşleri ile şimdinin Diyanet İşleri’ni de kıyaslayabilir misiniz?
    Ne demek Sevda Hanım, kıyaslamalarla öğreneceğiz gerçekleri. 65-66 dönemlerinde merhum İbrahim Elmalı’nın zamanında Özel Kalem Müdürlüğü yaptım. Şu anda Mehmet Görmez Bey medarı iftiharımızdır. Kendisini takdir, tebrik ve sevgiyle anıyorum. Tamamen bizim gönüldaşımız, kardeşimizdir. Bugünkü Diyanet İşleri artık kabuğunu yırtmış ve Devlet Bakanlığı emrinde “tapu kadastro” memurluğu seviyesinde bir makam olmaktan çıkmıştır. Bunun bir hikâyesi var, biliyorsunuz. İbrahim Elmalı’nın Tunus ziyareti sırasında, masonlar Demirel’e baskı yaptılar ve seyahati yarıda kestirdiler. Refet Sezgin de Devlet Bakanı o zamanlar “benim nazarımda tapu kadastro memuru neyse, Diyanet İşleri Başkanı da odur” diyor. Bundan yeni neslin haberi yok. Tapu kadastro memurluğu seviyesine düşürülmüş bir Diyanet, şu anda kabuklarını yırtmıştır. Çok ciddi kültürel, dini, ahlaki yayılmalar yapıyor. Ha, İslam geleneğinde böyle bir başkanlık var mıdır, yok mudur o tamamen teorik planda tartışılacak bir konudur.

    Zamanında Türkiye ve Ortadoğu Enstitüsü’nde asistanlık yapmıştınız. Bölgeyi ve sorunları bilen birisi olarak Türkiye’nin Ortadoğu ilişkilerini nasıl buluyorsunuz?
    Efendim biliyorsunuz, biraz önce saydığım 26 düşmanın en az 10 tanesinin el birliği ile Ortadoğu’daki Osmanlı coğrafyası paramparça edildi. Ve bu düşmanlar, ekonomik anlamda enerji ihtiyacını karşılamak için, Ortadoğu’nun petrollerinin olduğu coğrafyaya, her türlü zulmün tatbik edilmesi karşılığında o halkları perişan ettiler. Dolayısı ile bugün, 1948’de kendilerince İsrail’in bir devlet olarak (bir terörist devlettir İsrail, ciddi bir devlet değildir. Çünkü devletler hukukuna da uymaz) kuruluşundan sonra, Ortadoğu hepten karıştı. Yahudi, vaad edilmiş toprakları kendine bir ideoloji edindi. Birinci Cihan Savaşı’nın çıkış sebebi bu, İkinci Cihan Savaşı’nın çıkış sebebi bu, şu anda Ortadoğu’daki çıbanbaşı İsrail, ne Filistin’e ne Gazze’ye ne Mısır’a ne bir başka yere huzur vermiyor. Irak, Amerika’nın işgali altına girdi. Suriye, şimdi paramparça. Müslüman bir başkanları yok. Ortadoğu bir petrol savaşının alanıdır.

    Bu tablonun hiç mi olumlu bir yanı yok peki?
    Ama bu savaş devam ederken, bütün dünyada uyanan İslami hareket var. AK Parti’nin de açılan açısıyla birlikte, geniş açılı bir dünya coğrafyasına bakış ve Tayyip Beylerin genç yaşından beri aldıkları dünya stratejilerinin uygulama alanları, bugün Tayyip Bey’i, dünya çapında bir lider konumuna getirmiştir. Bundan memnun olmayan deminden beri saydığım o düşmanlar, yüzsüzlüğü şımarıklığı ahlaksızlığı saldırganlığı ve vahşeti gündeme getirerek, bugün bizi tehdit eder duruma geldiler. Kim ne yaparsa yapsın, ok yaydan çıkmıştır artık. Ortadoğu’da bir zelzele başlamıştır. Bu zelzeleden korktular, Mısır’a hemen Sisi gibi şerefsiz bir darbeciyi gönderdiler. Mısır halkı orada esaret altına alındı. Bütün bunlar gelip geçicidir. Çünkü artık Ortadoğu zelzelesinde Osmanlı, yeniden diriliş noktasına gelmiştir. “Diriliş Postası”nın da tam bu noktada büyük mesuliyetleri vardır. Bu konuda elden gelen her türlü yardım bu gazeteye yapılmalıdır.

    Diriliş Postası

    NECMİ, SEN BİR PARTİ KUR DA HEPİMİZ REYLERİ SANA VERELİM
    RÖPORTAJ
    Yayınlanma tarihi 26 Ekim 2017Yorum Yapon Necmi, sen bir parti kur da hepimiz reyleri sana verelim
    Rahmetli Mehmet Zahit Kotku Efendi, ‘Arkadaşlar, bakın bizim cemaat bayağı güzel ve kalabalık, niye biz hep gidip Adalet Partisi’ne rey veriyoruz? Necmi, sen bir parti kur da, hepimiz reyleri sana verelim’ dedi. Milli Nizam Partisi işte böyle bir düşünceyle kuruldu.”

    Mustafa Yazganla mülakat 2



    Gelelim sizin eserlerinize. 1972’de yazdığınız Sessiz Çığlık, İslami kesimde -her ne kadar ideolojik içeriği olsa da- ilk aşk romanı diyebileceğimiz bir roman. O zamanın şartlarında nasıl tepkiler aldınız?
    Çok muazzam tepkiler aldım. Hüseyin Çelik Bey başbakan yardımcısıyken, Nevzat Yalçıntaş’la beraberdik üçümüz, “Hayatta okuduğum ilk roman Yazgan abinin Sessiz Çığlık’ıdır ve çok etkilendim” demişti. Orada aşk ile beraber, ideolojik savaşın şehit olmuş bir kahramanı var. Bazıları “Ertuğrul’u niye öldürdünüz?” demiştir bana. Ölmesi gerekiyor dedim. O ölünce, dava orada patlama yapıyor çünkü.

    Sessiz Çığlık’ın baskısının olmaması kendi tercihiniz mi?
    Hayır, 20 kere basılmış, haberim yok. İlk baskısını ben kendi imkânlarımla yapmıştım. Daha sonra bir-iki baskı Nur kitabevinde basıldı. Sonradan yirmi korsan baskı olmuş. Niye sesimi çıkarmıyorum biliyor musun, hiç olmazsa benim adıma basıp dağıtıyorlar, satıyorlar, o da onların ücreti olsun diyorum. Sessiz Çığlık bir tebliğdi. Hâlâ konuşuluyor. Bir özel önsözle Sessiz Çığlık’ı yeniden basmak isterim.

    Günümüz edebiyat dünyasını takip ediyor musunuz?
    Bir dergi geldiği zaman baştan sona okuyacak vaktim olmuyor, inanın. Ama çok dikkatimi çeken makaleler, cazip başlıklar, vurucu paragraflar gördüm mü, yazıların tamamını okuyorum. Bazı edebiyat mecmuaları geliyor bana. Şairler imzalı kitaplarını gönderiyor, onları okumaya çalışıyorum.

    Geçmişin edebiyatıyla şimdinin edebiyatını kıyaslayacak olsanız, neler söylemek istersiniz?
    Biz, öyle bir edebiyat ortamında yetiştik ki; maddi, manevi, ahlaki, tasavvufi, her türlü mükemmeliyet içerisinde hocalarımız bizi yetiştirdi. Dolayısıyla, o dönemin edebiyat seviyesi ve kesafeti maalesef şimdilerde pek yok. Şimdikileri hor görmek için söylemiyorum bunu. Çünkü o zaman onu gerektiriyordu, bu zaman da bunları gerektiriyor. Çağa göre bir edebiyat gelişmesi olur. Bu gayet doğaldır. Umumiyetle yazarlar, bu ortamın edebiyatını yapıyorlar. Zorlananlar var tabii, tasavvufi yönde, derinlik yönünde, biraz da serbest şiire yöneldiler. Ama bunun yanında Anadolu’nun güzelliğini yaşayan, şair dediğimiz güzel insanlar da var. Ve çok da başarılılar. Onları da takdir ve tebrikle karşılıyorum.

    Siz devam ediyor musunuz yazmaya?

    Altı seneden beri Altın Çocuk Dergisi’nde her ay bir sohbet yazıyorum. Bu aralarda da bir internet sitesinde yazmaya başladım. En son 7 Haziran 2015 seçimini, Yaşarken isimli bir dosya gönderdim oraya. Tefrika halinde yayınlayacaklar. 17-25 Aralık olayını bir masalla anlatıyorum. Tüm sırları orada döküyoruz. Önümüzdeki günlerde de Pensilvanya kepazeliğini anlatacağım.

    Uzun yıllar konferanslar verdiniz. İlerleyen yaşınıza rağmen konferanslara devam ediyorsunuz. Sizin yaşınızdakiler çoktan emekliye ayrıldı. Derdiniz ne ki bu kadar koşturuyorsunuz?
    Bizde emeklilik yok, ölünceye kadar koşturmak var. Ama inanır mısınız, 75 yaşa geldiğimin farkında değilim. Çünkü öyle bir davaya sevdalanmışız ki, bunu samimiyetle kendine dava edinen kişi yaşlanmaz. Tıp deyin, psikoterapi deyin, ne derseniz deyin, yaşlanmaz. Denenmiş, karşınızda işte. Hele şimdi, önümüzdeki dönemde yeni bir seçim noktasına giriyorsak, iki misli koşturmam gerek.

    Neler anlatıyorsunuz konferanslarınızda?
    Şu gördüğünüz dosyada her birinin konuları var. Yeni nesle Mehmet Akif Ersoy’u anlatıyorum. Yaşadığı dönemdeki zulümleri ve Türkiye’nin geçirdiği istihaleleri. Necip Fazılı anlatıyorum, Üstadın yaşadığı dönemi, o İnönü devrinin mücadelelerini. Yükselen Türkiye çizgisinde, ideal gençliği anlatıyorum. Siyonizmi, masonizmi, komünizmi anlatıyorum. Komünizm artık bittiği için fazla üzerinde durmuyorum. Siyonizm güncel olduğu için, üzerinde duruyorum. İstanbul, fetih ve Fatih, Ayasofya hitabesini anlatıyorum. Son dönemlerde de AK Parti’nin mutlak bir zaferle yüzde ellinin üstüne çıkması ümit ve heyecanıyla, “siyaset mi politika mı” diye bir konferansım var.

    Siyaset mi politika mı peki?
    Siyaset bizim mesleğimiz. Politika Kılıçdaroğlu’nun mesleğidir.

    Aradaki fark ne?
    Kılıçdaroğlu ile Tayyip Bey’in arasında ne kadar fark varsa o kadar fark var. Siyasete giren insan, ateşten gömlek giymiştir. Beyaz bir gömlek giymişsem gösteriyorum oradaki insanlara, “Bakın bu siyasettir. Bunun üstüne bir sinek pislese her yerden gözükür. Ama simsiyah bir gömlek üzerine 400 tane karasinek pislese, hiçbirisi görülmez. Politika işte böylesine karanlık bir harekettir” diyorum. Avrupalı ikiyüzlülük olarak tarif ediyor politikayı. Po-li-ti-ka, çok yüzlülük. Biz buna İslam terminolojisinde “münafıklık” diyoruz. Siyasetse, Peygamberlerin mesleğidir. Bütün Peygamberler siyaset yapmışlardır. Ama günümüzün siyaseti gibi partilerle filan değil. “Medine Sözleşmesi” bir anayasaydı. Peygamberimizin (s.a.v) hayatı başlı başına bir demokratik hayattır. Cumhuri bir hayattır. Dikkat edin, “Benden sonra Ebubekir (r.a.) seçin” demedi. Bu, İslam’ın cumhura verdiği, icma-i ümmete verdiği değerin ifadesidir.

    Siyasetle politika kavramları birbirine çok karışıyor. Bazı insanlar da “aman siyasete bulaşmayın, kirlenirsiniz” diyorlar. Siyasete bulaşmayı kirlilik sayanlara mesaj vermek ister misiniz?
    Ben öyle söyleyenlere diyorum ki; biz siyasetin içinde olacağız, ama Peygamber ahlakıyla olacağız. Fakat kesinlikle politikaya girmeyiz. Politika ahlaksızlıktır. Yalan, iftira, insanları dinleme, şantaj, faili meçhuller, hepsi politikanın eseridir. Politikaya sakın bulaşmayın diyorum üniversiteli gençlere. Ama hepiniz kuvvetli ve manevi değerlere sahip birer siyasetçi olacaksınız.

    Siyasete uzak değilsiniz. Bilfiil siyasete girdiniz mi hiç?
    Girdim. Milli Nizam Partisi’ni kuran sekiz kişiden biri bendim. Necmettin Erbakan hocayla 90’lı yıllara kadar beraberdik. Üstad Necip Fazıl’ın konferans macerasında Necmettin Bey hep bizim yanımızda olmuştur. Rahmetli Mehmet Zahit Kotku Efendi, “Arkadaşlar, bakın bizim cemaat bayağı güzel ve kalabalık, niye biz hep gidip Adalet Partisi’ne rey veriyoruz? Necmi, sen bir parti kur da, hepimiz reyleri sana verelim” dedi. Milli Nizam Partisi işte böyle bir düşünceyle kuruldu. Son yıllarda çok menfaatperestler girdi bu partinin içine, bazı yanlışlıklar ciddi boyutlarda yapıldı. Ama şimdi onları gündeme getirmenin hiçbir gereği yok.

    Şimdilerde birçok bakan ve milletvekili olan insanlar, sizlerin fikirleriyle beslendi. Öncülerin önderi olmak nasıl bir duygu?
    Estağfurullah, biz yaş bakımından belki önder görünümündeyiz, ama onların idraki kapasitesi bizim söylediklerimizi havada kapacak kadar yüksek seviyede olduğu için, asıl başarı yine o sevgili gençlerdedir. Mesela Tayyip Bey kardeşimle benim, kırk yıldan fazla dostluğumuz var. Kol kola İstanbul sokaklarında dolaştık. Hacda beraberdik o dönemde. Belediye başkanlığı dönemi, tutukluluk vs. derken, AK parti döneminde daha da sıklaştı. Ben şu anda fazla rahatsız etmiyorum. Etmediğim gibi inanın 2002’den 2015’e kadar geçen bu iktidar döneminde bu arkadaşlardan tek bir talebim olmamıştır.

    Onlar size teklif etmez miydi?
    Ettiler tabii. Mesela bir Kurban Bayramı’nda Tayyip Bey beni aradı. Tanıyamadım sesini. Çünkü böyle bir şey beklemiyordum. Biraz sohbet ettik. “Benden istediğiniz bir şey var mı” dedi. “Estağfurullah” dedim, “Sizden istediğim hiçbir şey yok, yalnız iki şey rica edeceğim sizden. Birincisi sağlığınıza çok dikkat edin, ikincisi korumalarınıza çok dikkat edin” dedim.
    Geçmiş zamanın siyasetiyle şimdinin siyasetini kıyaslarsınız; zorlukları, kolaylıkları, zaafları, çıkmazları vs. üzerine neler söylemek isterdiniz?
    Efendim, geçmiş zamandan şimdiye siyasette mükemmele doğru bir açılma var. 1940-50’li dönemlerde siyasette Demokrat Parti ve Halk Partisi vardı. 1950’den sonraki dönemler, ekonomide kalkınan Türkiye’nin ilk emekleme dönemleri oldu. Buna göre siyasette şekillenme oluştu. 27 Mayıs darbesi bu açılımı şuurlanma bakımından biraz tetikledi. Hele hele Menderes ve iki arkadaşının idam edilmesi, hepimizin ciğerini yaralamıştır. O Menderes ki, İstiklal Savaş’ında, Aydın cephesinde çetelerle birlikte Yunan’a karşı silah kullanmış bir kahramandır. İstiklal madalyası vardı. Vatanseverdi.

    Şimdiki döneme gelirsek…
    Şimdiye gelince, açılım AK Parti ile çok daha mükemmel hale geldi. Amma velakin her gün bir dolandırıcılık haberini televizyondan izleyen bu ülke, maalesef siyaseti politikaya çevirmek isteyen, politika dolandırıcıları tarafından da lekelenmek isteniyor. Yani menfaat grupları, maalesef bu ak pak hareketin içine sızarak nemalanmak ve dünya hayatını yaşamak isterler. Ama bunun dışında fevkalade vatansever, başta Tayyip Bey olmak üzere, kefenini giyip yola çıkanların haddi hesabı yok. Biz kefenini giyip yola çıkmış insanlarız. Onun için ölüm bize ne yapsın? “Ölümsüzlüğü tattık, bize ne yapsın ölüm” diyor Erdem Beyazıt. O bakımdan, siyasette inşallah büyük zafer kazanılacağına inanıyorum ben. Çok ümitvarım.

    Yarın (nasipse): Türkiye 26 düşmanla boğuşuyor şu anda

    Diriliş Postası

    ÜSTATLA DAVA UĞRUNA 3 SEFER ANADOLU’YU GEZDİK
    RÖPORTAJ
    Yayınlanma tarihi 26 Ekim 2017Yorum Yapon Üstatla dava uğruna 3 sefer Anadolu’yu gezdik
    TAKDİM – Bugünkü konuğumu takdim ederken heyecan duymamı mazur görün lütfen. Değerli büyüğümüz, fikir ve sanat adamı, araştırmacı, gazeteci, yazar Mustafa Yazgan beyefendiyle, edebiyat dünyası, fikir, düşünce ve siyaset üzerine hoş bir sohbet gerçekleştirdik. 1940, Gaziantep doğumlu olan Yazgan, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni 5. olarak kazanıp, oradan mezun oldu. Türkiye ve Ortadoğu Kamu Yönetimi Enstitüsü’nde asistan olarak görev yaptı. 1965’ten sonra Anadolu sathında konferanslara başladı. Aynı tarihlerde çeşitli yayın organlarında ilmi, fikri, aktüel yazılar yazdı. Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in Büyük Doğu mecmuası kadrosundandır. 18 yıl üstad ile beraber çalıştı. Mustafa Yazgan, özellikle ülkemizde Ahlaki Çocuk Yayınlarını başlatan ilklerden. Bugüne kadar 34 kitap ve 1000’i aşkın makale yazdı. Halen konferanslar, yazılar ve sohbetleriyle yurt içi ve yurt dışındaki kültür ve tebliğ hizmetlerine devam eden Yazgan, yazarlığının 60. yılında.

    Gazeteci-yazar Mustafa Yazgan ile mülâkat (1)

    ——————————————————————————————————————————



    Hocam, edebiyat dünyasına adım atmanız nasıl oldu? İlk makaleniz, ilk heyecanınız ve size rehberlik eden insanlardan söz edebilir misiniz?

    Edebiyat dünyasına ortaokul sıralarında başladım. Yani 15 yaşında. Okulumuzda sürekli Mehmet Akif Ersoy-Tevfik Fikret kavgası yapılıyordu. Bazı hocalar Akif’i hor görüyorlardı. Ben o zamanlar Gaziantep’teydim. Mehmet Akif Ersoy’la ilgili bir konferans hazırladım. 15 yaşımda ilk konferansımı verdim. Aynı zamanda Gaziantep’te Kültür Dergisi diye bir dergi çıkıyordu, o dergide ilk yazılarım ve şiirlerim çıkmaya başladı. İlk adım böyle atıldı ama bilhassa lise sıralarında, benim çok sevgili hocam, İrfan Zülfekar Bey, bize dolu dolu bir edebiyat sundu. Bu vesileyle edebiyatı çok severek, adeta âşık olarak adımlarımı atmaya devam ettim. Hocamdan çok büyük teşvikler gördüm. Lise yıllarında yazdığım kompozisyon benim hâlâ arşivimdedir. (Arşivinden çıkardığı ilk kompozisyonlarını ve arkasına hocasının düştüğü notları büyük bir heyecanla gösterdi.)

    Üniversite yıllarına gelince fikir ve edebiyat dünyanız gelişerek nasıl devam etti?

    Siyasal Bilgiler’e girdiğim zaman, büyük atılımlarım oldu. Liseyi bitirip üniversiteye geldiğim zamanlar 27 Mayıs ihtilal dönemiydi. O ihtilali acı acı yaşadık. O sıralarda İstanbul’da da rahmetli Ali Fuat Başgil hocamın Düşünen Adam Dergisi çıkıyordu. Benim de bir Siyasallı öğrenci olarak orada yazılarım çıkmaya başladı. Bu yazılar, solcuların dikkatini çekmiş, benim yazımı kesmişler, okulun salonundaki bir panoya “işte içimizdeki bir gericinin yazısı” diye asmışlardı.
    Kaymakam veya vali olmak niyetiyle Siyasal’a girmiştim. Fakat Kemal Fikret hocam, asistanı olmamı isteyince, Türkiye ve Ortadoğu Kamu Yönetimi Enstitüsü’nde asistan oldum. İki buçuk sene orada kaldım. Bütün bu süre boyunca edebiyatla ilişkim hiç kesilmedi.



    Edebiyat dünyasında kimlerle birlikte yürüdünüz? İsimlerini yâd edebilir miyiz?
    Hatırlayabildiğim kadarıyla yâd edelim tabii. Üniversiteye geldiğimde Ankara’da ilk ziyaret ettiğim kişi merhum Osman Yüksel Serdengeçti abimdi. Salih Özcan Bey vardı, Hilal Mecmuası’nın sahibi. (Mustafa Bey’le görüştükten 1 gün sonra Salih Özcan Bey vefat etti. Allah rahmet etsin.) Sonra Sezai Karakoç vardı. Siyasallı bizden önce mezun olmuş abilerimiz vardı, şu anda isimlerini hatırlayamadığım. Ali Nar vardı, benim en yakın dostum.

    Duymuşsunuzdur, geçenlerde vefat etti. Allah rahmet etsin…
    Aaa vefat mı etti, duymadım hiç, sizden duyuyorum. İnna lillahi ve inna ileyhi raciun.

    Bu haberi vermiş olduğum için çok üzüldüm. Güncel haberleri televizyondan veya internetten takip ediyormusunuz hocam?
    Haber takip etmeye hiç boş vaktim yok. Devamlı çalışıyorum. Boş vakit oldu mu kitap okuyorum, yazıyorum. Ama günlük ve dostlarımızla ilgili haberleri maalesef takip edemedim. Allah makamını cennet etsin. Çok hukukumuz vardır. Onunla çok beraber olduk. İslami Edebiyat diye bir gazete çıkartıyordu. Allah hayırlara vesile kılsın, makamı cennet olsun.
    Edebiyat dünyası şeklindeki çalışmalar, dediğim gibi Gökhan Evliyaoğlu, Ali Fuat Başgil, Sezai Bey ve 63’te de rahmetli Necip Fazıl üstadla tanıştım.

    Nerede yollarınız kesişti üstadla? Tanışmanızı anlatabilir misiniz?
    1963’te asistanlık yaparken, Gaziantep Ticaret ve Sanayi odaları beni bir konferansa çağırdı. Konferansı verdikten sonra tanımadığım bir arkadaş geldi yanıma. Meğerse üstadın en yakın dostlarındanmış, Halit Ziya bey. “Mustafa Bey, yarın buradaysanız, Necip Fazıl üstad geliyor, tanışmak ister misiniz?” diye sordu. “Gayet güzel olur” dedim. Benim kafamda iki Necip Fazıl vardı o sıralarda Sevda kızım. Birisi, ilkokulda beynimize, beyin yıkama babında çakılan, mürteci, vatan haini, Atatürk düşmanı, Cumhuriyet düşmanı gerici bir adam. Şair mair de demezlerdi. Çocukluk yaşlarında beynimize bunlar çakılıyordu. Rahmetli babacığım başöğretmendi, bütün mukaddesatçı dergileri alırdı. Büyük Doğu’lar da onun arşivindeydi. O ara ben Büyük Doğu’ları okuyorum, Çöle İnen Nur tefrika ediliyor. Allah Allah, bu gerici adam, nasıl böyle bir eser yazıyor diye düşünüyorum. O sırada üstad hapiste olduğu için, hanımının adına tefrikayı yazıyordu. Neslihan Kısakürek. Böylece hayranlıkla, beyni yıkanmış bir çocuk olarak büyüdük. Halit Ziya bey de “tanışmak istemez misiniz” deyince, hemen kabul ettim.

    İlk karşılaşmanızda hemen dostluk kuruldu mu aranızda?
    Üstad, konferansı vereceği sinemanın makine dairesinde oturuyordu. Halit Ziya bey “Üstadım, Mustafa Yazgan bey Ankara’dan sizin konferansınızı dinlemek için geldi” dedi. Dün konferansa geldi demiyor. Üstad böyle şeylere derin bir hasret duyardı. Çünkü beraber koşacak kimse yoktu. Yalnızdı. Orada tanıştık. On dakika olmuş daha. Ne ben onu tam manasıyla tanıdım, ne de o beni. Fakat o kadar tatlı bir bakışla baktı ki, o bakışta adeta sonuna kadar başlayan abi, kardeş, öğretmen, manevi evlat gibi bir irtibat kuruldu. Bir anda ruhumuz kucaklaştı. O sırada Halit Ziya geldi, “Üstadım vakit tamam, konferansa gidiyoruz” dedi. Ben de arkasından çıkıyordum. Üstad geri döndü, “Mustafa bey, beni siz takdim edeceksiniz” dedi. Emri vaki, aman Allah’ım. Başımdan aşağı soğuk sular döküldü. Nasıl bir takdim yapmalıyım diye düşünerek sahneye çıktım. Üstad, perdenin arkasında beni dinliyordu. Meğerse üstad, takdimci 5 dakika gecikirse, sahneye girer, mikrofonu elinden alır, “teşekkür ederim” der, konuşmaya başlarmış. Mustafa Yazgan 5 dakika, 10 dakika, 15 dakika konuşuyor. Bilmiyorum böyle bir huyu olduğunu.

    Ne konuşuyorsunuz o kadar çok? Nasıl bir takdimdi o?
    Takdim ediyorum işte onu, “Gazi şehrin evlatları, bugün şehrimiz büyük bir konferansa sahne olmaktadır. Gazi şehir, dün Fransızlara karşı savaş verirken” falan, vatan millet Sakarya konuşması. Çünkü ben üstadın daha talebesi bile olamamışım o anda. Arada bir de dönüp bakıyorum üstada, elini şöyle bağlamış, başını da bükmüş, tatlı tatlı bakıyor bana. Sonra birden içime bir ruhaniyet geldi, “Mustafa Yazgan, bu millet seni dinlemeye gelmedi, takdimini yap” diye geçirdim aklımdan. “Türkiye’mizin şairi, edibi, gazetecimiz, üstadımız Necip Fazıl Kısakürek’i takdim etmekle müftehirim” dedim. Üstad, gıcır gıcır elbisesiyle çıktı geldi. “Teşekkür ederim” dedi. O sırada çekilmiş fotoğrafımız bile var.
    Belki mübalağa yapıyor diyebilirsiniz, ama Allah Şahidim olsun tam dört buçuk saat konuştu. Bunu bir hayal edin efendim. Şimdi ben üniversitelilere, liselilere konferansa gidiyorum. Kırk beş dakika geçiyor, kıpırdanmalar başlıyor. “Biz üstadı dört buçuk saat dinlerdik” diyorum. “O dört buçuk saatten Türkiye bu noktaya geldi. Şimdi sizin bu kırk beş dakikaya tahammül edemeyen nesil, gelecekte nasıl bir Türkiye meydana getirecek, düşünün” diyorum.

    Sonra ne oldu?
    Ondan sonra otele geldik. Orada da bir saat görüştük. “Mustafa Bey, Ankara’ya dönüyor musunuz?” diye sordu. “Emredin efendim” dedim. “Yarın gitmeyin de Kilis, Nizip, Bilecik, beraber dolaşalım, beni siz takdim edin” dedi. Konferanslar yapıldı, takdimler yapıldı. Ayrılırken, “Mustafa Bey, İstanbul’a gelince beni mutlaka göreceksin, seninle kol kola, davamız uğruna koşturacağız” dedi. “Emredersiniz efendim” dedim. O gün bugün, vefatına kadar, kol kola dolaştık. 3 sefer Anadolu’yu birlikte gezdik.

    Ne derdi vardı üstadın, adım adım ülkeyi dolaşıp ne anlatırdı?
    Derdi şuydu; o sıralar, 1950’lerden 60’a kadar gelen Demokrat Parti hürriyetinin arkasından gelen 27 Mayıs zulmü ve diktatöryası karşısında Türkiye alabora olmuştu. 28 Şubatlardan çok daha korkunçtu. O gün Demokrat Partili kişilere “kuyruk” ve “düşük” deniyordu. Dolayısıyla böyle bir ortamda üstad, Anadolu’yu yeniden ayağa kaldırmak için koşturdu. Konferans konuları; vatan, İslam, kurtuluş, ebediyet, Avrupa’daki durum, iman ve aksiyon, sahte kahramanlar, yolumuz, halimiz, çaremiz, Ayasofya, bunlar hatırlayabildiğim konu başlıklarıdır.

    Ayasofya ile ilgili neler anlatırdı?
    Ankara’da verdiği Ayasofya konferansında “Ey Ayasofya, sen açılacaksın, açılacaksın amma, evvela kalpler ve gönüller samimi bir şekilde İslam’a açılacak, ondan sonra sen açılacaksın. Kalpler kapalı kaldığı müddetçe Ayasofya da kapalı kalacaktır” demişti.

    Necip Fazıl’a atılan iftiraların aslı astarı var mıydı? Çöle inen Nur’u yazan bir insanın, içki içip bohem bir hayat sürmesi düşünülebilir mi? Nereden çıktı bu söylentiler?
    İlkokulda beynimize işlenen Necip Fazıl portresinin neticesidir bu iftiralar. Hâlbuki bizzat kulaklarımla duydum, “Evet Paris’e gittiğim zaman, tam bir entelektüel kriz içine girdim ve o bunaltı içinde kumara verdim kendimi. Ancak kumarla teselli oluyordum” demişti. Fakat o dönem, “Kaldırımlar” şiirinin yazıldığı dönemdir. Muhteşem bir şiir. Çile çekmeyen şair, mümkün değil şiir yazamaz. Şiir, şairin gönlündeki çekilen çilelerin bir meyvesidir. Neticede dönüp geldikten sonra, rahmetli Mehmet Akif İnan bey, Erdem Beyazıt, Rasim Özdenören, Alaattin Özdenören, Beşir Atalay, Bülent Arınç, İstanbul’da da Tayyip bey, Abdullah Gül bey gibi, birçok zevat, üstadın rahle-i tedrisinden geçmiş ve onun şiirleriyle heyecanlanmış bir gençliktir. “Evet, Paris’te kumar oynadım, bunu itiraf ediyorum, ama şu boğazımdan aşağı, bir yudum alkol geçmedi. Bünyem alkolü kabul etmedi” diyor. O bir iftiradan ibarettir. Ben de şahidim. Sigarası vardı, başka da bir alışkanlığı yoktu. Bir de derdi vardı.

    Yarın (nasipse): “Necmi, sen bir parti kur da, hepimiz reyleri sana verelim”

    Diriliş Postası