• 592 syf.
    ·14 günde·Beğendi·10/10
    Bu öyle okudum bitti deyip geçeceğiniz bir kitap değil..Dip notlarda önerilen konuları araştırarak,müzik önerilerindeki şarkı eşliğinde,her bir cümleyi özümseye özümseye tadına vara vara okunması gereken hazine gibi bir kitap..

    Alıntı yapmaya doyamadığım beni derinden etkileyen bi kitap oldu.

    Cumhuriyetin ilk yıllarının gururunu ve de kızgınlığını yaşarken, tarih derslerini pür dikkat dinlerken,ve aşkların güzelliğini hayal ederken buldum kendimi..

    Lütfen okuyunuz...İyi ki varsın Azra Kohen ve de iyi ki yazıyorsun...Merakla bekliyorum devamını...
  • 750 syf.
    ·147 günde·10/10
    Yaklaşık 4,5 aylık bir okuma ve araştırma çabasından sonra, siz değerli kitapsever dostlarıma Ulysses’i yorumlamaya çalışacağım. Şimdiye kadar yaptığım veya yapmaya çalıştığım yorumlar içerisinde en çok zorlandığım, nereden başlayacağım konusunda derin düşüncelere daldığım, yazıp yazıp silerek farklı bir başlangıçla yeniden yazmaya başladığım, hangi dille yani James Joyce’un o asi-asabi-umursamaz İrlandalı ağzıyla mı yoksa normal bir şekilde mi yorum yapacağıma karar vermekte çok tereddüte düştüğüm bir yazı olacak. O yüzden şimdiden sürç-i lisan ettiysem affola.
    Öncelikle çok detaya girmeden James Joyce’dan bahsetmek sanırım en iyi başlangıç olacak. James Joyce, 182 yılında İrlanda’nın Dublin şehrinde doğmuştur. 10 kardeşin en büyüğü olan Joyce, 6 yaşındayken yatılı bir Cizvit (bir Hıristiyan tarikatı) okuluna gönderilmiş ancak alkolik babasının işlerini ihmal etmesi ve geçim sıkıntısına düştükleri için 9 yaşından itibaren bu okulu bırakak zorunda kalmıştır. 2 yıl boyunca annesinin yardımıyla eğitimine evinde devam eden Joyce, başarısı ve zekası sayesinde Dublin’deki bir başka Cizvit okuluna ücretsiz kabul edilmiş, oradan üniversiteye devam etmiştir. Henüz öğrencilik yıllarında çeşitli yerlerde yayınlanan yazıları sayesinde 18 yaşındayken belli bir üne kavuşması, kendisini yazarlık üzerine daha fazla çalışmaya teşvik etmiştir. 1904 yılıda annesinin ölümü üzerine Fransa, İtalya ve İsviçre’de yaşamıştır. Giderek artan göz rahatsızlığı sebebiyle zamanla görme yetisini kaybeden Joyce, 58 yaşındayken 1941’de İsviçre’de yaşamını kaybetmiştir.
    James Joyce yazılarında kendine has bir üslup kullanmıştır. Özellikle Ulysses ve Finnegan Uyanması bunun en çarpıcı örnekleridir. (İleri tarihlerde Finnegan Uyanması için de bir okuma planım bulunmakta; onun yorumunu da siz değerli kitapseverlere okur okumaz sunacağım.) Peki nedir bu teknik? Ulysses’i “çevrilmesi ve anlaması en zor kitap” yapan, hatta kendisinin bizzat “İçine o kadar çok bilmece-bulmaca ve zeka oyunu koydum ki, profesörler yüzyıllarca ne demek istediğimi tartışacaklar, insanın ölümsüzlüğü garantilemesinin tek yolu budur.” dediği, büyük bir çoğunluğun “oooo Ulysses mi, yanından bile geçmeye korkuyorum”diyerek kaçtığı bu kitap nasıl bir teknikle yazılmıştır? Elimden geldiğince size anlatmaya başlayayım.
    En basit ve kısa anlatımıyla kitabın özeti şu: “Tarih 16 Haziran 1904, yer Dublin. Kitabın başkarakteri sayılabilecek Leopold Bloom kahvaltısını yapar, arkadaşlarıyla buluşarak kalp krizi neticesinde ölen diğer bir arkadaşı olan Patrick Dignam’ın cenazesine giderler. Sonrasında, mesleği olan reklam afişi tasarlamak üzere baskı evine gider. Reklam afişi toplamak için dışarıya çıkar, kitapçıdan karısı Molly’ye kitap alır, geri döner. Arkadaşlarıyla bir şeyler içmek üzere genelev tarzı bir bara giderler ve sarhoş olan Stephan Dedalus’un çıkardığı bir kavgaya karışırlar. Mr.Bloom oradan evine gider ve yatar. İşte bu kadar. Zorluğuyla ünlü koca Ulysses’in tüm konusu bu bir günde, yani 16 Haziran 1904’te yaşanan olaylardan oluşmaktadır.” demeyi inanın çok çok çok isterdim. Aslında doğruluğu var, evet, bütün olay örgüsü bundan ibaret. Ama asıl konu bu değil, asıl konu kitabın yazılış tekniğinde. Çünkü James Joyce tüm bu kısacık günü anlatırken “Bilinç Akışı” adı verilen teknik ile kaleme almış. Size bu tekniği şöyle bir örnekle, daha doğrusu kendimden bir örnekle, bunu yazarken önümdeki 1 dakika boyunca zihnimden geçenleri aktararak açıklamak istiyorum: “Çok uzun oldu yorum, saçmalıyorum da sanırım. Yayınlamaz bunu editörler. Yo yo çok güzel gidiyorum, sonuçta tamamen samimi duygularımı aktarmaya çalışıyorum. Pencereyi kapatayım, üşüdüm. Bekle. Serumun yeri acıyor. Tayinler de inşallah zamanında açıklanır. 20 saniye olmuş daha. Sigara yaksam mı? Zaman geçiyor sonra yak. Hay bu otomatik düzeltemenin… Hişşt sakın yazma o küfürü buraya. Borges okuyayım bundan sonra. Kaç saniyem kaldı? Oğlum çok saçma oldu sil bu bölümü. Kalsın. İzmir olsun lütfen tayinim. Son 5 saniye. Hasss…Noktalı virgül, yo hayır sadece virgül. Öğle mi ikindi mi bu ezan? Bitti sürem. Tırnağı koymayı unutma.” Şimdi bunu James Joyce’un tüm bir gün boyunca büyük çoğunlukla Mr.Bloom üzerinden, bazen de diğer karakterler üzeirnden yaptığını ve yazdığını düşünün. Üstelik bunun içerisine James Joyce’un üstün edebi bilgisinin getirdiği birikim ve zekası ile, bazen tek bir kelime, bazen de bir paragraf veya dialog eşliğinde aktarmaya çalıştığı şifrelenmiş mesajlar ile edebi eserlere atıflarda bulunarak sunduğunu hayal edin. Bu bir kelime ile Yunan mitolojisinden ve Homeros’un Odysseus’undan geniş bir bölüme veya Shakespeare’in Hamlet’inden bir veya daha fazla sahneye gönderme yaparak şifreyi oradan çözmenize yönlendirip, ister istemez meraklanarak kendinizi bu kitapları karıştırırken bulduğunuzu düşünün. Bazen de dini inanca yönelik ve Tekvin, Eski Ahit ve İncil’e bulunduğu atıflarda da bulunarak verdiği ve iyice içinden çıkılmaz hallere soktuğu şifreler, gerçekten insanda araştırma hırsını tetikleyen bir mekanizma şeklinde boy gösteriyor. Öncelikli tavsiyem, bu kitabı okumadan önce Homeros’un İlyada ve Odysseus’unu, Shakespeare’in Hamlet, Kral Lear ve Romeo ve Juliet’ini okumanız ve kitabı okurken mutlaka bunları elinizin altında bulundurmanızdır.
    Kitapta her türlü detayı aktarmış James Joyce, özellikle de Dublin şehri hakkında. Hatta bir röportajında “Dublin yerle bir olur ve onu tekrar eski düzeninde inşa etmeye çalışırsanız Ulysses’ten faydalanabilirsiniz.” şeklindeki söyleminin abartı olmadığını okuyunca anlayacaksınız. Çünkü en küçük ayrıntısına kadar, tüm sokak, köprü, dükkan ve hatta sokak lambalarına kadar, adeta bir harita şeklinde Dublin’i anlatıyor. Yolda yürürken yanından geçen insanların veya barda-lokantada otururken yan masadakilerin konuşmalarına kadar, sokak köpeklerinin kusmuğuna kadar her şeyi kaleme almış ve bunları mutlaka bir şekilde şifrelerle başka detaylara bağlamak üzere yönlendirme yoluna gitmiş. Arkadaşlarıyla olan sohbetlerinde de bol bol dedikodu okuyabilirsiniz. Şu şöyle yapmış, bunun karısı zaten şöyleydi, onun oğlu böyle yapmış gibi klasik erkek dedikoduları da oldukça fazla.
    Aslında Ulysses, sanıldığı kadar kasvetli bir kitap değil. Oldukça fazla mizah da barındırıyor. Herhangi bir sohbet esnasında veya karakterlerin bilinç akışlarını kaleme aldığı satırlarda öyle espriler sıkıştırmış ki aralara, tam “burada ne demek istiyor acaba?” dediğiniz sırada bu esprilerle karşılaşınca istemsizce gülmeye başlıyorsunuz. Zaten Joyce yine bir röportajında “Birisi de çıkıp Ulysses’i bir mizah kitabı olarak algılasa, çünkü içinde tek bir ciddi satır yok.” demiştir. Gerçekten de türlü türlü kelime oyunları, şakalaşmalar, laf sokmalar, göndermeler, belden aşağı espriler, sakarlıklar, kısacası mizaha yönelik her şey kitapta mevcut.
    Kitabı şifrelerden ve bilinç akışı tarzından başka karışık yapan bir diğer neden de, birden bire gündelikten çıkıp hayale geçmesi. Ciddi bir olayı anlatırken, aniden hayal kurduğu bir olaya geçmesi okurken gerçek-hayal yönündeki anlaşılmazlıklara yer verebiliyor, ama merak etmeyin çünkü ilerleyen satırlarda derhal bunun ayırdına varabiliyorsunuz.
    Genel olarak en beğendiğim bölüm Stephan Dedalus’un kütüphaneci ile yaptıkları ve sonrasında Egliton ile Mulligan’ın da katıldıkları sohbet bölümüydü. Shakespeare’den, Goethe’den hatta Boccaccio’dan söz ettikleri bu bölüm diğer bölümlere göre bir tık daha ilgi çekiciydi. En çok zorlandığım bölüm ise; tam 42 sayfa süren, hiçbir noktalama işareti kullanmadan paragraflar halinde yazdığı, Leopold Bloom’un karısı Marion Bloom’un, yani Molly’nin bilinç akışını anlattığı son bölümdü.
    Toparlayacak olursam; öncelikli tavsiyem kesinlikle bu muhteşem eserden korkmayın. Uzun da sürecek olsa, bir çok kitaptan araştırma yapmanız da gerekecek olsa mutlaka bu kitabı okuyun. Okuduğunuzda göreceksiniz ki gerek Mr.Bloom, gerek Dedalus, gerekse Molly veya diğer karakterlerden herhangi birinde kendinizi ve içsel yansımanızı, kendi bilinç akışınızı bulacaksınız. İçinizden geçen ama kendinizin bile kabul etmekte zorlanacağız konuları burada bulacaksınız ve artık tüm bu düşünceleriniz özgürleşecek. Bunalmayacaksınız, aksine güleceksiniz esprilere. Gözümüzün bebeği olan yazarımız Oğuz Atay’ı daha iyi anlayacaksınız, nasıl da etkilenmiş James Joyce’dan diyeceksiniz. Hatta özellikle Tutunamayanlar’ı benim gibi tekrar bu gözle okumak isteyeceksiniz. Başlarda Nevzat Erkmen’in Ulysses Sözlüğü kitabından yararlanmaya çalıştım. İsteyen okurlar oradan yararlanarak diğer kitaplara nokta akışı yapıp şifreleri çözme yoluna gidebilirler. Ama şahsi fikrimce Ulysses için sözlük lazımsa, bu sözlükte geçen bölümler için, yani Odysseus veya Hamlet sözlüğü de lazım. O yüzden önceliğiniz yukarıda saydığım ve tavsiye ettiğim kitapları okumanız yönünde olsun. Benim tercihim, eski olan YKY baskısı değil de Norgunk Yayınlarının 2012 yılı baskısı olan Armağan Ekici çevirisi oldu. Sizlere de bu baskı ve çeviriyi öneriyorum.
    Okuyunuz, çünkü bu muhteşem kitap tamamen hayatın içinden ve gerçeklerle dolu…
    Saygılarımla….
  • “Yeni dönemin tarihi için fecî bir önem taşıyan orta sınıf, fedakârane bir eyleme, bir fikir için coşkuyla kapılmaya, atılımda bulunmaya uygun değildir. Bu toplum, kendi vasatlığının çıkarlarından başka hiçbir şey için kendini harcamaz, yani hep kendi sınırları içinde kalır ve sadece bir kitle olmanın gücü ile galip gelir.” (s.97-98)

    Bruno Bauer, Denkwürdigkeiten [Üzerine Düşünülmeye Değer Konular], s.7
    Max Stirner
    Sayfa 98 - Kaos Yayınları
  • 752 syf.
    ·41 günde·Beğendi·9/10
    Nereden başlasam bilmiyorum; Dostoyevski ne zaman okusam bir kez daha hayran kalıyorum ve bu kitabı şimdiye kadar neden okumadım diye kendime kızıyorum.

    Budala bir aşk öyküsü anlatıyor ama içinde o kadar çok karakter var ki; hepsinin hayatını birleştirip bir kitaba bu kadar detaylı oluşturması ve bütün karakterleri merak ettirmesi müthiş olmuş. Nastasya Filippovna normalde iyi bir karakter olmasına rağmen o kadar gıcık olduğum nokta oldu ki tam seveceğim izin vermiyor ve aynısı Aglaya karakteri içinde geçerli.

    Ve tabi prensi sona bıraktim; budala diye tabir edilen ama aslında saralık hastalığı bulunan, bu kadar iyi niyetli mi gerçekten diye içimden geçirdiğim nokta çok oldu bazen onun davranışlarına düşüncelerine de sinir oldum yapma artık gitme artık diye söylenip durdum ama çok iyi birisi olduğu için ve herkese çabuk inanan birisi imajını verdi herkesi kendisi gibi bilmesi en önemli husus aslında.

    Yani kısacası bu kitabı lütfen okuyunuz insana bir şeyler katabilecek bir Dostoyevski klasiği...
  • 1047 syf.
    ·Puan vermedi
    Hayatımı değiştiren kitaplardan ilki Kur'an,sonrasindaysa Kutsal Kitap(Tevrat-Zebur-İncil)'dir. Ve vs. diye gider.. İhsan Eliaçık açıklamasıyla okunan ve anlaşılmaya çalışılan bu mealle dine bakış açınız tamamen değişiyor ve gözünüzün önünden bir perde cekiliveriyor sanki. Kendisinin birçok kitabını imzalı alma şansına eristim. Ve onunla aynı yüzyılda yaşamış olmaktan mutluluk duyuyorum. "Sizden hiçbir ücret istemeyenlere uyun."der Kur'an bir çok ayetinde. Dini somurenlerden,onu kazanç kapısı olarak görenlerden,Allah ile kul arasında aracı olduğunu zanneden Allah ile aldatanlardan gına gelmisken,hala iyiliği arayanların ve ışığı gösterenlerin olduğunu duyumsamak güzel.. Kesinlikle bir konuda karar verecekseniz A tezini de B tezini de varsa C,D,E tezlerini de ;))) okuyun ve lütfen akla mantığa uygun olanını o şekilde seçin. ""Atalarımız ne derse biz de onu uygulariz,"dediler. Ya ataları yanlış biliyorsa?" diyen Allah'ın bilmem kaç yerde geçen ayetiyle incelememe son veriyorum efenim...;)Okuyunuz. Asla pişman olmayacaksınız. İyi okumalar...
  • Meral kocasını hüzünlü gözlerle kapıda karşıladı.

    Meral:
    -Nerede kaldın Süleyman? Merak ettim.

    Adam hiddetle ve sinkaflı sözler eşliğinde,

    Süleyman:
    -Sana ne be kadın. Sana hesap mı vereceğim.

    Dedikten sonra bitkin bir halde olan karısına sert bir tokat nakşetmişti. Tokatın etkisiyle Meral duvara çarpmış sonrasında yere yığılmıştı. Ağzından kanlar geliyordu Meral'in. Neye uğradığını şaşıran kadın sendeleyerek ayağa kalktı. Yinede sakin bir şekilde karşılık vermeye devam ediyordu.

    Meral:
    -Saat gecenin ikisi, başına bir şey geldi zannettim.
    Diye cevap verdi inilti şeklinde çıkan sesiyle.

    ***
    Meral fakir ve 5 çocuklu bir ailenin 4. çocuğuydu. İstanbul'a göç etmeden üç yıl önce Van'ın Erciş ilçesinin ufak, şirin bir köyünde yaşıyorlardı. En büyük abileri olan Recep geçimsiz, sürekli kavga çıkartan, asabi, babasından aldığı uç kuruş parayı sürekli köyün kahvesinde kurdukları kumar masasında kaybeden bir adamdı. Babaları da artık iyice yaşlanmıştı. Evin geçimini artık en büyük ikinci oğulları olan Tarık yürütüyordu. Yine bir gün aynı masa etrafında teşkilat kurulmuş, kağıtlar dağıtılmıştı.

    Recep bu sefer çok hırslı ve heyecanlıydı, bir an önce dünkü kaybettiklerinin acısını çıkartmak istiyor ve yüksek bahis koyuyordu. Ama hesap yine şaşmıyor, el bi türlü kendisine uğurlu gelmiyordu. Kaybettikçe hırslanıyor, hırslandıkça eli ayağı daha çok terliyor ve ne yaptığını bilmeyen hastalıklı köpek haleti ruhiyesine dönüyordu çehresi. Bu sefer hiç yapmadığı bir şeyi yaptı Recep.

    Elde avuçta bişey kalmayınca evdeki biricik sermayeleri olan traktörü masaya yatırdı. Önce masadakiler kabul etmeseler de, hırsından deliye dönen ve kaybettiklerini kazanmaktan başka bir şey düşünmeyen Recep'in gözünde traktörün hiçbir önemi yoktu. Masada bulunan herkese sert bir el işareti yaptı. Kâğıtlar dağıtıldı ve oyun yeniden başladı. Recep bu sefer kendinden çok emindi. Masadan meteliksiz kalkmayacaktı. İlk başta dağıtılan kağıtları görünce sevinmesine rağmen sevinci çok kısa sürdü ve ellerindeki dede sermayesi olan biricik traktörden de olmuştu artık müflis pehlivan Recep. Sadece köyün değil, bölgenin sayılı zenginlerinden olan Süleyman ağa kazanmıştı traktörü.

    Recep perişan bir halde elleri çenesinde, yaptığı hatanın ne derece büyük olduğunu yeni yeni anlamaya başlamış, kızgınlığından şakaklarına ağrılar girmiş, öfkeli bir boğa gibi soluyordu. Hırsından ne yapacağını bilemiyordu.

    Recep'in perişan halini gören Süleyman, yanına sinsi bir yılan gibi sokuldu ve ona şu sözleri söyledi.

    Süleyman:
    -Recep sakin ol, dünyanın sonu değil ya, kaybettin ama ucunda ölüm yok ya.

    Bunun üzerine Recep gururlu bir tavırla,

    Recep:
    -Merak etme, borcum borçtur ödeyeceğim ama bunu yaşlı babama nasıl izah ediceğim onu düşünüyorum.

    Süleyman ağın oltaya yaklaştığını hisseden kurnaz balıkçı edasıyla sözlerine devam eder.

    Süleyman:
    -Biliyorum senin için çok zor bi durum. Sende biliyorsun ki kumar borcu namus borcudur. Hem bak sana ne diyeceğim. Sana güzel bir teklifim var. Eğer kabul edersen traktörü vermene gerek kalmaz. Hem traktör elinizden giderse onlarca dönüm tarlanızı nasıl süreceksiniz?

    Recep hem şaşkın hem anlamsız bir gülümseme yaşamıştır. Avare bakışlarla sorusunu yöneltir.

    Recep:
    -Nasıl olacak bu?

    Avının kıvama geldiğini fark eden Süleyman, vakit kaybetmeksizin ağzındaki baklayı çıkartır.

    Süleyman:
    -Senin küçük kardeşin var ya, Meral. Onu bana ayarla. Eşim olsun. Olsun bitsin. Ne sen traktör derdine düş, ne de ben samimi dostumla aramı bozıyım.

    Recep çok şaşırmış bir vaziyette oturduğu koltuğa daha da çöker, soğuk soğuk ter döker, ne yapacağını, ne diyeceğini bilmez bi şekilde mırıldanır.


    Recep:
    -Ama......

    Süleyman hemen araya girer.

    Süleyman:
    -Oğlum ne var bunda bu kadar düşünecek? Ele vermiyorsun kardeşini, hem vakti zamanı da gelmişti, ben ona unutamayacağı bir düğün yapıcam. Civardaki tüm köyler 40 gün bizim düğünü konuşacak. Hem biliyorsun bende para çok ona iyi de bakarım. Güller gibi koklarım, evimin çiçeği, gönlümün efendisi olur.

    Bu ağdalı ama akrep zehiri gibi sözler Recep'in aklını başından alır ve çaresiz bir şekilde teklifini kabul eder.

    ***

    Ertesi gün yine olanca güzelliğini sergiliyordu Pınarbaşı köyü. Sabah olmuş, Meral hayvanların sütünü sağmış, küçük abisi Mehmet odunları kırmış ve ocağı yakmış, kardeşi Latife kahvaltı sofrasını hazırlamış, aile efradı kahvaltı masasında buluşmuşlardı.

    Herkeste büyük bir sessizlik hakimdi. Zaten fazla bişey yemeyi sevmiyen Meral, evin geri kalan diğer işleri için sofradan kalktığında büyük abisi Recep sırnaşarak, makata oturmuş çayını yudumlayan yaşlı babası Abdullah Ağa’nın dizinin dibine oturdu ve başladı söylenmeye.

    Recep:
    - Bey babacım, bugün iyi gördüm seni maşallahın var.

    Büyük oğlundan böyle sözler duymaya pekde alışık olmayan babasının gözlerinin içi güler.

    Abdullah:
    -Biraz ayaklarım uyuşuyo ama buna da şükür yavrum.

    Recep lafı fazla uzatma derdinde değildir ve bir an önce bu sıkıntıdan kurtulmak ister ve sözlerine devam eder.

    Recep:
    -Babacığım biliyorsun bizim Meral artık büyüdü, evlilik çağına geldi de geçiyor bile. Köyde çok fazla söylenti dolaşmaya başladı arkasından. Neymiş evde kalmış, kimse beğenmiyormuş, zaten istese de evlenemezmiş falan. Ha ben bunu söyleyenlerin ağzının payını veriyorum sen merak etme. Ama şu bizim Süleyman Ağa var ya, o taliptir kızımıza. Hem zengin, varlıklı, köyün ileri gelenlerinden. Ne dersin verelim değil mi?

    ***
    Recep’in babası evde uzun zamandır işlerin yolunda gitmediğinin, ailede birliğin sağlanamadığının ve Recep’in olur olmaz aksi isteklerinin karşılamaktan da başka çıkar yolunun olmadığının farkındaydı. Bu durum çok zoruna gidiyordu ama artık çok yaşlanmıştı ve gün geçtikçe daha da huysuzlaşan oğluna karşıda elinden birşey gelmiyordu. Nadiren de olsa bir çift laf söyleyecek, kızacak olsa hemen “Sen sus baba! Vaktinde söyleyecektin o sözleri. Artık dünya senin çağında değil, senin kafan, senin zamanın bitti artık. Unut o hayalleri” diye söyleniyordu. Çaresiz, istemeyerekte olsa sualine karşılık verdi.

    Abdullah:
    -Oğlum kızımız daha küçük, hem çok narin ve duygusal.

    Recep:
    Baba sen merak etme ben sözünü aldım. Kardeşimize çok iyi bakacak. Onun bir dediğini ikiletmeyecek. O konuda şüphen olmasın.

    Abdullah:
    -Eğer diyorsan ki Meral’imize iyi bakacak. O zaman gelsinler, istesinler.

    ***
    Bir hafta sonra büyük bir düğün alayı tertip edildi. Şatafatlı hazırlıklar yapıldı. Dört gün, dört gece davullar zurnalar çalındı, yenildi, içildi, oynandı. Meral hariç herkes neşeli ve keyifliydi.

    Süleyman Ağa uzun zamandır gözüne kestirdiği Meral’ine kavuşmuş oldu. Köyde yaptırmış olduğu konakta yaşamaya başladılar. Konakta hizmetçilerin varlığında kendisine yapacak pek bir iş kalmaması tek sevindiği noktaydı Meral’in. Ama sevinci düğünden bir hafta sonra almış oldukları haberlere kursağında kalmıştı.

    Süleyman Ağa’yı İstanbul’dan çocukluk arkadaşı aradı ve kendisine çok kazançlı bir iş bulduğunu, İstanbul’da çok zengin olacaklarını, kazandıkları parayla da televizyonlarda gördükleri yalılarda kalacaklarını söyledi. Bir anda Süleyman Ağa yüzünde yerli yersiz gülümsemeyle gezmeye başladı. Hep daha fazla, hep daha çok kazanmak istiyordu. Parayı, zengin olmayı çok istiyordu ve seviyordu. Teklifini hemen kabul etti. Bütün sermayesini yatırdı ve Süleymanlar Gayrimenkul şirketini kurdular ve İstanbul’da lüks bir dubleks eve taşındılar. Ama işler hiçte istedikleri gibi gitmiyordu, daha fazla kazanacağız diye yatırım yapmalarını söyledikleri yerlerden hep elleri boş dönüyorlardı. Hiç alıcısı çıkmıyordu yaptıkları lüks dairelerin. Parasını yatırıp alanların da evlerinin çok eksiği oluyordu ve bu yüzden de mahkemelik oluyorlardı ve geneldede mahkemede kaybediyorlardı.

    Nihayet beklenen oldu ve elde avuçtaki herşeyden olup şirketi batırdılar. Süleyman arkadaşına çok kızıyordu ama şirketin patronu da kendisi olduğu için o da bu durumdan istifade ederek kaçmış, izini kaybettirmişti. Hiçbir yerde bulamıyordu. Süleyman Ağa borçlarıyla baş başa kalmıştı. İstanbul’daki rüya gibi geçen günleri de mazide kalmıştı. Şimdi İstanbul’un varoş semtlerinden birinde kirada oturuyorlardı. Zaten sinirili bir mizaca sahip olan Süleyman hırsını evde vakit geçiren Meral’den çıkarıyordu. Akşamları eve barut gibi geliyor, Meral’e günlük yapmış olduğu temizlikten kaç para kazandığını soruyor. Her defasında aldığı cevaptan hoşnut olmayarak kadıncağıza komşularının da duyacağı şekilde dayak atıyor, yerlerde sürüklüyordu. Komşular gelen seslerden rahatsızlık duysalarda korkularından hiçbir şey yapmıyorlardı.

    Meral’in günleri birbirinin kopyası gibiydi. Hergün hayattan daha da soğuyor, kocasının şiddetinden kurtulmanın yollarını düşünüyordu. Yine bir gün kocası akşam zil zurna sarhoş geldikten ve Meral’a küfürler savurduktan, senin ölümün benim elimdem olacak nidalarını duyduktan sonra evden kaçmaya karar verdi.

    Gece olmuş ve Süleyman yatakta derin bir uykuya dalmıştı. Meral bir ömür böyle geçemeyeceğinin farkına varmıştı. Olan bitenden hep abisini mesul tutuyor ve ona karşı derin bir intikam hissi besliyordu. Kocasının uykusunun en derin anında tablosunu da alarak gizlice evden kaçtı. Şimi tek düşündüğü şey kendisine ne zaman olursa gelebileceğini söyleyen o iyilik perisi gibi gördüğü Sema’nın sözleri çınlıyordu kulağında.

    “Matbaacılar sokak no:15 ne zaman canın sıkılırsa gel” demişti.

    Aklında sürekli Sema’yı düşünerek yola koyuldu. Sokak birden tenhalaştı, Meral’in içine bir ürperti düştü. Acaba bu saatte evden çıkmakla hata mı yapmıştı? Bir an önce gideceği eve varmak için adımlarını hızlı hızlı atmaya başlamıştı. Sema üç sokak aşağınızda oturuyorum demişti. Elinde tablo varken de çok hızlı yürümesi de pek mümkün olmuyordu. Bir müddet sonra karşısında üç erkek belirdi. Üzerine doğru yürüyorlardı. Meral bu gelenlerden çok korkmuştu. Onlarla karşılaşmadan yolunu mu değiştirseydim diye düşündü. Ama bu hareketi daha da çok dikkatleri üzerine çekeceğini düşündüğünden vazgeçti ve önüne bakarak yürümeye devam etti. İşte geldiler, yanlarından geçti ve gittiler. Birşey yok işte. Ne diye korkmuşum ki diye söylendi kendi kendine. Ama arkaya bakmaktan da kendini alamadı. Hafifçe başını geriye çevirir çevirmez arkadaki üç kişinin ortasında yer alan adamın çatık kaşlı bakışıyla göz göze geldi.

    Tüm vücudu ürpermiş, korkudan adeta kanı çekilir gibi olmuştu, elleri soğumuş, yüzü sararmış, titremeye başlamıştı. Ortalık çok tenhaydı ve bu yerleri ilk defa görüyordu Meral. Ne yapacağını şaşırmıştı. Aklında binbir düşünceyle, köydeki kuzuları, pınardan su almaya gidişi, elma topladığı ağaç, annesini saçını okşaması ve taraması gelmişti gözlerinin önüne.

    Meral bu düşüncelerle korkusunu yenmeye çalışırken birden biri bir elin ağzını güçlü bir şekilde sıktığını, bir elin vücudunu kavramaya çalıştığını, bir elin bacaklarını yerden kesmeye çalıştığını fark etmesi bir oldu. Bir anda rulo haline getirilmiş halı gibi hızla oradan uzaklaştırıldığını fark etti.

    Kimdi bu adamlar? Neden kendisini kavramışlardı ve kaçırmışlardı? Benden ne istiyorlar? diye düşünürken isteklerinin ne olduğunu ağızlarından çıkardıkları salyayla karışık sözcüklerinden anlamasıyla beyninden vurulmuşa dönmüştü.

    Bağırmak, haykırmak istiyordu ama her yerini kilitleyen vahşi köpekler gibi davranan bu üç adama karşı yapabilecek pek birşeyi yoktu. Kendisini yanlarında bulunan inşaatın ikinci katına çıkarmışlardı. Üç saldırganın o anda tek isteği Meral’in bedenine sahip olmaktan başka birşey değildi. Meral bütün gücüyle sarsılıyor, ağzını kapayan elden kurtulmak istiyor, çığlık atmak istiyor ama her defasında çabası sonuçsuz kalıyordu. Bacaklarını tutan Mahir’in “Yeter artık, ben daha çok bekleyemeyeceğim. Bırakında şu işe başlayayım” dedikten sonra bir anlık boşluktan faydalanan Meral sağ ayağını kurtarmıştı ve o anda var gücüyle Mahir’in suratını bi tekme attı. Mahir’in inlemesiyle kısa bir şaşkınlık yaşayan Fuat elini Meral’in ağzından çekmesiyle olanca hızıyla “İmdaaat” diye bağırması bir anda olmuştu Meral’in.

    O esnada çok sevdiği arkadaşı olan Mehmet’in doğum günü kutlamasından dönen Yusuf inşaatın yanından geçerken sese doğru yöneldi. Bir şeylerin ters gittiğinin farkına varmıştı. Hemen sesin geldiği yöne doğru koşmaya başladı. Elbisesi parçalanmış, harap bir vaziyette olan Meral’in acı dolu yüzünü görünce çılgınca bir öfkeyle doldu Yusuf. Büyük bir hışımla üzerlerine doğru yürüdü.

    Yusuf:
    -Napıyorsunuz lan siz! diye büyük bir öfkeyle bağırdı.

    Yusufu o kadar hiddetlenmiş ve köpürmüştü ki üçüde ne yapacağını şaşırdı. Bekir belinden bıçağını çıkardı Yusuf’un üzerine doğru yöneltti. Yusuf zerre kadar geri gitmedi. Yusuf’un “O çıkarttığın bıçakla mı beni korkutacağını sanıyorsun?” Demesiyle hep beraber bir araya gelip hızla oradan uzaklaşmaları bir anda oluverdi. Civardaki insanların toplanmasından çok tedirgin olmuşlardı ve karşılarında dirayetle duran bir adama karşı işlerini şansa bırakmak istememişlerdi.

    Yusuf hemen Meral’in yanına gitti ve iyi olup olmadığını sordu. İyiyim cevabın aldıktan sonra sakince ayağa kaldırdı, ceketini çıkartıp üzerine örttü ve birlikte yola koyuldular.

    Meral olan bitenlerden hiçbir şey anlamamıştı. O kötü adamlarda kimlerdi? Neden bana saldırdılar? Ben onlara ne kötülük yaptım ki? Diye sorular soruyordu.

    Üzerindeki şaşkınlığı henüz devam ederken, hızır gibi bu adam yetişip gelmişti. Adı Yusuf’muş. İyi birisine benziyor. Ona güvenmeli miyim? O da kendisine saldıran diğer adamlar gibi çıkabilir mi? Ne yapmam gerekiyor? Hem Yusuf’a güvenmekten başka çarem var mı? Tüm erkekler kötü değildir heralde. İyileri de vardır sanırım. Hem ceketini çıkartıp verdi bana. Konuşması da çok sevecen. Melek gibi. Yüzüne bakamadım. Çok utanıyorum.

    Meral zihninde türlü türlü sorularla boğuşurken birden “Tablom! Tablom nerde!” diye bağırdı.

    Yusuf olan bitene anlam veremiyordu. Bir an ikisi birden duruverdi. Meral’in tablosunu aramaya başladılar. Neyse ki tabloyu bikaç yüz metre ötede yolun kenarına atılmış bir halde buldular. Meral tablosunu bulduğuna çok sevinmişti. Ona sımsıkı sarıldı. Sahip olduğu tek varlık elinde sımsıkı tuttuğu tablosuydu.

    Yusuf:
    -Gecenin bu saatinde burada yalnız başına ne işin var? Kimin kimsen yok mu?
    demesi üzerine Meral olan biteni anlattı. Ona istediği zaman gelmesini söylediği arkadaşı Sema’nın yanına götürmesini istedi Yusuf’tan. Yusuf bu talebe olumlu karşılık verdikten sonra birlikte Sema’nın evine doğru yürümeye başladılar.

    Yusuf:
    -Antika bir tablo mu bu?

    Meral:
    -Hayır. Babam beni bi kere şehre götürmüştü. Orada büyük bir alışveriş merkezine götürdü beni. Çok büyük bir yerdi. Babam bana “Sana buradan dilediğin bir şeyi alacağım” dedi. Bende güzel bir resim tablosu beğendim. Resimi çok seviyorum.

    Köyde bana öğretmenim “Sende resim konusunda büyük bir yetenek var. Sakın çizmekten vazgeçme” demişti. O resim tablosunu aldım. Eve geldim. Heyecanla açtım tabloyu. Ama çok üzülmüştüm. Çünkü tablo değilmiş o. Puzzle’mış. Sonra bende bizim okul öğretmeninin verdiği malzemelerle o puzzzle’ın resmini yaptım. Monet’in “Saint Address Terası” bu.

    Yusuf:
    -Bunu sen mi çizdin yani.

    Meral:
    -Evet ben çizdim. Şu hayatta değer verdiğim tek şey bu.

    Yusuf:
    -Yani bravo sana. Çok güzel çizmişsin tebrik ederim.

    ***
    Meral’in tarif ettiği adrese gelmişlerdi. Sema’nın kapısının ziline bastılar. Ama kimse cevap vermiyordu. Bir müddet beklediler. Etrafta kimseler yoktu. Bulundukları binanın ikinci katının balkonuna bir adam sigara içmeye çıkmıştı.

    Yusuf balkondaki adama seslendi.
    -Afedersiniz. Biz iki numarada oturan Sema hanıma bakmıştık. Evde yoklar mı acaba? Bilginiz var mı? diye sordu.

    Balkondaki adam:
    -Onlar taşındı buradan. Gittiler.

    Yusuf:
    -Peki sizlere bişey söylediler mi nereye gittikleri hakkında?

    Adam:
    -Kimseye bişey söylemediler. Zaten bizlerle görüşmezlerdi.

    Bunun üzerine Meral kendisini çok üzgün ve dünyada yapayalnız hissetmişti.

    “Sema acaba bana yalan mı söylemişti. Benim iyiliğimi mi istiyordu Sema? Bilememiştim. Şimdi ben ne yapacaktım? Hiç tanımadığım bir erkekle yapayalnız kaldım. Artık kendi evime de dönemem. Yusuf yumuşak huylu biri gibi. Eğer dediği gibiyse...”

    Yusuf:
    -İstersen bize gidelim. Ben annemle yalnız yaşıyorum. Sana bir oda veririz. Yakınların gelirler sonra seni alırlar.

    “Bu teklif karşısında ne yapacağını bilemedim. Sanki önüme iki yol açılmış birisi doğru birisi yanlış yol gibi. Acaba hangi yolu seçmeliyim. Ama benim artık yakınım yok.”

    Yusuf:
    -Gidebileceğin başka bir yer var mı?

    “İşte şimdi tüm benliğimle yalnızlığın vermiş olduğu dayanılmaz acıyı hissetmiştim. Koskoca şehirde hiç kimsem yoktu. Ne bir arkadaş, ne bir sırdaş, ne bir kardeş, ne bir akraba...”

    Meral kısık bir ses tonuyla cevap verdi.
    -Peki eğer sizin için bir sakıncası yoksa size gelebilirim.

    ***
    Yusuf eşi Sümeyye’yi trafik kazasında kaybetmiş dul bir erkekti. Mahçup ve mahzun bir karekteri vardı. Babasını akciğer kanserinden kaybetmiş, annesi ile birlikte yalnız yaşıyordu. Eşinin ölümünden hiç suçu olmamasına rağmen kendini mesul tutuyor ve eşine karşı saygısızlık emiş olmakla eşdeğer gördüğü için bir daha evlenmek istemiyordu. Yusuf’un annesi Hatice teyze, oğlunun eşini kaybetmesinden sonra, içine dönük olarak yaşamasından rahatsızlık duyuyordu. Bir an önce evlenerek rahat bir nefes almasını istiyordu.

    Yusuf evlerine geldi ve kapıyı açtı. Meraklı annesi kanapede uyuya kalmış kapı açılınca uyanmıştı.

    Hatice teyze:
    -Oğlum nerede kaldın? Başına birşey geldi sandım. Senin için korkmaya başlamıştım.(daha soracak çok şey vardı ama beraberinde getirdiği kadını görünce soracaklarını içine attı) Yanındaki kadın da kim?

    Yusuf:
    -Anne uzun hikaye. Meral zorda kalmıştı, yardıma ihtiyacı vardı bende yardım ettim. Kalacak bir yeride olmadığı için evimize getirdim. Hepimiz çok yorulduk. Şimdi dinlenelim de yarın konuşuruz olur mu annelerin bitanesi.

    Hatice teyze:
    -Tamam oğlum. Tamam. Sen zaten yanlış birşey yapmazsın ben sana güveniyorum. (Meral’e dönerek) Meral yavrum evimize hoş geldin. Dur bakim bi sana. Bu morluklarda ne böyle. Kim yaptı sana bunları?

    Meral mahçup bir edayla:
    -Teyzecim onları kocam yaptı. Çok çile çektim ben. Sürekli içip içip dövüyordu. Bende en sonunda dayanamayıp evden kaçtım. Sonra bana saldırdılar ve Allah Yusuf’u karşıma çıkardı da onların elinden kurtardı beni.

    Yusuf:
    -Anne Meral çok yorgun. İstersen onu daha fazla yormayalım. Yarın konuşuruz bunları olmaz mı he?

    Hatice teyze:
    -Tamam evladım. Dur ben misafir odasını Meral kızcağızımıza ayarlayayım. Meral sen şuraya otur. Rahatına bak. Kendi evinde gibi hisset. Meral yavrum açlığın var mı? Bişeyler hazırlayayım mı sana?

    Meral:
    -Yok teyzecim teşekkür ederim. Hiçbir şey yiyecek durumda değilim. Bir an önce uyusam sanırım bana iyi gelecek.

    ***
    Ertesi sabah Yusuf her zamanki gibi 7’de kalktı, kahvaltısını yaptıktan sonra işine koyuldu.

    Meral ile Hatice teyze uzun uzun konuştular. Hatice teyze Meral’i pek bi sevmiş, ona kanı çok kaynamıştı. Meral’de kendi ailesinden sonra ilk defa böyle güzel insanlarla karşılamıştı. Hatice teyze Meral’in yaşadıkları olaylara çok üzülmüş, Recep’e sürekli ah eder olmuştu.

    ***
    Her pazartesi yaptıkları, şirketin haftalık rutin toplantısındaki Yusuf’un çok düşünceli hallerinden birşeylerin yolunda gitmediğini sezen Selin, toplantı bittikten sonra çıkış kapısına yönelen Yusuf’un yanına gitti.

    Selin:
    Hayrola Yusuf. Seni bugün çok düşünceli gördüm. Canını sıkan birşeyler mi var?

    Yusuf:
    Yok Selin. Aslında var. Yani benim için değil ama bizim evde var.

    Selin:
    Çok gizemli konuşuyorsun Yusuf. Evinizin durumunu çok merak ettim doğrusu.

    Yusuf:
    Dün tuhaf şeyler oldu Selin. Şu bizim Mehmet’in doğum günü kutlaması vardı. Benide davet etmişti. Bende bi değişiklik olsun diye arabamı evde bırakıp yürüyerek gittim. Dönüş yolunda bir kadının çığlıklarını işittim. Hemen sesin olduğu yere yöneldim. Üç tane sapık, vahşi adam gencecik bir kadına saldırırken yakaladım.

    Selin:
    Eeee sen naptın?

    Yusuf:
    Ne yapıcam. Tabii ki bende müdahale ettim.

    Selin:
    Kurtardın mı kızcağızı?

    Yusuf:
    Anlatıyorum işte Selin. Çok sinirlenmiştim. İçlerine doğru bir hışımla girdim. Girdim ama bir yandan korkuyorum ama korkumu da belli etmiyorum. İçlerinden biri bana bıçak çekti ama bende Allahtan büyük bi güç hissettim. Hiç korkmadan geri çekilmeden üzerlerine doğru gidince korkudan dağıldılar. Sonra kızı kurtardım. Bir arkadaşı varmış, kocasından sürekli dayak yediği için ona sığınmaya gidiyormuş, o da evinden taşınmış. Bende bizde kalabileceğini söyledim ve bizim eve getirdim. Şimdi annemle bizim evdeler.

    Selin :
    Çok tuhaf ve zor bir gece geçirmişsin gerçekten Yusuf. Bu arada tebrik ederim arkadaşım. Sen tanıdığımdan çok daha cesurmuşsun.

    Yusuf:
    Yok be Selin. Kim olsa aynısını yapardı. Meral bu yaşına kadar hep köyünde yaşamış. İlk defa büyük bir şehire yaşamak için çıkmış gelmişler İstanul’a. Burada da büyük sıkıntılar yaşamış zavallı kızcağız. Çok üzüldüm durumuna. Kocası çok şiddet uyguluyormuş. Ha birde bu kızın bir tablosu var.

    Selin:
    Bende sen anlatınca çok üzüldüm şimdi. Maalesef çok kavgacı ve şiddet yanlısı bir toplum olduk. Biz ne ara güzel hasletlerimizden bu kadar uzaklaştık ve evdeki karımıza bile böyle şiddet uygulayacak seviyeye geldik. Bu toplumun büyük bir ıslaha ve terbiyeye ihtiyacı var Yusuf.

    Yusuf:
    Çok haklısın Selin. Bende senin gibi düşünüyorum.

    Selin:
    Şu bahsettiğin tablo. Ne tablosu bu?

    Yusuf:
    Monet’in tablosuymuş. Adı da.... teras mı neydi? Sen bilirsin.

    Selin:
    Saint adress terası mı?

    Yusuf:
    Heh bildin o işte.

    Selin:
    O çok meşhur bir tablodur? Kız kendisi mi çizmiş?

    Yusuf:
    Yani evet kendisi çizmiş. Yetenekli bi kıza benziyor. Senin arkadaşın vardı sanat akademisi olan neydi adı?

    Selin:
    Sevgi’nin “Gelişen Nesil Sanat Akademisi”nden mi bahsediyorsun?

    Yusuf:
    Evet evet. Meral’i de oraya kursa göndersek mi nasıl olur? Ha ama önce şu kocasıyla arasındaki sorunu çözmemiz gerekiyor.

    Selin:
    Bence bir an önce boşanmaları gerekiyor. Eğer anlattığın gibiyse iyi bir aile avukatı arkadaşım var. İşi hemen çözülmesine yardımcı olabilirim. Kursa da göndermek çok iyi bir fikir olur. Açıkçası bende çok merak ettim şu Meral’i.



    ***
    Meral’in Yusuf’un evine gelmesinden bir hafta geçmişti. Meral artık Yusuf’un evine çok alışmıştı. Hatice Teyze’yi çok beğeniyor, onunla çok iyi anlaşıyor. Bir yandan resim kursuna giderken bir yandan da kocasıyla olan durumunun belirsizliğine çok canı sıkılıyordu. Yusuf her fırsatta Meral’e kocası ile arasını düzeltebleceğini söylese bile o bu fikirden şiddetle uzak duruyor. Bir daha onun yanında olursa kendisini öldürebileceğini, çok sert bir mizacı olduğundan yakınıyordu. Sonunda Meral Yusuf ile birlikte boşanma işlemlerini gerçekleştirmek üzere kocasıyla yüzleşmeye karar vermişti.

    ***
    Kocasının evine gittiklerinde sessiz bir durumla karşılaştılar. Süleyman normalde evde olması gereken saatte evinde değildi. Komşularına sorunca bir alacak verecek davasında silahların çekildiğini, o kargaşa içerisinde Süleyman’ın oracıkta can verdiğini anlatıyordu komşusu. Meral bunları işitince iki farklı duyguyu birlikte yaşamıştı. Hem kocasının bu şekilde ölümüne üzülmüş, hemde artık dayak yemeyeceğini düşünerek ve kendisine yaptırdıklarının cezasını çekeceği ümidiyle sevinmişti. Yusuf’ta bu duruma çok şaşırmıştı ve ne diyeceğini bilemiyordu.

    Yusuf:
    Başın sağolsun Meral. Üzüldüm doğrusu.

    Meral:
    Üzülmene değmez abi. Ben kendimi rahatlamış hissediyorum artık.

    ***
    Yusuf Meral’in kendisine abi demesinden garip bir sıkıntı duymaya başlamıştı artık. Ben şimdi abisi mi oluyorum? Ben kimim? Ona zor durumunda yardım eden bir erkek. Ona karşı konuşurken bu heyecanımda nereden geliyordu peki. Ben Sümeyye’den sonra hiçbir kadına karşı böyle heyecanlanmamıştım. Bu heyecanda neydi? Artık Meral ile daha fazla vakit geçirmek istiyorum. Onu korumak kollamak, hep yanında olduğumu göstermek istiyorum. Bana karşı ne hissediyordu acaba? Hep abisi mi olacaktım? Yo hayır, hayır abi olarak devam etmek istemiyorum.

    ***
    Meral abi demişti. O abisi miydi? Abisi olmasını mı istiyordu? Yusuf çok iyi bir insandı. Güler yüzlü, sempatik ve sevecen bir insan. Böyle erkeklerde var mıydı dünyada? Benim tanıdığım erkekler ya işinde gücünde, ya kavgacı zalimdi. Bana şu dünyada iyi insanlarında olabileceğini, güvenebileceğim erkeklerinde olduğunu öğretmişti bana. Benim kaderim ne yöne doğru şekilleniyordu. Ne olacaktım ben bundan sonra peki? Artık ne diye kalacaktım Yusuf’un evinde. O bana en zor durumumda kucak açmıştı. Bana sahip çıkmıştı. Beni sevmiş, bana destek olmuştu. Üstelik bana tutkum olan resim konusunda da yardımcı olmuştu ve çok mutlu olduğum resim akademisine göndermişti. Ona artık abi demek istemiyordum. Ne demeliydim. Yusuf mu? Olmaz hiç saygı yok gibi. Yusuf bey mi? Böyle de çok resmi olmuyor mu? Ama artık abi demek istemiyorum. Onun hep yanımda olmasını, hep beni korumasını, ömrümün sonuna kadar beni bırakmamasını istiyorum.

    ***
    Öte yandan Meral resim atölyesine her geçen gün daha da sıkı bağlanmış, çok başarılı öğrencilerden birisi olmuştu. Sevgi hanım Meral için “O eşsiz bir yetenek, büyüleyici bir hayal gücü var” diyordu. Bir hafta sonra Meral Fransa’da düzenlenecek olan uluslararası resim yarışmasına katılmaya hak kazanmıştı. Herkes Meral’den çok büyük beklentiler içerisine girmişti.

    ***

    Meral resim yarışmasından döndükten sonra Yusuf’a sürpriz yapmak istemişti. Meral çok heyecanlıydı. Hayatında hiç bu kadar heyecanlandığını hatırlamıyordu. Hemen Yusuf’a telefon açtı.

    Meral:
    Yusuf abi.. eee şeyy biz yarışmadan döndük.

    Yusuf:
    Nasıl geçti yarışma? Eminim güzel bir sonuç almışsındır.

    Meral:
    Abi dışarıda bir yerde oturup konuşsak olur mu?

    Yusuf’ta tam da böyle bir anı bekliyordu. Gözlerinin içi parladı ve yüreği hızla çarpmaya başladı.

    Yusuf:
    Tamam çok iyi olur. Ben yeri ayarlarım. Sana haber veririm olur mu Meral?

    ***

    Yusuf bir arkadaşının işletmesini üstlendiği Asude Cafetarya’ya götürdü Meral’i. Görünüşte herşey normaldi ve içerisi kalabalıktı. Birlikte içeriye girdiler. Söze Meral başladı.

    Meral:
    Abi biliyorsun bana çok emeğin geçti, bana güvendin ve akademiye gönderdin... (Meral sürekli duraksayarak konuşuyordu, ilk defa baş başa konuşuyordu Yusuf’la ve çok heyecanlanıyordu.)
    Bende seni hiçbir zaman mahcup etmek istemedim... Çok çalıştım ve sonunda resim yarışmasına girmeye hak kazandım. Ben bu yarışmada... Yani ben böyle konuşmalar yapmayı pek beceremiyorum...

    Yusuf:
    Benim için önemli olan senin mutluluğun Meral. Sen mutlu olursan arkası gelir zaten.

    Meral:
    Yani...evet...şey...bak sana ne göstericem. İşte bak plaketim. Yarışmada birinci oldum.

    Yusuf:
    Şu an o kadar mutluyum ki sana anlatamam. Senin adına çok ama çok sevindim. İleride sen Türkiye’nin en başarılı resim sanatçılarından biri olacağına hiç kuşkum yok. Hem kadınlara da örnek olacak bir hikayen var.

    Meral:
    Sayende Yusuf abi. Sen olmasan ben bunları nasıl başarırdım.

    Yusuf:
    Herşeyde vardır bir hikmet. Ama bana artık abi demeni istemiyorum. Hem benim de sana bir sürprizim var. Bak.

    O anda cafeteryada bulunan insanlar birden devasa bir pankart açtılar. Pankartta “BENİMLE EVLENİR MİSİN MERAL?” yazıyordu.

    Meralin nutku tutulmuş, ne diyeceğini, ne söyleyeceğini şaşırmıştı. Ömrünün en mutlu gününü yaşıyordu. Masal gibiydi yaşadıkları. Bu mutluluğun hiç bitmesini istemiyordu. Gözlerinden sevinç gözyaşları akarak konuşuyordu. Yusuf bu esnada masanın yanına geçmiş ve bir dizinin üzerine basarak Meral’e doğru yüzüğü uzatmıştı.

    Yusuf:
    Benimle evlenir misin Meral?

    Meral:
    Evet. Evet. Evet. Tüm kalbimle, tüm gönlümle, tüm benliğimle evet diyorum.


    Yazan: Ömer Yaşar
  • 1724 syf.
    ·25 günde·10/10
    Fransız edebiyatının dünya çapında tanınmış en ünlü ve en mükemmel eseri “Sefiller”dir desek abartmış sayılmayız. Sefiller, Victor Hugo’nun “din, doğa ve toplum” üçlemesinin en önemli ayağı olan toplumu anlatır.

    Toplum; yani ben, sen, çevremiz ya da yanından onlarca kez geçip farketmediğimiz insanlar... Hugo bu harikulade eserinde aslında bizi anlatmış. Sizler böylesiniz, böyle yanlışlar yapıyorsunuz demiş. Olaylara farkla yönlerden bakmamızı, karşımızdaki insanlara ön yargılı davranmamamız gerektiğini anlatmış. “Acaba ben olsam ne yapardım?” sorusunu okuyucularına sordurtmuş ve düşünmemizi sağlamış.

    Kitap yazıldığı dönemin Fransa tarihine de ışık tutuyor. Savaşlar, iç isyanlar, kilise yaşamı hatta lağımlardan bile söz edilmiş. Victor Hugo ayrıca birçok esere atıfta bulunmuş. Atıfta bulunduğu eserleri bilmek kitaba daha derin bir anlam katacaktır.

    Bu kitaptan çok şey öğrendim ve uzun süre etkisinden çıkamayacağım. Kitabı sayfa sayısı çoğu okuyucuya ürkütücü geliyor ama her sayfası okumaya değer. Bu kitabı lütfen okuyunuz ve okutturunuz! Herkese keyifli okumalar dilerim.