Sadece kullandığımız silahlar, kıyafetler ve evler değişti. İnsan hala insan ve akıl hala iptidai. Neticenin aslına bakıldığında bizi hayatta tutacağını sandığımız pek çok şey, yetersizliğimizin ve kul olma isteğimizin sevkiyle vücut bulan şeyler. Bu sebeple güvenlik ihtiyacımızı karşılayacak maddi manevi istinatlar gözdemiz, davamız ve hayat tarzımız haline geliyor. Hal böyle olunca uzatılan elleri ve dilleri kendimizi savunurcasına savuyoruz. Partimiz kazanınca ötekiye göz dağı vermek için sokaklara iniyor, mermi sıkıyoruz. Davamıza ne sebeple olursa olsun eleştiriler gelince yoz, yosma, yobaz ve cahil olarak yaftalıyoruz. Fakat en cahilimiz bile arazın cevhere taalluk ettiğini, ona dahil olamayacağını yani, bugün bizi peşinden sürükleyen, hayatımızı tanzim eden her şeyin bizim özümüzü teşkil eden şeyler olmadığını bilir. Ama akıl, bugün geldiğimiz noktada "ehven-i şer" demek suretiyle yine kandırılıyor ve insanı kişilerin ve ideolojilerin kulu olması için ikna ediyor. Ona bir hayat, kimlik bahşediyor. Azınlığın çoğunluğa tahakkümü olan cahiliyede olduğu gibi kimse buna baş dâhi kaldıramıyor. Bilakis bununla "övün, çalış ve güven" deniliyor.
Hürlük masalıyla büyütülüp zincirlere vurulan aklın, bir gün bu mağaradan kurtulacağını bildikleri için başka alternatif de takdim etmiyorlar. Önümüze "Milliyetçilik, Atatürkçülük ve İslamcılık" gibi isimler koyup "dön bakayım arkanı, kimden olduğunu söyle" demek suretiyle rızasız tercihe zorluyorlar. İlk dönem Hristiyanlarına yaptıkları gibi, Hz. Bilal'e, Ammar ve ailesine yaptıkları gibi bireyden ziyade kitleye, halka yapıyorlar bunu. Onlar da biliyor bu nizamı alaşağı edecek kimselerin olmadığını. İmam-ı Azam gibi başkaldıracak yiğitlerin bulunmadığını adları gibi biliyorlar. Çünkü terbiye ve idâre eden, eğiten, doyuran ve
Ahlâk, sürekli değişen zaman ve mekanlar arasındaki farkı gözetmeyi yani vuku bulan olayların kendi içlerinde farklılıklar ve özgünlükleri barındırdığını görme eylemidir. Buna dayalı olarak dün ahlâken doğru olanı, sırf dün doğru olduğu için bugün tekrarlamak ahlâki düşünmenin kendisine aykırı bir husustur. Ahlâk, zamansal ve mekansal farklılıkları dikkate alarak doğrunun ve yanlışın ne olduğunu her bir olay içinde yeniden düşünmeyi gerektirir.
Siyasal iktidar varsa, insanların onu isteyip onadığı için vardır. Bundan dolayı siyasal iktidarın varlığı, prensin, yönetenin değil, halkın istencine bağlıdır.