Seni algılayışım aynı ya da ayrı yerlerde oluşumuza göre değişiyor. Yani, sen diye tanıdığım iki kişi var. Benden uzakta olduğunda bile, benim için varsın. Varlığının bu şekli çok-biçimli: Sayısız imgeler, geçişle, anlamlar, bildiğimiz şeyler ve yerlerden oluşmakta, ama her şeyin altını çizen şeyse, her yere yayılmış yokluğun. Sanki sen bir mekana dönüşmüşsün, hatların da ufuk olmuş. İşte o zaman bir ülkede yaşar gibi yaşıyorum içinde. Sen her yerdesin. Fakat bu ülkede asla seninle yüz yüze gelemiyorum..
(...) Ahlâk yanılsamalarına sebebiyet veren parçacı ahlâk görüntülerine yönelik her taltîf, ahlâkın küllî idrâk ve insicâmlı icrâsına yönelik bir mânidir. Bu engelden gafil olmak -bilhassa Müslümanların- ahlâk anlayışı için son derece önemli bir kayıp. Çünkü cezbedici ahlâkın "ne"liğine dâir bütün beyân ve uygulamalar elde mevcut. Fakat gel gör ki İslâm anlayışının da zamanla parçacı ilişkiler yumağına dönmesi, mekârimü’l-ahlâkı itmam üzere gönderilen her ne varsa parçalanmasına sebebiyet verdi.Hâlbuki Ebû Hanife’nin İslâm anlayışını (fıkıh), “nefsin lehine ve aleyhine olanları tanıması” şeklindeki dikkate şayan tarifi; nazarın fiille, fiilin ahlâkla, ahlâkın anlayışla kopmaz bağını vurgulayan veciz bir ölçüydü. Kim ki nefsinin lehine ve aleyhine olan itikadî (fıkh-ı ekber), amelî (fıkh-ı zâhir) ve ahlâkî (fıkh-ı bâtın) ölçüleri tanıyor ve mucebince iş görüyorsa, o kimse İslâm’a muhatap anlayış ve yaşayışı haiz demekti. Fakat parçaya vukufiyetin kolaycılığı, bütüne teveccühün meşakkatine galip çıktı.
-Melikşah Sezen, "Zamane İnsanının Büyük Mahrûmiyeti: Cezbedici Ahlâk", istanbulfikriyati.com, 30 Nisan 2026-
“Felsefece zaman, böylece, önceyi ve sonrayı dışlamayan ama onları stratigrafik bir düzende katmanlayan, kocaman bir birlikte-yaşama zamanıdır. Felsefenin, tarihini kesen ama onunla karışmayan, sonsuz bir haline-gelişidir. (…) Felsefe, tarih değil haline-geliştir; sistemlerin ardışıklığı değil düzlemlerin birlikte yaşamasıdır.”