Çok kötü bir geçiş dönemi içindeyiz.
Bundan belki yıllar sonra, bir gün geriye dönüp baktığımızda
“Nasıl bu hale geldik?” diye soracağız kendimize.
Nasıl bu kadar yüzeyselleştik, nasıl duygularımızı bu kadar ucuzlattık, nasıl kendimize bu kadar kötülük yapabildik?
Bu haz ve hız çağında, bir anlık dopamin uğruna bütün insani değerleri harcadık.
Sevmeyi unuttuk, sabretmeyi küçümsedik, derinliği sıkıcılıkla karıştırdık.
Bağ kurmayı değil, bağ koparmayı öğrendik.
Ve sonunda kendimizi birbirine değmeyen, ama aynı yalnızlıkta yüzen bedenler olarak bulduk.
İnsan psikolojisi uzun vadede hep aynı yasaya tabi:
Bağ kurmak, hayatta kalmanın en temel koşuludur.
Ama biz bu biyolojik ve duygusal gerçeğe sırt çevirdik.
Bağımlılıktan korkarken bağsızlaştık; özgürleşmeye çalışırken yalnızlaştık.
Duygusal dayanıklılığı güçsüzlükle, sevmeyi bağımlılıkla karıştırdık.
Bir zamanlar insan, birini tanıdıkça derinleşirdi.
Şimdi tanıdıkça uzaklaşıyor.
Bir zamanlar ilişkiler emekle büyürdü; şimdi herkes, en küçük belirsizlikte kaçıyor.
Bir zamanlar sevmek, bir tercih değil bir sorumluluktu; şimdi duygular bile “tüketim süresi”yle ölçülüyor.
Herkes hızla birine bağlanıyor, hızla kopuyor; kimse kalamıyor, kimse kalmaya cesaret edemiyor.
Sadakat, romantik bir nostaljiye; sevgi, “bağımlılık sanrısına” dönüştü.
Ve biz, özgürleştiğimizi sanırken aslında birbirimizden, hatta kendimizden koptuk.
Bu çağ, içsel boşluklarını eğlenceyle, beğeniyle, bedenle doldurmaya çalışan insanların çağı.
Gerçek temasın yerini ekranlar, derinliğin yerini imaj aldı.
İlişkiler artık yaşanmıyor; yönetiliyor, planlanıyor, stratejileştiriliyor.