• Hafta içi her zaman olduğu gibi Bay D yine sabahın köründe (daha karga botunu giymeden) dijital saatin klasik müzikli alarmıyla (Mozart’ın Son Zart’ıyla) uyanıp yatağından ivedilikle kalktı. Alelacele yaptığı sağlıksız bir kahvaltı sonrası ışık hızıyla sokağa fırladı.

    Hava buz gibiydi. Zemheri soğukları hüküm sürmekte, dışarıda bir yerlere yetişme telaşındaki insanları iliklerine kadar titretip şiddetli rüzgarıyla adeta tokatlayıp sersemletmekteydi. Ama Bay D nedense hiç üşümez, onun içinde lavlar fokurdayan bünyesine soğuk işlemezdi. Kışın en kar kıyamet zamanlarında bile tiril tiril giyinir, bağrı açık dolaşıp etrafındakilerin hayret dolu bakışlarına aldırış etmezdi. Herkesin içinde lakin her şeyin dışında bir umursamazlık ve lakaytlıkla çalıştığı reklam ajansına gitmek üzere Kadıköy vapur iskelesine doğru hızlı adımlarla yöneldi.

    Karadayken paçaları iş hayatının çamuruyla ağırlaştığından bata çıka ilerliyor, yarı saydam bir endişe sisinin arkasında ne düşündüğü pek anlaşılmıyordu. Ama iskeleden yürüyüp de vapura binmeye görsün, denizin kokusunu içine çekip, iksir-i azam sıfatına haiz çayını yudumlayarak akabinde seyre dalacağı en güzel mevziye çöreklenince, ilk fırsatta duygularıyla selamlaşıyordu. Dizlerine yatırılmış deri evrak çantasının üstünde kallavi boyutta katran karası bir cep telefonu; kulaklığın kablosu lülelenmiş, karışık düşüncelerin ortasına her iki kulaktan içli melodiler üflüyordu.
    Yolculuk boyu dış dünya kadar iç dünyası da dalgalı, çakar çakmaz çakan çakmak gözleri denizin üstünde beyaz köpüklerin dağıldığı yere sabitlenmişti. İçindeki debdebeyi sürura kavuşturmaya çalıştığı, fütursuzca alçalıp yükselen, tekinsiz bir devinim ile biteviye dalgalanan ikircikli bir hali vardı, bugün. Duygusal muhasebesini denkleştirmeye, koordinatlarını belirlemeye çalışıyordu; Boğaz’ın ortasında ama hayatın neresindeydi?
    https://i.hizliresim.com/YdXVZk.jpg

    Karaköy’e varıncaya dek şehir hatları vapurunda ulvi hislere gark olup varoluşunu sorguladıktan sonra, çalıştığı ajansa gelirken her zaman yaptığı gibi kendine yine venti (ekstra büyük boy) 338 kalorilik bir ‘caramel macchiato’ aldı.
    Leb-i derya konumundaki ajansa geldiğinde ortalıkta kimsecikler yoktu…
    https://i.hizliresim.com/jqlJpG.jpg

    Masasına geçip büyük bir keyifle kahvesini yudumladı. İlk olarak ajandasına bakıp bugünkü işlere ve yapılacak görüşmelere hızlıca göz attı. Sonra bilgisayarını açıp MediCat sitesindeki “The Cat Report” haberini iştahla okudu. Bizzat kendisinin yürüttüğü projelerle 'yılın çıkış yapan en iyi ajansı’na layık görülen kreatif ekibinin artık ‘Havas’ından geçilmeyecekti…
    https://i.hizliresim.com/kMVrRm.jpg

    Bay D gibi ödül avcısı (şeytanın bile hile sanatı üzerine yanında staj yaptığı) kreatif bir reklamcı, absürtlüğün ambalajında haz odaklı, hedef kitlenin zaaflarına yönelik baştan çıkartıcı, kışkırtıcı ve hayranlık uyandırıcı subliminal mesaj iştiyakıyla dolup taşardı. Delilik ve dahilik arasındaki münasebeti dengelemeye yatkındı, başkalaşmanın empatisini kurup, laçkalaşmanın türevlerinden uzak dururdu ve hiç şaşmaz hedefini daima on ikiden vururdu.
    Mesleğinin en mahrem sırlarını ifşa etmeden inşa ettiği ve dijital + sosyal + konvansiyonel medya vasıtasıyla günde en az 1500-2000 defa marka ifritleri tarafından hunharca tokatlanıp şamar oğlanına dönen herkesin belleklerine itinayla işlenen en demagojik fikirlerin mahsulü olan ‘reklam’ hiç de öylesine kolay ve basit bir iş değildi, doğrusu:
    https://i.hizliresim.com/4p64oG.jpg

    Oturduğu yerden kalkıp pencereye yaklaştı ve dışarıda koşuşturan insanları seyre koyuldu. Bu yedi tepeli, sekiz harfli, dokuz canlı şehrin keşmekeş içindeki vaziyetine her krizi fırsata, her fırsatı da kazanca dönüştürmeye ahdetmiş bir oportünist gibi baktı…
    Şu gördüğü kalabalığa ve akabinde tüm insanlığa hitaben eski reklamcı ve mesleğinin tüm kirli sırlarını ifşa edip aforoz edilen Frederic Beigbeder gibi haykırmak istedi:
    "Reklamcıyım. Kâinatı kirletiyorum. Ben size pis şeyleri bile satan adamım. Asla sahip olamayacağınız o şeylerin hayalini kurduran... Photoshop'ta rötuşlanmış kusursuz bir mutluluk... Kılı kırk yararak oluşturulmuş görüntüler, moda müzikler. Zar zor biriktirdiğiniz paralarla, son kampanyada itelediğim rüyalarınızın arabasını satın almayı başardığınızda ben onu çoktan demode etmiş olacağım. Sizi yenilik bağımlısı yapıyorum. Yeniliğin avantajı, hiçbir zaman yeni kalmamasıdır. Salyalarınızı akıtmak: benim görevim bu. Benim mesleğimde kimse mutlu olmanızı istemez; çünkü mutlu insanlar tüketmezler. Çektiğiniz acı, ticareti canlandırıyor. Bizim jargonumuzda buna "alışveriş sonrası düş kırıklığı" deniyor. Size acilen bir ürün gerekiyor; ama ona sahip olur olmaz bir başkasına gereksinim duyuyorsunuz... İhtiyaçlar meydana getirmek için kıskançlığı, acıyı, doyumsuzluğu körüklemek gerekiyor. İşte benim savaş gereçlerim bunlar. Hedefim ise 'SİZ'siniz."

    Kendisini suçlu hissedip hissetmediğine tam olarak karar veremiyordu. Sonuçta çalıp çırpmıyordu, her şeyi kılıfına uydurup ne yapması gerekiyorsa onu yapıyordu ve bunun karşılığında çok da iyi para kazanıyordu. Kafasındaki düşünceleri dağıtmak için tekrar masasına geçip reklam videoları izlemeye koyuldu. Netto’nun kediciklerden müteşekkil eğlenceli minnoş prodüksiyonu neşelendirdi, onu…
    https://www.youtube.com/watch?v=vHN58-QUcQc

    Bir müddet sonra mesai saatinin yaklaşmasıyla birlikte ajans çalışanları üçer beşer damlamaya başladılar. Kreatif ekibin art direktörü Şermin de teşrif edip kendisine ağzının ucuyla selam verdi vermesine de, görünen o ki epey dertliydi bugün, her zamanki şen şakrak ve matrak halinden eser yoktu. Berbat bir vaziyetteydi, dalgındı, kırgındı, kızgındı, fırtına öncesi sessizlik modundaydı. Bay D ona yeni projeleri için sinerji oluşturmaları gerektiğini ve derhal kendini toparlamasını söyledi.
    Belli ki, yaşadığı alengirli ilişkinin sonrasındaki beklenmedik ayrılık Şermin’i epey sarsmış ama yıkamamıştı.
    Gözünü ufka doğru dikti ve öfkeli bir ses tonuyla:
    “Yol gidenindir, arkasından ağlayamam,
    Yüreğim ahır değildir, her öküzü bağlayamam.” dedi.

    Bay D de bu söylediğine karşılık Baki’den bir beyitle mukabele etti:
    “Gerdûn-ı dûna âkilisen kılma i’timâd
    Dönsün piyâle devr-i Kamerden budur murâd”

    Şermin şaşkın şavalak bir ifadeyle Bay D’ye baktı, ne dediğini anlamamıştı, bu sefer Bay D, divan edebiyatından farklı olarak duruma ilişkin daha basit ve matematiksel bir yöntemle izaha koyuldu:
    İsmi lazım değil, soyadı Serbes olan (evet sonunda t yok, ama şu an içinde bulunduğu cezaevi modelinde bu harf mevcut) bir yazarın dediği gibi,
    “İnsan en az üç kişidir. Kendisi, olmak istediği kişi ve aradaki farkta yaşayan üçüncü. En sahicisi de bu üçüncüdür. Olmak istediği kişiden kendisini çıkardığında, aradaki farkta yaşayan kişidir ona en çok benzeyen. Ne kendisi kadar huzursuz, ne de olmak istediği kişi kadar hayalidir o. Yine bu yüzden, iki insanın birbirine âşık olması da en az altı kişi arasında geçen bir hadisedir.
    İlk önce iki kişi birbirlerine âşık olur, sonra olmak istedikleri kişiler arasında çatışma çıkar ve sonunda aradaki farkta yaşayan üçüncü tekil şahıslar arasında ayrılık yaşanır…”

    “Yine de her şeye rağmen asla tecrübe kazanmaktan kaçma. Ne kadar zor olursa olsun, yeniden ayağa kalk ve yola devam et. Hayatı öğrenmek için o tecrübelere ihtiyacın var. Kalbin aşk acısı ile yaralanmış olsa bile, sonsuza kadar kendini aşka kapatma. Ruhun insanların acımasızlığı ile incinmiş ise, hayata küsüp kendini karanlık bir dünyada yaşamaya zorlama. Bedenin çok büyük acılar çekmişse de, kendini uyuşturup bırakma. Unutma, bilge insan hayatı yaşayandır. Cesur insan, korkusuzca devam edebilendir. Kahraman insan, tüm acılarına rağmen yenilmeyendir.”

    Şermin bu söylevden pek etkilenmiş gözükmedi, üstüne üstlük bir de ajansa non-stop yayın yapan Damar FM’den “Bir kedim bile yok, anlıyor musun?” şarkısı kulaklarına hücum edip, yarasını deşince ve müziğin sihirli mancığınıyla fırlatılan ruhu melankolizmin diyarına tepetaklak düşünce gözleri doldu, rengi daha da soldu. (*Bayan Ş’nin ex öküzü, sokaktan beraber alıp sahiplendikleri huysuzluk abidesi ismiyle müsemma kedisi ‘Angry’ ve kokoş köpekçiği ‘Kuçuradi’yi de kaçırıp uzak diyarlara götürmüştü.)
    https://i.hizliresim.com/jq98Rg.jpg

    “İstediğim en son şey, seni üzmek derdi hep bu öküz…” diye söylenmeye başladı yeniden, Şermin… “Şimdi anlıyorum, aslında ne demek istediğini… Seni asla üzmek istemiyorum, istemem de dememiş… Üzülecekler listesinin son sırasındasın demek istemiş ve sinsi planlarını ‘son ân’a kadar hep gizlemiş…”

    Şermin yakınmalarına devam ederken Bay D’nin başasistanı Asude*, QNB F.Bank’tan İletişim Koordinatörü Derya Dikenlisarmaşığatırmanıroğullarından’ın maiyeti ile birlikte ajansa gelmek üzere olduğunu bildirdi.
    (*Asude: Kısa zamanda stajyerlikten başasistanlığa yükselen bu atom karıncanın her yönüyle sanatçı bir kişiliği vardı. Ressam gözüyle bakar, müzisyen kulağıyla dinler ve şair diliyle konuşurdu. Ayrıyeten fil gibi yer, tazı gibi koşar ve eşek gibi çalışırdı.)

    Bay D, Şermin’i teselli etmesi için finans müdiresi olan ikizi Nermin’e havale ettikten sonra pre-production meeting (yani çekim öncesi her detayın kararlaştırıldığı son toplantı) için hazırlıklarını tamamladı ve hemen akabinde döpiyesli amazonların rüküşlükte çığır açan şapşal kraliçesi (ya da şapşaliçesi) olmaya namzet Derya Dikenlisarmaşığatırmanıroğullarından’ın teşrifiyle birlikte ekiple beraber tam beş saat sürecek bir beyin fırtınası böylelikle başladı…
    Yaklaşan 14 Şubat münasebetiyle daha önce çekilmiş ve bir hayli beğenilmiş olan reklam filminin devamı da yine harikalar yaratmalıydı. “İşimiz rakamlarla değil, insanlarla…” sloganı duygusal manipülasyonun ulaştığı en son noktaydı…
    https://www.youtube.com/watch?v=iAVGvr2J4Y0

    Bu gibi cin fikirli prodüksiyonlarla fişteklenen yığınları kandıran tüm görüntüler ve kitleleri etkisi altına alan her söz yalandı…
    En basit ifadeyle, Mark Twain'in dediği gibi “Bankacı (ya da nam-ı diğer yasal tefeci) güneş parlarken size şemsiyesini ödünç verip, yağmur başladığı anda geri isteyen bir üçkağıtçıydı.” (Daha fazla teşbihata gerek yoktu, anlayan anlardı…)

    Peki, her daim sömürülüp reklamlara bile meze edilen şu “AŞK” denen illetin neydi, aslı astarı?
    https://i.hizliresim.com/nb15Z5.jpg

    Bay D toplantı sonrası kadim dostu ABBA’cı babacan Cabbar’ın egzotik mekânında solo takılıp yemek yerken bu sualin cevabını bir kitabın satırlarında yeniden aradı:
    “Aşk dediğin kusursuz sahtelikten ibarettir. Âşık olunca hayatın anlamına yaklaştığımızı zannederek mantığın sınırlarından dışarı çıkarız. Mantıksız kafa, mesnetsiz umutlarla dolup taşar. En büyük sevinçler, 24 ayar yanılgılardan doğar. Aşkın en büyük hediyesi fiyaskoyla sonuçlanan hayal kırıklıklarıdır. Aşk, kişinin kendini aldatmasıyla başlar ve başkalarını aldatmasıyla sona erer. Aşktan kaçış varsa bile kurtuluş yoktur…”

    En son Eros’un okuyla gafil avlandığı zamanı hatırladı. 3 Kasım'da, yani Leonardo Da Vinci'ye Lisa Gherardini'nin tablosu-Mona Lisa’nın ısmarlandığı günün 511. yıldönümünde tanışmıştı, Leyla’yla… 1,92’lik Bay D, bir öğle üzeri Aşiyan’da uzay gemisine benzeyen bulutlara bakarak yürürken önüne dikkat etmemiş, o sırada karşı yönden gelmekte olan ‘nomophobia’dan hallice ve ‘smombie’ce hareketlerle instasına story yükleme telaşındaki 1,82’lik yeşil gözlü kızıl bir dilberle çarpışmış, akabinde kıza çarpılmış hatta çarpanlarına ayrılmıştı. “Pardon, affedersiniz…”le başlayan özrüne karşılık “Önüne baksana ayı!…” karşılığını alınca “Teveccühünüz, iltifat buyurdunuz”la yoluna devam etmişti…
    Bu tarihten sadece birkaç gün sonra o kızıl afetin kendi öz kuzeninin kankasının eltisinin yoga hocasının teyzesinin kızı olduğunu öğrenecek ve hemen akabinde aralarındaki samimiyetin tesisi ve münasebetin temini için tanıdıklar vasıtasıyla irtibata geçecekti.
    Bildiği bir şey varsa o da “Kadınlarla kedilerin asla çağrılınca gelmediklerini, ancak ilgi göstermedikçe geldikleri gerçeğiydi…” (Carmen, 2003)
    https://www.youtube.com/watch?v=CjbOfsG71Zw

    Ve daha bir hafta dolmadan eşi benzeri görülmemiş taktikler sayesinde ona sevgilim diye hitap etme şansına erişecekti. Ne var ki, aradan geçen iki aylık zaman zarfında Leyla’sına olan Mecnunluk hali miadını doldurmuş, hissettiği tüm duygular yerle yeksan olmuştu…
    Sonrasında olanlar olmuş, fırtınalar kopmuş ve beklenen o meşum son “ayrılık” vuku bulmuştu…

    Bay D yoğun geçen bir günün ardından akşam üstü katıldığı bir sohbet meclisinde bir süreliğine “laf olsun, torba dolsun” kabilinden hasbıhal ettikten sonra evinin yolunu tuttu, eve varınca da uzun zamandan beri fırsat bulup izlemediği “L’avventura” filmini izlemeye koyuldu.
    https://unutulmazfilmler.pw/avventura-l-seruven.html
    Bu filmi izleyen hemen hemen herkesin (şayet filmin son karesine kadar tahammül edip de, nihayete erdirebilmişse eğer) filmin yönetmenine en okkalısından bir küfür savurması son derece doğal bir durumdu. Nitekim, filmin yönetmeni Michelangelo Antonioni’nin de arzu ettiği etki belki de buydu…
    Yönetmenin “L’avventura” yani “Macera” diye adlandırdığı (ismi bile izleyici otomatikman beklentiye soksun diye konmuştu) bu filmdeki amacı, heyecan uyandırmak değil, tam tersine izleyenlerin canını sıkmak ve bunu yaparken de finale dair tüm beklentileri boşa çıkararak dalga geçercesine bile isteye seyircilere nanik yapmaktı.
    Bu filmle ödül alan Antonioni’ye göre “Hayat, yaşadığımız şey değildi; yaşadığımızı hayal ettiğimiz şeydi. Yani, aslında herkes gerçekleri yadsıyarak kendini kandırıyordu. O da bu film vasıtasıyla, iki buçuk saat boyunca seyircilerin merakını esir alıp kandırmıştı, çünkü, hayat bir kandırmacaydı…”

    Bay D filmin mesajını almış bir şekilde yatak odasına geçip yatağına oturdu, uykuya dalmadan önce mutlaka bir şeyler okurdu. Başucundaki kitaplardan birini aldı, son zamanlarda adından çokça söz edilen, hatta dizisi bile çekilen bir üçlemenin ilkiydi, bu… Kitabı oldukça vasat buldu, bu kadar rağbet görmesi hiç şüphesiz bir PR mucizesinin sonucuydu…
    Özellikle kitabın mesleğine atıfta bulunduğu yere geldiğinde yazılanlar onu derin bir tefekküre sevkedip kafasında muhtelif hezeyanlar oluşturdu:
    “Reklamlar yasaklansa dünya daha verimli bir yer olur muydu?*
    Yalan söylemekten para kazanan bir grup insan reklamcılık yapamayınca, politikada şanslarını denerse, (bilindiği üzere reklamcılık sahtekârlar için bir mıknatıs ve her varoluş kendi içinde bir nedene sahip) yani bir sürü aptal politikacının yerine, kafaları iyi çalışan yaratıcı sahtekârların geçmesi bu gezegeni ne hale sokar, bir düşünün... Sonuçta, Hitler propagandayı kullanan ilk politikacı değil miydi? Hitler’in hitabet gücünün arkasındaki isim, tüm konuşmaları yazan, propagandaları organize eden Joseph Goebbels üniversitede edebiyat okumuş, gazetecilik yapmış, aslında sadece reklamcı olması gerekirken politikaya atılmış biriydi. Hitler’in Propaganda Bakanı bu adam, yaklaşık 17 milyon insanın ölmesine ve 20 milyon insanın da ölümcül yaralanmasında büyük payı olan bir reklam dehasıydı.
    *Böyle bir ihtimalin düşüncesi bile korkunç...”

    Siyasetten nefret ediyordu, reklamcı olmasaydı başka hangi mesleği seçerdi diye düşündü, Bay D. Siyasetin haricinde de insanları kandırmakla ilgili legalleşen bir sürü meslek vardı, nihayetinde… Yine de hangi meslek olursa olsun, ona tüm düşlerini gerçekleştirme ya da bütün gerçeklerini bir düşe dönüştürme imkanı sunsa bile, içindeki boşluk hep var olacak, her şeyin üstesinden gelse bile ruhunu kemiren tatminsizlik duygusuyla hep boğuşmak zorunda kalacaktı.

    Kitabın kapağını kapattı. Yatağına uzandı, gözlerini kapadı ve reklamsız bir rüyaya daldı.
  • 253 syf.
    ·32 günde·5/10
    kitabı deneme okumayı sevmeme rağmen oldukça sıkılarak okudum. Yazar nerdeyse her konuda eleştirilerini paylaşmış. Medya ile ilgili eleştirileri oldukça yerindeydi . Tesettürlü giyim ve homoseksüellik ile ilgili sözleri ise oldukça tartışmaya açık gözüküyordu.Kitabı çok begenmedim ama bir kaç hoşuma giden söz aşağıda yer almaktadır.
    Bir sinekle bir devlet adamı arasındaki benzerlik nedir?
    Cevap: ikisini de gazeteyle öldürebilirsin.
    Karı-koca arasına girilmez her ikisinin de her halükarda yenildiği bu spor karşılaşmasını seyretmek istiyorsanız kenarda duracaksınız.
    Bugün bireyin beş duyusunu ablukaya alan yalan-dolan şebekesi medya, reklamları 'özgürleştirici bir seçenekleri çoğaltma etkinliği' olarak sunuyor. Günde 1500-2000 defa reklam ifritleri tarafından tokatlanan bireyin seçme özgürlüğünü sevsinler.
    Haksızlık karşısında susmak, şeytanın yakın akrabaları arasına katılmaktır ve/fakat konuşarak haksızlık etmekten de kaçınabildiğimiz ve dilimizi düzeltmeden elimizden hiçbir şeyin gelmeyeceğini, belimizi doğrultamayacağımızı kavradığımız ölçüde şeref kazanırız.
  • 146 syf.
    ·2 günde
    "Feminizm cinsiyetçiliği, cinsiyetçi sömürüyü ve baskıyı sona erdirmeye çalışan bir harekettir.

    Feminizm budur işte; herhangi bir cinsin toplanma alanı değil de her iki cinsin sömürüsüne engel olma uğraşıdır Feminizm.

    Yazarın objektif olması ve basit bir dille Feminizm düşüncesini ayrıntılara inerek anlatması cidden çok guzel olmuş, bazı kitaplar var ki anlaşılmak dahi istenmediğini bas bas bağırıyor o kadar yoğun terimler, bilinmesi gereken kuramcıların özellikleri ile donanımlı olduğunu hissettiren lakin alt sınıflara hitap etmeyen o kitapları okumayı pek istemiyorum; çünkü yazarın da değindiği gibi Feminizm akademik çevre kadınları arasında sıkıştırılmış, yalnızlığa terk edilmiş belki de bu yüzden istenilen etkiyi hiçbir zaman gösterecek boyuta gelememiştir.

    Feminizm savunucularına bakın çoğu akademik alanda ilerlemiş bireyler halbuki Feminizmin savunucuları ilk başta çocuk yaşta zorla evlendirilip tecavüze uğrayan, aile onayı ile resmi veya dini farketmeden bir nesne olarak dağıtılan kadınların ilk başta savunması gereken bir alan olması gerekirdi, yazar buna şöyle değiniyor:

    "Başta imtiyazlı beyaz kadınlar olmak üzere çoğu kadın, mevcut toplumsal yapı içinde ekonomik güç kazanmaya başladığında devrimci feminist anlayışı zihninden sildi. Bu anlamda, devrimci feminist düşüncenin en çok akademik çevrelerde kabul görmüş olması ise ironikti. Bu çevrelerde devrimci feminist teori geliştirildi, fakat neredeyse hiçbir zaman halka açılmadı. Zamanla etrafımızdaki okuryazar, iyi eğitimli ve genellikle de maddi anlamda imtiyazlı olan kişilere mahsus bir söylem haline geldi ve hâlâ da öyledir."

    Devrimci bir Feminist teorinin varlığından bahsetmek için tüm topluma ulaşabilir hale getirilmesi gerekir bunu nasıl yapabiliriz peki? yazara göre:

    "Dünyanın dört bir yanında, feminizmin sözünün yayılmasını sağlayan reklam panoları kurulmalı; dergilerde, otobüslerde, metrolarda, trenlerde, televizyonlarda reklamlar ve tanıtımlar yayımlanmak. Bugün henüz o noktada değiliz; fakat feminizmi paylaşmak, hareket adına herkesin aklına ve yüreğine seslenmek için yapmamız gereken budur. Feminist değişim halihazırda yaşamlarımızı olumlu yönde etkilemiş bulunuyor. Ancak feminizm hakkında duyduğumuz her şey olumsuz olunca, onun olumlu yönlerini de görememeye başlıyoruz."

    Tabii bu günümüzde de hala gerçekleştirilebilecek bir alan değil çünkü iktidar ve sağ kolu olan medyanın gücünün kırılması gerekir, okutarak feminizm bilinci tabii ki arttırılabilir lakin Devrimci bir teori haline gelmesi ancak güç odaklarının vereceği bir destekle sağlanabilir ve bu sömürü düzeninde, bu nefret çağında yayılmak istenen en son şey feminizm olur."Vizyoner feministler erkekleri de hareketin içine çekmek gerektiğini daima anlamışlardır. Hepimiz biliyoruz ki dünyadaki tüm kadınlar feminist olsalar da, erkekler cinsiyetçiliklerini sürdürdüğü müddetçe yaşamlarımız kısıtlanacak ve toplumsal cinsiyetler arasındaki savaş hali bir norm olmaya devam edecektir. Erkekleri mücadelede yoldaş olarak görmeyi reddeden, şayet erkekler feminist politikalardan herhangi bir fayda görürse kaybedenin kadınlar olacağı gibi akıldışı korkular besleyen feminist aktivistler, hatalı bir şekilde, toplumun feminizme kuşku ve küçümsemeyle yaklaşmasına katkıda bulunmuş oldular. Erkeklerden nefret eden kadınlar zaman zaman, erkeklerle yaşadıkları sorunlarla yüzleşmek yerine, feminizmin ilerlememesini tercih ettiler. Erkeklerin feminizmin bayrağını ellerine alıp ataerkiye meydan okuması acil bir ihtiyaçtır. Gezegendeki yaşamın devamı ve güvenliği feminizmin erkekleri harekete çekmesini gerektiriyor."

    Kitaptaki en kritik noktalardan biri de bu bana göre. Feminizmi aşırı uçlarda yaşayan bazı teorisyenler ve onları takip eden kitleler farkında olsun ya da olmasın cinsiyetler arası uçurumu arttırmaktan başka bir işe yaramıyor. Bilinçli insanların yapması gereken şey kadın erkek cinsi demeden varolan şiddet ve ayrımcılığı gidermek için elden geleni yapmak, illa sokaklara çıkıp eylem yapmak gerekmiyor yazdıklarımız, okuduklarımız ve konuştuklarımız toplumun istediğinin dışında olduğu sürece doğru bir yoldayız demektir, çünkü bizi tuzağa düşürenler en başta siyasiler ondan sonra onların medya kanatları, kapitalist temsilcileri ve en önemlisi bir uyanış ruhuna aykırı olan içi boş eğitim sistemlerine karşı mücadele etmek zorundayız..

    Bell Hoks'un bu konu için bir tespitine de yer verirsem:

    "Her sınıftan genç erkeğin aile üyelerini, arkadaşlarını ve okul arkadaşlarını vahşice Öldürdüğü durumlarla karşılaşıp toplumumuz bunlara tepki vermeye davet edildiğinde, söz konusu kavrayış noksanlığı hepten su yüzüne çıkıyor. Kitle medyasında herkes bu şiddetin neden ortaya çıktığını soruyor, ama kimse bunu ataerkil düşünce sistemiyle ilişkilendirmiyor."

    Ülkemizde her gün süregelen kadın taciz, tecavüz ve katliamlarının oluşturduğu kitle tepkisine baktığımız vakit bu durumu daha iyi kavrayabiliriz. Erkek şiddetinin sanki bar olan bir haklılık, kadınının da bu konuda mutlaka bir hatasını arayan, toplum mühendisleri bir bilincin oluşmasının önündeki en büyük engellerdir.


    Kitabın önemli gördüğüm bir bölümünü daha paylaşmak istiyorum:

    "İster kadın olalım ister erkek, hepimiz, doğduğumuz andan itibaren toplumsallaşma vasıtasıyla cinsiyetçi düşünce ve eylemi kabul etmeye yönlendiriliyoruz. Bunun bir sonucu olarak, kadınlar da erkekler kadar cinsiyetçi olabiliyor."

    Çarklar hep bu yönde işliyor cinsiyet rolleri bazıları tarafından belirleniyor ve kadına "yüce" "kutsal" bir görev sayılan "ev hanımlığı" uygun görülüyor ve binlerce yıldır kadınlar da buna uysal bir şekilde boyun eğen köleler olarak "anneden kıza" olacak şekilde eğitiliyor acı olan taraf ise 21. Yüzyıl olmasına rağmen hâlâ aynı sistem işliyor ve hâlâ kadınların büyük bir çoğunluğu uysal bir şekilde kabullenip yazgısına boyun eğiyor.

    Erkeklerin çoğu ise tesadüfi olarak doğdukları cinsten başka bir farkları olmadığı kadın cinsini aşağılamaya devam ediyor, Ataerkil düzen ile ufaklığından beri sömürülmeye ve gücünü sevgide, akılda aramak yerine; kaslarında, iriliğinde aramakta ve insani tarafı yerine hayvani taraflarını sergileyerek hayat döngüsünü tamamlamakta.. yapmamız gereken en önemli şey kendimizin ne kadarının kendimize ait olduğunu sorgulamak, bize dayatılan ve kabul ettiğimiz fazlalıkları atabilmek ve tek bir şeyi savunmak o tek bir şeyi de bize Ahmet Cemal söylesin:

    "Bütün yaşamları savunmayı ilke olarak benimsediğimiz gün, tek tek öldürmelere ve ölümlere karşı çıkışımız hiç kuşkusuz daha etkili ve daha inandırıcı olacaktır..."



    Bütün yaşamları savunmak ilkemiz olsun.
  • Özellikle kapitalizmin en azgın aşamasında mal satmaktan başka bir değer tanımayan dünyada, insanın temel gerçekleri olan aşk, ölüm, hırs, dostluk, düşmanlık gibi duyguların günde yüzlerce kez vıcık vıcık kullanılarak anlamsızlaştırıldığı, basmakalıp sözler haline getirildiği bir medya/reklam çağında, has edebiyatın bu gevezelikten tamamen sıyrılması gerektiğini düşünüyorum.
    Zülfü Livaneli
    Sayfa 25 - Doğan Kitap
  • Avrupa ürettiği
    mallara karşı teşvîki arttırmak için
    farklı tarzlarda reklam, afiş, dergi
    gibi medya organlarını kullanarak ve
    bu reklamlarda kadınları kullanarak
    insanları gördüğünü zanneden bir
    âma hâline dönüştürmüştür demek çok
    isabetli olacaktır.
  • Malum olduğu üzere kadim geleneğimizden
    gelen “Güneş girmeyen eve doktor girer.”
    şeklinde bir atasözümüz vardır. Bu anlayışa
    muvafık olarak İslam’ın girmediği bir devlete,
    memlekete, eve, sokağa, beşerin var ettiği
    başka ideolojiler girer ve artık ve bu mevziyi
    dilediği gibi şekillendirerek toplumda dine ve
    ahlaka aykırı şeyleri normalleştirir diyebiliriz.
    Ölçülerimiz ve önceliklerimiz altüst olur. Ve
    artık öyle bir duruma geliriz ki kitabı Kur’an
    olan Müslümanın hayatını ve ilişkilerini
    kendi inancı değil batının bir takım vesilelerle
    (televizyon, sosyal medya,moda,reklam gibi)
    dayattığı anlayışlar belirler.