Bir yazarın yazarlık evresinde kendisiyle birlikte eserlerinin de zamanla dönüştüğünü hepimiz biliriz. Yazım sürecinin ne kadar sancılı veya kolay olduğunu görme şansımız olmasa da yazarın zamanla şekillenen üslubu, ilk eserlerine nazaran son yazdıklarında daha açık ve eleştiriye de hazır halde olur. Geçirdiği tüm dönüşüm gözlerimizin önünde akar gider. Yalnızca öğrendiklerini değil öğrenmeye çalıştıklarını da okuruz.
İlk romanı Şık ile adını yazın dünyasında yavaş yavaş duyurmaya başlayan Hüseyin Rahmi, aynı yıl içerisinde kısa sürede yazdığı Mürebbiye ile henüz okula yeni başlamış bir çocuğun dünyayı tanımaya, anlamaya ve anlamlandırmaya çalışması gibi, öğrenmeye oldukça istekli hâlde birtakım gençlik birikimlerini gösterme çabasındadır. Temelini sağlam atmanın peşinde ve gittikçe şekillenen düşüncelerinin parçalarını görürüz Mürebbiye'de. Dönemin bilim ve sanat dili olarak -medeniyetin kaynağı- Fransa'yı tanımak, eserlerini yakından takip etmek o dönem yazarları için önemli bir koşul olarak sayılırdı. Batı dünyasını anlayabilmek, ülkesinin yenileşme hareketlerini savunan bir sanat camiası için şüphesiz temel düsturdu. Bu yüzden Tanzimat ve ileri dönem romanlarında bu gibi noktaları olağan karşılamak gerekir. Benzer konuların farklı insanlar tarafından yazılması sanki her gün aynı yemeği yemek gibi sıkıcı bir hissiyat uyandırabilir insanda. Tarihsel altyapısıyla birlikte yazarların sahip olduğu hayal alemini, mizaçlarını tanımaya başladığımızda, yenileşmeyi gerekli gören bu insanların eserlerine doğru değerlendirmeler yapabilme olanağına sahip oluruz.
Şüphesiz adının geçtiği her yazıda, mizah ile ilgili unsurları kullanmayı seven bir insan olduğunun da altı çizilir Gürpınar için. Öğretmeyi amaçlıyorsa karakterlerinin uslu, görgülü insanlar olması beklenemez.