Beylik bir ifadeyle türümüzün ciddi bir şiddet problemi var. Binlerce atom bombası bulutu yaratabilecek araçlarımız var. Duş başlıkları ve metro havalandırma sistemlerinden zehirli gaz yaydık. Mektuplarla şarbon yolladık. Yolcu uçaklarını silah gibi kullandık. Toplu tecavüzleri askeri strateji olarak kullandık. Pazar yerlerine bombalar attık. Silahlı okul çocukları arkadaşlarını öldürüyor. Pizzacılardan itfaiye erlerine kadar herkesin güvenlik endişesi ile yaşadığı mahalleler var. Ayrıca daha görünmez şiddet biçimleri de mevcut: Mesela istismar sarmalı içinde geçmiş bir çocukluk ya da çoğunluğun tahakkümü ve tehdidi altında yaşayan azınlıklar. Her zaman diğer insanların bize zarar verme tehdidi altında yaşamak zorundayız.
Neden sevgiyi bilmiyorlar, Oulric?
Ama ben onlara inanmaya çabaladım! Küçük bir hesap hatası dahi olmamalıydı. Ayrıntılardan kaçınılmamalıydı. Birbirimize değer vermek zorundaydık. DNA’lara, RNA’lara saygı duymalıydık. Şiirin kromozonuydu hasret... Aşk kanserojendi.
Tehlikeli aşklarla yaratma cesaretine ulaştık.
Neden ben yalnızca cangüncem’i yazarken mutlu olayım ki; neden ben ancak onunla paylaşırken erinçli hissedeyim ki kendimi...
Var mı bunca zayıf ilişkilerin altyapısı ve metro yapmak için uğraşacağımıza neden kolay üstgeçitler öyle kıvamlı dostluklarda? İnsana özgü kutsallığa omuz silkmek niye? O dudaklar daima bükülmek için mi? Nerede o ilahi sevdalar ve sevecen yakut gözlerin suyunu kıpırdatan sıcak sözcükler ve alev ve yangın ve tutku ve ilke, sevinçler, hazlar, orgazmlar! Tüketildi. Zaman yitiriyoruz ve zaman yitirdikçe daha sık hata yapıyoruz, Oulric!
Hoşgörü!Zamanımızın hoş ve zorunlu sözcüklerinden biri, görünürde zararsız, gerekli, vazgeçilmez bir sözcük!Hoşgörü:Duyarlılık yüklü her konuşmanın, bir alkış bekleyen her mantık yürütmenin kraliçesi; ancak yüreklerimize ve zihinlerimize bağnazlık tohumları ekmeye niyetlenenlerin ağzından çıkması olası hoşgörüsüzlük kavramının karşısına dikilen karşıtı. Televizyonlardan, radyolardan, gazetelerden, kamuoyunun karşısındakilerin ağızlarından hoşgörü yüklü sözler damlıyor! Bağışlama -o kolay, hızlı ve tam bağışlama, üzerinde fazla düşünmeden ağızdan çıkan cinsinden hani: "Oğlunuzun katilini bağışlıyor musunuz?" "Evet, tabii, bağışlıyorum,"- ve hoşgörü uygar kişi sıfatını elde edebilmek uğruna içinde yüzdüğümüz balçığın adıdır.Peki ama bu sözcük nereden -ve ne zaman- beliriverdi hayatlarımızda?Mutlak olarak hoşgörüsüz kişilerle çevrili çocukluğumda bu sözcüğün telaffuz edildiğini anımsamıyorum. Defterleri konfeti küçüklüğünde yırtan ve avaz avaz bağıran sınıf öğretmenimin bu sözcükle bir ilintisi olduğunu hayal bile edemiyorum: Büyük olasılıkla o bu kavramı bir tek "hoşgörü yuvaları" olarak duymuştu. Merlin yasalarının geçerli olduğu günlerdi. Yuvalar ortadan kalkınca hoşgörü de kalktı herhalde.
**Benim yeniyetmeliğimde ve aşırı karşı uçlarda yer alanların ağır şiddet gösterilerinde bulunduğu günlerde yaşadığım gençliğimde de hoşgörüden söz edilmezdi. Komünist ideoloji efsanesinin ve onun yarattığı sistemlerin ayakta olduğu günlerde de hoşgörüye değinilmezdi. İtalya'da sadece İtalyanların yaşadığı günlerde hoşgörü anılmazdı. Gökyüzünde uçaklar, yer altında metro trenleri havaya uçmaya başlayınca her şey değişti. Ufuklardan ideoloji, yeryüzünden cennet silinince, evimizi çeviren çitin sağladığı huzur olmayınca, hareket özgürlüğümüzün