komando andı
Korku nedir bilmeyiz Biz dağların erleri! Yuva yaptık göklere Baş döndüren yerlere Engel tanımaz aşarız Yüce engin dağları El verir uzanırız Mor siyah bulutlara Ben Türk komandosuyum Düşmanı çelik pençemle ezerim Her yerde ben varım Havada Karada Denizde Çölde Batakta Çatakta Her zaman ve herde Hazır? Daima hazır! Hazır? Daima hazır! Kim? Komando! Kim? Komando! Olamazsın! Yah Olamazsın! Yah Komandolar? Allah! Komandolar? Allah! Allah Türk komandosunu korusun. Amin.
“Anlayamazsın denizleri dolaşan düşüncelerimi, istemem de anlamanı zaten. Ben yapayalnız olmalıyım denizde. Sen gündüzleysen, dostum, ben geceleyimdir, yine de, tepeler üzerinde dans eden ayın hallederinden, vadi boyunca karanlığa açtığı mor yoldan bahsetsem de, ne kimse karanlığımın türkülerini duyar ne de kanatlarımın yıldızlara karşı çarpmasını görürler. Ve ben de mutluyum duyulmadığım, görülmediğim için. Ben yapayalnız olmalıyım gecede. Sen cennete yükseldiğinde ben cehennemime düşeceğim-o zaman bile beni köprüsüz sıratların ardından, “yoldaşım, dostum,” diye çağıracaksın, ben de “dostum, yoldaşım,” diye sesleneceğim sana ama istemem görmeni cehennemimi. Ateş gözlerini, duman genzini yakar. Ve ben, sakınırım çok sevdiğim cehennemimi ziyaretçilerden. Ben yapayalnız olmalıyım cehennemde.”
Belki de suç bende, hata bendedir, Sana yanlış bakan gözler bendedir. Ne olurdu bir gün anlasan beni, Beni bir kez olsun dinlesen beni. Bir imbat serinliği sarsa ruhunu, Unutsan o kırgın, o zor yolunu. Kalbimin sesinde sadece sen varsın, Ne olur bu sessiz çığlığı duysan beni... Sitemim kadere, sana kıyamam, Sensiz geçen günü ömürden sayamam. Bir dize, bir nefes, bir parça vefa; Gönül kapısında bekletme beni... Susmak da yorar, konuşmak da kor, Her vedada biraz eksiliyor mor. Bir umut, bir ışık, bir küçük bahane; Gelsen de vuslatla süslesen beni... ___ /Güven Taşdemir
Elmas gibi keskin bakışlarına düştüm Darmadağınık yaşamımda mor sümbüller gibi açarsın
“Zaman zaman çok yalnızım Kalbiye Arsız sarmaşıklar gibi her sabah Bıkmadan tırmanıyorum güneşin tahta perdesine Mor çiçeklerle açılmak için dünyaya. Güneş tozla püskürtüyor koca ağzından aslında hiçbir şey görünmüyor Kalbiye Kalbim kocaman bir kelebekti Kalbiye Bir elmasın içinde unutulmuş yıllar önce. Pembe bir merhemle doğardı günler Saçlarımı çözerdim, taze elmalar gibi soyardım bedenimi Bahar, simit, salatalık, midye kokardı her yan Dünya artık bir daha hiç Bir okul çıkışı gibi kokmayacak mı? Hayatın Kalbiye, o iri dudaklı çingenenin Ellerini hiç tutmayacak mıyım bir daha? Elmasın çatlarken çıkardığı sesi duyuyor musun, Bedenime çarpan incilerin sesini? Bir kadeh içindeki tozu üflüyor Her şeyi bir veba salgını gibi hatırlayarak Bekliyorum beklediğim neyse onu. Zaman Kalbiye, zaman şimdi Kalbimde habire uzayan bir minare Zaman zaman çok yalnızım Kalbiye Bugün ağlayarak kurabiye yerken, Çay fincanında kendimi seyrederken Çay beni içti, ben de çayı Kalbiye Ruhumdan çaylar aktı saatlerce Âşık olduğu için kahve döküyordu terliklerine Heinrich Böll’ün Palyaço’su Mary onu bırakıp gitmişti, yalnızdı.
Mor ve ötesi- Araf 🩶
Müzik