“Koyusu şiddet ve çürüme. Kederin rengi olması bu çürümenin ürpertisinden, ölümün rengi olması bu yüzden.
Açığı hayat, uçuculuk. Eflatun hayaller bu hafiflikten. Leylak rengi bu ümitten.
En açığıyla en koyusu arasında mor, fazla açık fazla kapalı. Fazla modern fazla muhafazakâr. Renkler içinde bağımsız ülke, mor. Renkler içinde tutsak ülke, yine mor.
…
Mor hayat. Mor ölüm. Mor hayal. Mor gerçek. Mor masumiyet. Mor cesaret. Mor halk. Mor aristokrat.
Durduğunuz yer kendi morunuz. Ya siz hangi morsunuz? Yaşıyor mu, ölüyor musunuz?”
diyor Nazan Bekiroğlu mor’a dair ve kelimelerin hayattan çıktığını söylüyor bir yazısında. Hayattan çıkardığı kelimelerle hayatı anlatan harika denemelerdi, keyifle okudum hepsini. En kıymetlisi yüreğime dokunan satırlardı. Altını çizdiğim nice derin cümle.
Eseri daha iyi anlayabilmek için belli bir edebi birikim gerekiyor. Zira Nazan Bekiroğlu düşüncelerini, deneyimlerini, hissiyatını aktarırken kah bir olayı, kah bir eseri, kah bir roman kahramanını … iliştiriveriyor satır aralarına. Edebi birikim yanında müthiş bir kelime hazinesi de ihtiyacınız olacak, yazarımız eski kelimeleri de oldukça fazla kullanıyor.
“mor mürekkep” ya?
“Mürekkep neredeyse tarihe karışıyor. Kağıda düştükten biraz sonra rengini mora teslim eden sabit kalemler de öyle. Hele mor mürekkep. Aramaya kalkışsanız kırtasiyeci yüzünüze bir garip bakacak. Yine de ben işte, bütün bunları yazdım. Yazdıklarımın bir kısmını kalemime mor mürekkebi çekmeden evvel ben de bilmiyordum, yazarken öğrendim. Bir kısmını ise biliyordum. Keder gözyaşlarının mor olduğunu biliyordum.
Gözyaşları mor olan teyzeler de vardı hayatımda. İkiye katlanmış kağıtlar arasında bir damla mor mürekkebin bıraktığı lekelerle oyalanan bir çocuktum. Buyrun işte burası benim için. Bunlar ters ayaklı