• Aynı hava sıcaklığında bir gün üşürken, bir başka gün terleyebiliyoruz. Bir gün kahkahalarla güldüğümüz bir espriye, bir başka gün tebessüm etmekte zorlanıyoruz. Su bazen sıfır derecede donmuyor, bazen kaynamıyor yüz derecede.
    O halde, "Bizi mutlu kılan şey şartlardan çok, ruhumuzdur." İstemekle değil, istememekle hür olan ruhumuz.
  • Said Nur, üç devir yaşamış bir ihtiyar.
    Gün görmüş bir ihtiyar.

    Üç devir: Meşrutiyet, İttihad ve Terakki, Cumhuriyet.

    Bu üç devir büyük devrilişler, yıkılışlar, çökülüşlerle doludur.

    Yıkılmayan kalmamış!
    Yalnız bir adam var.
    O ayakta...

    Şark yaylalarından, Güneş'in doğduğu yerden İstanbul'a kadar gelen bir adam.
    İmanı, sıradağlar gibi muhkem.
    Bu adam, üç devrin şerirlerine karşı imanlı bağrını siper etmiş.

    Allah! demiş, Peygamber demiş, başka bir şey dememiş.

    Başı Ağrı Dağı kadar dik ve mağrur.
    Hiçbir zalim onu eğememiş, hiçbir âlim onu yenememiş...

    Kayalar gibi çetin, müdhiş bir irade...
    Şimşekler gibi bir zekâ...

    İşte Said Nur!..

    Divan-ı Harbler, mahkemeler, ihtilaller, inkılablar...

    Onun için kurulan i'dam sehpaları...
    Sürgünler...

    Bu müdhiş adamı, bu maneviyat adamını yolundan çevirememiş!

    O, bunlara imanından gelen sonsuz bir kuvvet ve cesaretle karşı koymuş.

    Kur'an-ı Kerim'de "İnanıyorsanız muhakkak üstünsünüz" (Âl-i İmran suresi âyet 139) buyuruluyor.

    Bu Allah kelâmı, sanki Said Nur'da tecelli etmiş!
  • İlk neden diye bir şey yoktur.
    Her neden bir başka nedenin sonucudur.
    Her şey sonsuzluğa dal budak salar.
  • Bir kitap düşünün içinde bilim, siyaset, aşk, bilim kurgu, belgesel, coğrafya, tarih, savaş olsun. Olmaz mı diyorsunuz? Karman çorman olur, çorbaya döner o kitap mı diyorsunuz? Öyleyse Cengiz Aytmatov'un Gün Olur Asra Bedel'ini okumamışsınız demektir.

     Bir belgesel tadında başlıyor bu kitap. Kurumuş sel yataklarında, çırılçıplak kalmış vadi yamaçlarında av arayan çok aç bir tilki çıkıyor önce karşımıza. Biz bu romanın ana karakteri bir tilki olacak, her şey onun gözünden anlatılacak zannederken birden bir ölüm haberi ile sarsılıyor ve o an için hiç tanımadığımız halde Kazangap'ın yasını tutmaya başlıyoruz. Yedigey ve Ukabala'yı şimdilik üstünkörü tanıyor ve bu iki güzel insanın can dostlarına son görevlerini yerine getirmelerinin telaşına düşüyoruz.

    Sonra yavaş yavaş acımasız yazların ve daha da acımasız kışların yaşandığı Sarı-Özek Bozkırı'nın Boranlı İstasyonu'nda yaşanan her şey  satır satır serilmeye başlıyor gözlerimizin önüne. Aslında kitabın başından sonuna kadar, ki bu 413 sayfaya tekabül ediyor, Kazangap'ın toprağa verilişi asıl mevzu. Ancak aralara öyle büyük bir ustalıkla serpiştirilmiş ki tüm diğer anlatılanlar okurken hayran olmamak elde değil. Yedigey ve Ukubala'nın Boranlı'ya tesadüfen gelişleri ve oranın can damarı oluşlarını dinlerken hem Sarı-Özek Bozkırı hem de buralarda yaşayan insanları daha yakından tanıyoruz.

    Bu mevzulara kapılmış gidiyorken sayfa sayfa, pat diye bir ışık yükseliyor gökyüzüne doğru. Meraklanıyoruz ve meraklandığımızla kalıyoruz. Öyle usta bir kurgucu ki çünkü Aytmatov ince ince dokunup sonra bırakıyor mevzuları. Biz ölenin ardından ağlayacak kadir kıymet bilir evlatları yok diye üzülüp vahlanırken birden Büyük Okyanus'un kuzey enlemlerinde bir uçak gemisi çıkıyor karşımıza. Garip, sıradışı bir şeyler oluyor belli. Ama inanın hiç birimiz olacak şeyleri o noktada tahmin edemiyoruz. Hani hep merak eder kendi aramızda tartışırız ya, uzaylılar var mı? Başka gezegenlerde hayat var mı? Bırakın bizim güneş sistemimizdeki bir gezegende hayat olmasını başka bir güneş sisteminde hayat olduğunu hatta orada yaşayan bizden çok daha ileri medeniyete sahip canlıların (bunlara ne diyeceğimi bilemedim. Adlarını da ipucu vermemek adına kendime sakladım) bizi uzun zamandır gözlemleyip hakkımızda ciddi bilgiler elde ettiklerini ve bizimle iletişim kurduklarını hayal etsenize. Ve bunun böylesine önemli bir olayın sırf yerleşmiş dünya düzeni bozulmasın diye örtbas edilip saklandığını düşünün. Ütopik mi geldi? Belki de olacak hatta oldu bile kim bilir?

    Birkaç sayfa önce şahane Aytmatov betimlemeleri eşliğinde bozkır yaşantısı ile mest olduğumuz sırada birden bire böyle uzaya hatta güneş sisteminin dışına fırlatılmışken, sonra yine hop diye içimizi cayır cayır  yakacak Abutalip ve ailesi ile yeryüzüne dönüveriyoruz. İşte bana göre bu kitabın en can alıcı karakteri Abutalip ile tanışmamız böyle oluyor. Sonrasında idealist bir öğretmen olan Abutalip'in yine kendisi gibi öğretmen olan karısı Zarife ile tanışmasına ,evlenmesine, bir aile olup çoluk çocuğa karışmalarına ,mutlu bir aile tablosu gibi karşımızda dururlarken siyasi düzenin tokadını yiyerek adeta sürgün misali Boranlı'ya sığınmalarına şahit oluyoruz. Ha bu arada ilk sayfalarda karşımıza çıkan tilkiyi merak edip duruyoruz. Acaba nerde çıkacak yine karşımıza diye. Açıkçası ben kitabın son sayfasına kadar bekledim. Çıktı mı çıkmadı mı?..

    Keyifli okumalar...
  • Belki de Bedri bizim bilmediğimiz bir şeyi biliyor:Bu manasız ve boş hayattan daha başka bir şey olması lazım geldiğini ve bu başkanın ne olduğunu...
  • Dualarım artık yalnız ona; hayalimde ondan başka bir şey görünmüyor ve etrafımdaki dünyada her şeyin ölçüsü o.